Tarih: 13.02.2020 01:48

Değersiz romanlar baş tacı ediliyor

Facebook Twitter Linked-in

Türkçe polisiye edebiyat tarihi konusunda önemli araştırmalara imza atan, edebiyat eleştirmeni Erol Üyepazarcı’nın Oğlak Yayınları’ndan çıkan ‘Unutulanlar, Hiç Bilinmeyenler ve Bilinmek İstemeyenler’ kitabı, Türkiye edebiyat tarihinde ‘niteliksiz’ görülen popüler romanları ve romancılarını yakın merceğine alarak okuyucuya farklı bir bakış açısıyla sunuyor. Esasında Üyepazarcı’nın 60 yıllık bir okuma kültürünün toplamı olarak kitaplıklarımızda yeri alan ve edebiyat tarihimizin son yüz yılına ışık tutan eserin yazarıyla KARAR okuyucuları için sohbet ettik.

‘Unutulanlar, Hiç Bilinmeyenler ve Bilinmek İstemeyenler’ (Türkiye’de Popüler Romanın İlk Yüzyılının Öyküsü 1875-1975) adlı kitabınızla büyük bir gediği daha kapattınız. Edebiyat tarihimizde unuttuğumuz onlarca ismi sayenizde hatırlamış olduk. Böyle bir kitap hazırlamaya sizi sevk eden ne idi?

‘Korkmayınız Mister Sherlock Holmes’ isimli çalışmamdan sonra popüler romancılarımızla ilgili bir çalışma yapma fikri bende oluştu. Bunu iki nedenle yapmak istiyordum: İlk nedenim; çoğu dönemimizde ismi unutulan ama popüler romanı aşağılamak söz konusu olunca adları anılan, birçoğu ise döneminde çok okunup bugün ise hiç bilinmeyen, aşağılamak için bile adları anılmayan, bir bölümü de popüler roman yazdıklarında takma ad kullanan bu yazarların bu ilgisizliği ve aşağılamayı hak etmediklerimi düşünmemden geliyordu. Onun için kitabımın adını ‘Unutulanlar, Hiç Bilinmeyenler ve Bilinmek İstemeyenler’ koydum. İkinci nedenim ise popüler romanın dönemsel nitelikli olmasından dolayı sevilip okundukları dönemi anlamak açısından taşıdığı öneme inanmamdandı.

20-02/13/yazar-2-1581547236.jpg

Bugün için edebiyatımızın klasikleşen pek çok eserinin öncelikle gazetelerde tefrika edildiğini görüyoruz. Popüler roman ile tefrika arasında nasıl bir ilişki vardır?

Kitabımda ‘tefrika’ olgusuna özel bir bölüm ayırmanın nedeni de sualinizde gizli olan önemi açıklıyor. Bugünkü kuşakların bilmediği tefrika olayı o dönemlerde edebiyatı yönlendiren en önemli etkenlerden biriydi. Ortalama okuyucunun isteğine cevap veren eser yazmak bir gereklilikti ve bunu başarıyla yapanlar gazete tirajlarını artırıyordu. Örneğin Refik Halit, Esat Mahmut Karakurt ve Kerime Nadir gazetelerin paylaşamadığı yazarlardı. Çocukluğumda bu yazarların gazetelerinde yeni bir tefrikalarının yayınlanacağını haber veren gazete reklamlarının bütün İstanbul duvarlarını süslediği günleri hatırlıyorum. Popüler romanları hatta Türk romanının bütününü incelerken bu tefrika olgusunu göz önüne almak muhakkak gerekli bir husustur.

Popüler roman ile estetik romanı birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Bu ayrımın ölçütleri nelerdir ve bu ölçütler zamana ve kişilere göre değişmez mi?

Bence ‘kanon’ olan eserlerin belirleyici tek öğesi zamana dayanmalarıdır yani dönemsel ilgi ile değil dönemler geçse de okuyucu ilgisinin sürmesiyle bir eser ‘kanon’ olur. Kitabımda da belirttim. Mesela Dan Brown’un Da Vinci Şifresi adlı romanı çıktığı zaman büyük ilgiye mazhar olmuş ve bütün dünya da 20 milyon okuyucu bulmuştur. Bu rakamı Tolstoy’un ‘Harp ve Sulh’ü belki yüz yılda bulmuştur ama ‘Harp ve Sulh’ yüz sene sonra yine okunacak yine okuyucu bulacak ama ‘Da Vinci Şifresi’ diye bir roman yazıldığını yüz yıl sonra kimse hatırlamayacaktır.

BİZiM EDEBİYAT KANONU AHBAP-YANDAŞ İLİŞKİSİ...

Kitabınızda ‘tapınak gardiyanları’nın değer yargıları ve yönlendirmeleri ile popüler roman ve romancıların gölgede kaldığını belirtiyorsunuz. Edebiyat tarihimize tersten bir bakış bu aslında… Bu isimlerin unutulmasında ve edebiyat tarihlerinde anılmamasında ‘kanon belirleyici’lerin etkisi nasıl olmuştur?

Kanon belirleyicileri deyimini biraz açmak gerekir. Burada bazı kurum ve kişilerin ‘empoze edici’ yani dayatıcı değer yargılarının önemli rolü olduğuna inanıyorum. Bunu da yadırgamıyorum. Toplumdaki değişimlerin yansımaları edebiyatta da görülmüş ve eğitimi yönlendiren ve şekillendiren odaklar ‘edebiyat kanonları’nı da belirleme yetkisini kendilerinde görmüşlerdir. Bunu doğal karşılıyorum. Mesela 150’likler listesine giren ama İstanbul Türkçesini en iyi kullanan Refik Halid’i genç Cumhuriyetin takdir etmesini beklemek abesle iştigal olur. Onun için bizdeki kanon kavramı tartışmaya çok açıktır. Bir de edebiyat ortamında gözlemlediğim ahbap, arkadaş, yandaş ilişkileri ve hep görüp üzüldüğümüz birbirine düşman olan ikilik duygusu da işe ilave edilince olay daha karmaşıklaşıyor. İki tarafa da angaje olmayan zavallı Mithat Cemal Kuntay’ın muhteşem yapıtı ‘Üç İstanbul’u yahut Nahit Sırrı’nın ‘Abdülhamid Düşerken’ini, Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ını ancak meraklıları biliyor ve kanımca ondan açık ara daha değersiz olan yapıtlar baş tacı ediliyor. Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ bile yeni keşfedilmedi mi? Derdimi deştiniz, lütfen beni fazla konuşturmayın.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —