1981'den Yeni Şafak'ta "SON GÜNAHIM" başlıklı veda yazımın yayımlandığı 5 Şubat 2011 tarihine değin düşünce yaşamımı bir İslamcı olarak sürdürdüm ve iyi kötü bu camianın başat simalarını çok yakından tanıma ve bir kısmıyla uzun yıllar birlikte çalışma olanağı buldum. Hiç kuşkusuz istemim dışında bile olsa bu simaların bir kısmından etkilendim, birçok şey öğrendim, belki bir kısmı üzerinde de etkili oldum. İçlerinde takdir ettiğim, önemsediğim değerli düşünce adamları olduğu kadar, hiç kuşkusuz biraz da gençlik ideallerinin etkisiyle vasatlıkları yüzünden kızıp öfkelendiğim, düşüncelerini ve tutumlarını sert biçimde eleştirdiklerim de oldu.
En başından itibaren kamuoyuna da ilan ettiğim gibi, otuz yıl boyunca inşa ettiğim gökdeleni kendi ellerimle yıkmakta hiç duraksamadım ve o günden bu yana on beş yıl boyunca kendi kulübemi inşa etmekle meşgul oldum. Başkalarını değil, kendimi eleştirmeyi seçtim. Kendi yetersizliklerimi gözden geçirmenin daha verimli bir yol olduğuna inandığımdan eleştiri oklarını önce kendime, kendi düşüncelerime, kendi zaaflarıma yönelttim. Ne kadar başarabildim bilmiyorum. Ne ki artık 63 yaşındayım; eleştirmekle suçlamak, çözümlemekle yaftalamak arasındaki ayrımın artık idrakinde olduğumu sanıyorum.
Ezcümle, bu söyleşiler dizisinde, ülkemizin düşünce tarihinin hiç değilse bir dönemine açıklık kazandırmak adına hem kişisel anılarımı ve gözlemlerimi kamuoyuyla paylaşmanın, hem de İslamcılığın düşünsel mirasını kendi öznel deneyimlerim üzerinden çözümlemenin İslamcılık eliyle tüm değerlerin yerle yeksan edildiği ülkemizde daha iyi bir geleceğin kurulmasına katkıda bulunmak bakımından kaçınılmaz bir ödev olduğuna inanıyorum.
Bu dizinin ilk söyleşisine, Türkiye'de son yarım yüzyılın en istikrarlı İslamcı entelektüellerinden Ali Bulaç'la başlamayı özellikle tercih ettim, çünkü Ali Bulaç inanç ve düşünceleriyle seçtiği yaşam biçimi arasındaki tutarlılığı daima gözetmiş olan isimlerin başında gelir. Özellikle 80'li, 90'lı yıllar boyunca en etkili yazarlar arasındaydı.
Aramızda çok sert kalem münakaşaları oldu. Ben o kuşağı olduklarından, olabileceklerinden daha yukarıda görmeyi isteyen, kendince sistemle uzlaşma çabaları nedeniyle dinsel referansları eğip büktüklerini düşünen, belki biraz daha kılıkırkyarıcı ama hiç kuşkusuz daha delişmen bir genç yetme olarak "mübareze" meydanlarına atılırken, onlar da muhtemelen bu çılgın delikanlıyı daha fazla heyheylendirmemek için çaresiz "ya sabır" çeken abiler olarak kalmayı seçtiler.
Eh tabii, bu seçimimde bir de şimdiki İslamcıların Ali Bulaç'a karşı kendi adıma utanç duyduğum serde vefasızlıkları var. (Elden ne gelir, "baba katli" özellikle düşünce yaşamının yazgısı.)
Bu söyleşide Ali Bulaç üzerinden son yarım asrın İslamcılığının nerelerden nerelere savrulduğunu konuşacağız.
Kaynak: youtube.com

