1975’te Cezayir’de dönemin devlet başkanı Bumedyen’in ev sahipliğinde İran ve Irak devletleri Cezayir ya da diğer adıyla Şattularap Antlaşması’nı imzalanmıştı. Anlaşma, her ne kadar İran ve Irak arasındaki kırılgan ilişkileri düzeltmeye gücü yetmese de, hem İran hem de Irak halklarının bir süreliğine rahat nefes almasına imkân tanıyacaktı. Fakat Kürtler bu denklemin dışındaydı. İran lideri Pehlevi, Rojhilat Kürtlerini ülkesinin siyasi öznesi yapmak noktasında ulus kaygıları duyuyordu. Fakat Mustafa Barzani ve ailesine karşı açıkça destek vermekten de çekinmiyordu. İsrail, ABD ve İran, Barzani’yi Baas tehdidi karşısında asli bir unsur olarak destekliyordu.

Soldan sağa İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, Cezayir Devlet Başkanı Huari Bumedyen, Irak Cumurbaşkanı Yardımcısı Saddam Hüseyin
Temelde Arap milliyetçiliğine dayanan Baas rejimleri Mısır’da Abdunnasır’ın inşa ettiği ruhla yoğun Arap nüfusunun olduğu topraklarda çok hızlı siyasi irade inşa etme potansiyeline sahipti. Bu durum İsrail, ABD ve bölgesel müttefikleri için ciddi bir tehlike oluşturuyordu. Önce Abdunnasır sonra Bumedyen ve diğer Baas liderleri “millileştirme” politikaları ile hem siyasal Arap aklının inşasını teorize ediyorlar hem de dönemin çift kutuplu dünyasında Rusya’nın politik alanını genişletiyorlardı. Bu durumda Baas rejimlerinin gerilemesi Doğu Akdeniz’in bir Arap denizi haline ve haliyle Rusya’nın etkin güç alanı haline gelmemesi anlamı taşıyordu. Baas rejimlerinin 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda yaşadığı motivasyon kaybı, genç Saddam’ın pervasızlığı ile kısmen yeniden toparlanmıştı.
ABD ve Kürtler arasında stratejik temas 1970’lerde Irak ve Sovyetler arasındaki sıcak ilişkinin artması ile başlamıştır denilebilir. Amerika için Kürtler hep stratejik baskı aracı kurmak adına dolaylı bir araç olarak görüldü. Cezayir Antlaşması bunun en iyi örneklerinden biridir. Halepçe ve Kürt halkına yönelik benzeri katliamlar bir anlamda motivasyonunu bu anlaşmanın yarattığı zeminden almıştır. Çünkü bu anlaşma Irak’ta Barzani’ye verilen desteğin ani ve stratejik olarak kesilmesini öngörüyordu.
İran ve ABD’nin verdikleri desteği kesmeleri Kürtleri, Saddam ve intikam duygusu ile baş başa bıraktı. ABD için araçsal ittifak olan Kürtlerin başına ne geleceği ahlaki bir kaygı ile değil stratejik çıkar olarak gözlemleniyordu. Bu durum Kissenger’ın duruma binaen söylediği: “Gizli operasyonlar misyonerlik faaliyeti değildir!” sözü ile anlam bulur. Bu söz, Barzani ile kurulan ilişkinin bir müttefikliğe değil, Irak ve İran üzerinde kurulan dengenin devamı için bir tür pragmatik ve diplomatik sürece dayandığını gösterir.
Cezayir Antlaşması’nın Mantığı
Cezayir Antlaşması ile somutlaşan ABD–Kürt ilişkisi, Kürtleri müttefikliğin dışında tutan, kırılganlıklarını ise stratejik avantaja dönüştüren bir dış politika mantığının ürünüdür. Kriz anlarında başvurulan bir kaldıraç vazifesi gören Kürt varlığı, istikrar ve barış anlarında istenmeyen bir maraz muamelesi görüyor.
Bu durum tarihsel süreçte birkaç kez daha yaşandı. ABD’nin Irak, Türkiye, Suriye ve İran’la yapısal sorunlarının kırılgan ilişki doğurması en merkezi Kürt gücü olarak Irak Kürdistanı’ndaki organize olabilmiş yapıların merkezilik iddialarını zaman zaman arşa çıkarıp zaman zaman boşa düşürdü. Bu travmatik durum hem teorik hem de pratik açıdan politik bir “Kürt merkezsizliği”ni açığa çıkardı denilebilir.
Cezayir Antlaşması’nın Hatırlattıkları
Suriye’nin kuzeyinde yaşanan olaylar Cezayir Antlaşması sonrası ortaya çıkan duruma benziyor. Suriye merkezi hükümeti ile geçici ortak statü siyasetinin uzun süre devam etmeyeceği görülüyordu. Etken bir paydaşlık üretememek her iki taraf için de ciddi bir kayıp sayılabilir. Suriye devletinin “Arap Cumhuriyeti” vurgusu coğrafyanın getirdiği dağınık ve parçalanmış Suriye imajını toparlanmayı amaçlamış gibi görünüyor. İçerde bir varoluş kavgası verildiğini de bu isimlendirme gösteriyor ama aynı zamanda başta Kürtler olmak üzere farklı “güç” iddialarını da meşru alanın dışına itiyor. Öte yandan dışarıda İsrail’in Şam’ın 10 km güneyine kadar gelmesine sahada karşılık veremese de politik bir “Arap” temsilcisi olarak güçsüz olmadığını göstermek istiyor olabilir. Körfez ülkelerinin Batı ile kurulan pragmatist ilişkilerini de kullanmak arzusunda oldukları söylenebilir. Zira bölgesel aktörler olarak İsrail ve Türkiye’nin karşısında alternatif alanlar açmak istemesi oldukça normal. Tam bu noktada Erdoğan’ın Ortadoğu’da etkin bir siyasi figür olması, Erdoğan sonrası tartışmalarının Türkiye dışında da önemli bir durum olduğu gerçeği ile bizi karşı karşıya bırakıyor. Bölgede Müslüman devlet liderlerinden herhangi birinin Erdoğan gibi siyasi oyun kurucu özelliklere sahip olmaması, bölgede Erdoğan sonrası yeni politik hamleleri açığa çıkaracaktır. Şara’nın genç olması ve sahadan gelmesi, ayrıca ABD ve İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye çalışması tıpkı Erdoğan gibi onun için bir avantaj olarak görülebilir. Lakin ülkesini post-kolonyalizm için etkin bir saha haline getirmesinin kültürel ve ekonomik sorunlarıyla yüzleşmeyi de göze alması gerekir. Zira Türkiye’nin 20 yıllık hikayesinde zaman zaman etkin siyasi hamlelerin kültürel ve ahlaki zafiyetinin ülkeye hukuki ve ekonomik travma yarattığı gerçeği önemli bir yer tutuyor.
Halep’te yaşanan olaylardan sonra en fazla konuşulan isimlerden biri Barzani oldu. Bazı analizlere göre Barzani süreçte en fazla güçlenerek çıkan isim. Buna oldukça ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Çünkü Barzani’nin güçlenmesi Şam’ın merkezileşme problemine ve İran’ın Irak’taki “Şii” yayılımına karşı desteklenmesine bağlı olduğundan oldukça kırılgan olabilir. Barzani’nin Suriye’de merkezileşmesi daha ziyade Ankara’nın sürece dahil etmeye çalıştığı bir model gibi duruyor. Çünkü Rojava modeli Türkiye Kürtlerinin politik tavrını marjinalleştiriyor. Buna sebep olan şey Rojava modelinin etkin bir askerî güç olarak sahada kazanım elde etmesi ama aynı zamanda diplomatik kıvraklığa sahip olmadığı için diyalog zemininden uzak kalmasıdır. Diğer taraftan ABD’nin stratejik araçsallaştırmasının aksine Barzani uzun yıllardır Türkiye’nin kısa ya da uzun süreli şeffaf ama kırılgan politik muhatabı olabiliyor. Haliyle Barzani ismini öne çıkaran Ankara olma ihtimali oldukça güçlü bir ihtimal. Fakat Barzani ismi özellikle Suriye’de Kürt merkezileşmesini sağlayacak kültürel arka plana sahip değil. Suriye Kürtleri ilginç şekilde 4 ülke Kürtlerinden en fazla politik bilince sahip Kürtler diyebiliriz. İran’ın Şiileştirme çabaları bugün Kürt nüfusu içinde neredeyse %30’ları sistemin politik gölgesine dahil etti denilebilir.

