Tarih: 17.03.2022 02:21

dema ku insan dê bibêje: çi debe?(*)

Facebook Twitter Linked-in

 “Dema ku insan dê bibêje: çi debe?” (İnsan ne oluyor dediği zaman-Zilzal Süresi:3) neredeyse çoğumuzun, beklenmedik bir gelişme yaşandığında veya savaş bir ülkenin bacasını sardığında veyahut ekonomik krizle debeleşen insanların sağa sola sorma telaşı içine düştüğünde, kimi zaman da bombalar yuvamızın yanı başında patladığında tepki verdiğimiz doğal, insani reflekslerimizden biri olarak dilimize pelesenk olmuş bir söz dizimi bu  olsa gerek.…

Eminim ki bu satırların okuru da hiç olmazsa bir kerecik bile olsa bu sözü sarf etmiştir şu fani ömründe. Tıpkı üç çocuğunu, eşini ve yakınlarını Halepçe’de kaybeden Ş.R. isimli Halepçeli kadının, Halepçe’de yaşanılanları  anlatırken gözyaşlarına boğulması esnasında bu söz diziminin de geçtiği şu anlatımında olduğu gibi:

“Ardı ardına bombalar atıldı. Önce çöp gibi kötü bir kokuydu. Sonra elma kokusuna benzer bir kokuya dönüştü. Sonra yumurta gibi kokmaya başladı. Dışarı baktım. Çok sessizdi ama hayvanlar ölüyordu. Gözlerimiz gittikçe kızarıyordu ve bazılarımızın gözleri yaşarıyordu. Kaçmaya karar verdik. Ne oluyor acaba dedik kendi kendimize? Koşuyormuş gibi hızlı hızlı nefes alıyorduk. Her tarafta insanlar ölüyordu. Çocuklarıyla yol alamayacaklarını anlayan anne ve babalar çocuklarını sokak ve yol kenarında bırakıyorlardı. İleri derecede yaşlılarda duvar diplerine bırakılıyordu. Koşuyorlar, nefes alamaz duruma geliyorlar ve ölüyorlardı. Sokaklar ve duvar dipleri kıvrılmış cesetlerle doluydu. O günü dünmüş gibi hatırlıyorum ve hala uykularıma giriyor. ”

Ne çok acı var der Cahit Zarifoğlu bir şiirinde ama olsun ben yine de Üzerime yüreğimden başka muska takmadan, konuşmak istiyorum diyen İsmet Özel’e nazire olsun diye ruhuma sinen elma kokusu çıkmadan, konuşmak istiyorum deyip, dilimin kıvrımlarında dolaşmaya, klavye tuşlarına yaramı basar gibi basmaya, Hasan Ali Toptaş’ın Harfler ve Sesler’de anlatmaya çalıştığı gibi harfleri seslere dönüştürmeye... Belki de beceremeyeceğim bunu kimbilir…

Biraz da sıradanlaşan yıldönümü anmalarının üzerinden buldozer gibi geçen jan janlı sözlerin terziliğine inat, Mehmet Görmez Hoca’nın “Kalbin Erbaini”ni diyar eyleyip, kalbimi(zi) depreştirmek niyetindeyim. Bakalım niyeti, yazıya dökebilecek miyim?….

Diyar demişken Saddam’ın her nedense yâr kılmadığı Halepçe ismine dikkat ederseniz şayet, fonetik olarak minnacık, küçücük çağrışımı veriyor  insanın kulağına. Size de öyle gelmiyor mu? Nitekim küçücük bir belde zaten Halepçe. Lakin Ebrehe’nin filleri Keasfin me’kul etmekte yani Kürtçe ifadeyle perçikandî kılmaya yemin etmiş bir kere. Sarayındaki sihirli aynasından Halepçeli mazlumların İran ordusunu sevinçle karşıladığını görmesi bile Saddam’ı çileden çıkartır. “Madem beni, çileden deliye döndürdü şu Kürtler” der, ben de onları unutamayacakları bir çileye düçar kılayım kibrince, önüne çıkan her nesneyi de yutarcasına azgın akan seller gibi tuğyanlaşır. Azgın akan sadece sel olsa gam yemeyiz. Azgın gibi bombalar da düşüverir tek tek Halepçe toprağına. İsimleri de Hardal, Sarin, Tabun diye geçer kayıtlara… Kayıt kelimesi bana, çoğu zaman Suriyeli Şair Nizar Kabbani’nin  “Kaydet! Arabım, Sen yağmaladın bağlarını atalarımın” mısrasını hatırlatsa da müsaadenizle şunu “Kaydet! Bombayım,  Sen düşürüverdin Kürdümü duvar diplerine, bostanlarıma, bağlarıma, merdiven basamaklarıma” demeden de geçmeyivereyim şu yazıda.

Kesif dumanlar ve göz gözü görmeyecek sisler iç içe geçecek, Halepçe’nin mavi göğünde. Cahit Zarifoğlu’nun Mavi gök orda m? diye başlayan şiirinde mırıldandığı gibi “ağaçlar, hayvanlar bile kaygılı” idi 16 Mart’ta Halepçe’de. Niye olmasın ki? Tabiatı her ne kadar bozmuş olsak da, tabiatın duyargaları biz fanilerden daha güçlü değil mi? Mesela, tabiatın koku alma duyusu, biz insanoğlundan daha güçlü değil midir? Depremi veya diğer felaketleri ilkin hayvanların hissetmesi bundan dolayı olsa gerek.

Biz fanilerin modern hayatın dağdağası ve hırsı içinde birçok şey gibi koku alma duyumuzu da zaten kaybetmedik mi? Hangimiz şöyle adam akıllı bir köy yumurtasının tavada sahici kokusunu almayı istemez ki? Ya da marketlerde aldığımız gerçek elmanın kokusuna kim hasret kalmamış ki? Sahi siz elma kokusunun ne olduğunu bilir misiniz? Demin bahsettiğim kesif dumanın sarmaladığı Halepçe’yi bugün dahi ruhlarımıza ve zihinlerimize kazıyan şu çocuksu cümle ile hatırlamıyor muyuz çoğu zaman: Dayê behna sêva tê. Anne! elma kokusu geliyor…

Çocuklar körpe dimağ ve duyuları ile yetişkinlerden kimi zaman daha tez kaparlar kokuyu. Kokuyla beraber kimi zaman korkuyu da, hatta kaygıyı da… Elma kokusunun ölüm habercisi olduğunu nerden bilsin ki zavallı insanoğlu. Zavallı olmayan diğer insanoğlu ise elma kokusuyla ölüm sağanaklarını yağdırmakla meşgul olacak kadar da cani bu arada. Çocuk, elma kokusu ve ölüm sağanakları… Gel de şair Müştehir Karakaya’nın “Gece Sağanakları” şiirinden dem vurma… Gece, karanlık, yani ölüm. Elma kokusundan ölüm sağaltmak. Gece Sağanaklarının düştüğü Halepçe’de, buluşturdu ölüm; Ayşan’ı, Rumet’i, Zelal’ı, Ömer Xawer’ı…Kim bu Ömer Xawer diye sorar gibisiniz? Dünyaya Halepçe katliamının sembolü olarak geçen ve Gazeteci Ramazan Öztürk’ün çektiği merdiven basamağına dayamış Ömer ve çocuğuyla sarmaş dolaş olduğu bir yanıyla abidevi bir yanıyla da kanatan o meşhur ve mahzun fotoğraftaki baba Ömer Xawer.

Masumiyet ile kalleşlik aynı cümle içinde sokaklara çıkmış dolaşıyor Halepçe’de. Elma kokusundan ölüm sağaltmak için. Size de kurnazca ve de kalleşçe bir zekânın ürünü gibi gelmiyor mu bu elma kokusu? Kur’an durduk yere İnsan zalimdir, nankördür dememiş demek ki. Üstelik bilim denilen şu kurtarıcı can simidimiz! keşfetmiş biz âdemoğulları için tüm bunları öyle değil mi? Topu taca atmaya hiç niyetim yok Ey Okur! Hemencecik söyleyeceğim. Bu zekâ! ürünü can simidi yani elma kokusunu salan gazları batılı devlet ve şirketler depolarımıza tıktı. BBC, CNN, Reuters belki de AFP gibi ajanslar, evet, evet AFP, bunların isimlerini İngiltere ya da  Almanya diye geçmedi kayıtlara. Geçemezdi de belki de. Ama biz Afrikalılar, Asyalılar, Ortadoğulular, Latin Amerikalılar yani ötekiler “Medyamızın Şamanlarını” da bilmiyor değiliz şu kıt aklımızla. Üstelik fukaralığımıza müsebbip paramızla da. Sonra da depolardaki elma kokulu gazları gerekçe göstererek 1991 ve 2003’de Cennetin Kayıp Topraklarına, utanmadan girdiği postallarıyla da kanını damlattı mübarek coğrafyamıza Ebrehe Amerika’sı. Ölüm gazlarını üretti, sonra biz üçüncü dünyalılara sattı, sonrada kazandığı parayla G-7 listesine girdi, küstahça da mazluma ölüm kustu, kurtarıcı rolüyle sahneye ben geldim deyiverdi ve rahmetli Mehmed Alagaş’ın İnsan dergisindeki meşhur kapağıyla “Ben sizin rABİnizim” edasıyla da girmekten çekinmedi topraklarımıza. CNN International canlı canlı verirken savaş görüntülerini, bizim medyanın şamanları! kahkahalarla, parmak işaretlerini göstere göstere televizyonda cuşu huruşa çoktan geçmişlerdi bile.

 

            Şivan Perwer’in insan yüreğini delip geçtiği Halepçe isimli ağıtında geçen Bir kâğıt kalem bulun, yazın. Dünya âleme duyurun sözünü yerine getirircesine gazeteci Ramazan ÖZTÜRK Halepçe’ye ilk giden gazetecilerden biri olarak dünya âleme duyurdu merdiven basamağına başı dayalı şal û şepikli Halepçeli Ömer Xawer isimli baba ile kundaklı, başı arkaya sarkmış, ağzı açık, mor benizli oğlunu… Başka hangi dramatik ölümler yaşandı Halepçe’de derseniz şayet, şöyle sıralamaya çalışalım, unutulmuş benliğimize ve hafızalarımıza. Kimilerini öğle yemeğinde ekmeğini ısırırken gelip bulmuştu ölüm. Kimini kapı önlerinde, kimini avluda, kimini dere kenarlarında ya da dağ yamaçlarında. Kimini de kamyonete binip kaçmaya çalışırken yeşil otlakların arasında. Kırmızı çizmeli, karnı açık vaziyette yanmış deri görüntüsüyle, mavi kapılı evinin önünde muhtemelen kaçarken merdiven basamağında yakalamıştı kimi minicik beden(ler)i de....

Soğuk denilen istatistik bilimi, ölenlerin çoğunun kadın ve çocuk olduğunu zaten sunmuştu biz dünyalılara. Görüntüler de istatistik bilimini doğruluyordu nitekim. Ama çocuklar şunu doğrulatamıyordu akılları sıra. Elma kokusu bizi niye öldürsün ki? Bizi saniyeler içinde nefessiz bırakacak kadar kötü bir şey mi ki şu elma? Aniden takatımızı nasıl olur da kesiverir? Elma kokusunun ölüm avcısı olduğunu nerden bilsin bu körpe zihinler… Zalim haber vermemiş ki bilsin çocukcağız aklı sırrınca. Ahmed Arif’in Gel haberi nerden verek, turna sürüsü değil bu diyecek biri yok ki Halepçe meydanlarında, bültenlerinde. Her şey aniden oluveriyor çoğu zaman bu topraklarda. Şaşkınlık, bilinmezlik, can havliyle koşuşturmaca, telaş duygusu, ürperti sağanakları, ölüm korkusu... Tüm bunlar Zilzal süresinde geçen İnsan neler oluyor dediği zaman atmosferini ne kadar da yansıtıyordu Halepçe'de? Kıyamet gibi adeta. Neler oluyor acaba diye söyleniyorlardı birbirlerine Halepçeliler. Bu da ne? Nedir bu duman işi? Aman Allah’ım bu siste neyin nesi böyle? şeklinde ard arda sıralanıp, zihne yapış yapış olan sorularla…

Resmetmek gerekirse şöyle bir şeyi andırıyordu muhtemelen Halepçe. Ağaçlar da ölgün kıpırtıları, otlarda zehir damlacıkları, toprakta baloncuklar, bedende yanık izleri, ağızlarda köpükler, yüzlerde kızarıklar, tüylerde dikenler, boğazlarda yanmalar, duvarlarda kireç tozları, hayvanlarda böğürmeler ve düşen bombaların yarattığı Zilzal seslerini andıran kıyamet havası… Kıyamet sahnelerinde eksik kalan ise fışkırmayan denizler, yerle yeksan olmamış dağlar ve yarılmayan gök kalmıştı adeta. Tuvalde bu eksiklik dışında neredeyse her şey Halepçe’ye uğramış gibiydi. Halepçe’yi deyim yerindeyse felek çemberinden geçirmişti. Şehir deli divane gibiydi. Ölüm ise İsmet Özel’in Mazot şiirinde geçen, ki ölüm her yerde uyanıktır modundaydı.

 

Uyanıklık demişken, ölüm kadar zihinde uyanık olmalı ki uyandırmalı ölü ruhları ve de bedenleri. Zira ölüm yıldönümleri bazen uyandırmaya değil sıradanlaştırmaya, kanıksamaya, “bugün de sorumluluğumu yaptım” rahatlamasına itivermesin biz dünyalıları. Bu yüzden kuru anma yıldönümleri tepkisizlik mahkûmuna düşürmesin tüm vicdanlı insanları. Sosyal medyanın bazen konformizmine yelken açan tehlikeli sularına da daldırtmamalı. Ötesine taşımalı ki, hem yıldönümlerinde unutmayalım hem de bu acıları yaşatanları da unutmayalım. Kürtçe’de Jibîr neke, nede jibîrkirin! İfadesinde geçtiği gibi.

Bu ifadenin hakkını vermeye mecali kalmış cesur hukukçulara sahip olmamız gerektiğini dillendirerek yazıyı nihayete erdirelim. Bu cesur hukukçular, katliamı unutturmamak için en önemlisi de insanlığın bunu bir daha başka coğrafyalarda yaşamaması için Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesine ya da Lahey Adalet Divanı’na tüm bunlar olmazsa şayet insanlığa karşı işlenmiş suçların yargılanacağı bir uluslararası mahkemeye taşımalı ki Halepçe Katliamını, gün yüzü görmesin zalimler, gün aydınlığıyla da gözleri azıcık da olsun inci gibi parıldasın şu mazlumlar…

 

(*) Burada, "Çı debe?" ifadesinde, bir imla hatası olmuş. Cümle "Çı debe" yerine "Çı dıbe" olacaktı. Zira Kürtçede olur anlamında kelime "dıbe" şeklindedir.. Dibe;olur,peki nlamındadır.Bkz.   Kürtçe-Türkce-Türkçe-Kürtçe-Sözlük-Kurdi-Tirki-Tirki-Kurdi Sözlük/Ferheng, s. 87  2014 TDK Yayınları




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —