Tarih: 07.06.2021 12:09

Cemil Aydın: İslam Alemi İdeali Medeniyet Çatışması Tezinden Kurtarılmalı

Facebook Twitter Linked-in

Prof. Dr. Cemil Aydın, İslam dünyası fikrinin büyük ölçüde kurgu olduğu kanaatinde. Aydın yine de bir düşüncenin kurgu olmasının onun başarılı olmayacağı anlamına gelmediğini savunuyor.

İslam Dünyası diye bir dünya var mı? İslam dünyası düşüncesi hangi koşullar altında oluştu ve 19. yüzyılda yaşanan gelişmeler, İslam dünyası fikrini nasıl şekillendirdi? Kuzey Karolina Üniversitesi Tarih Bölümü’nde dersler veren ve son olarak “İslam Dünyası Fikri: Küresel Bir Entelektüel Tarih Çalışması” başlıklı kitabı Türkçede yayınlanan Prof. Dr. Cemil Aydın’la İslam dünyası fikrinin oluşumunu ve bugüne yansımalarını konuştuk.

‘KRİZ DÖNEMLERİNDE KÖKLERE İNİLİR, BU NORMALDİR’

Türkiye’de Medine vesikası tartışmaları 90’lı yıllara damgasını vurmuştu hatırlarsanız. Bu konu doğrudan anayasa meselesiyle ilgili olduğu için “İslam dünyası”ndaki anayasa hareketlerini ve bunun İslam dünyası fikrinin oluşumuyla ilgisini sormak istiyorum? 19 ve 20. yüzyıldaki anayasacı hareketlerin bu alanda ne gibi etkisi oldu?

1990’lardaki tartışmaların yüksek seviyesine ve idealizmine nostalji ile baktığımı belirtmek istiyorum. Artık Türkiye fikir ortamında böyle tartışmalar yapılmaz oldu. Nasıl ki Avrupalılar bir kriz durumunda kendi tarihî kökenlerine, Roma’ya Yunan’a gidiyorsa Müslümanların da herhangi bir fikrî kriz durumunda erken İslam tarihine veya kendi tarihlerindeki önemli metinlere dönmesi çok makûldür. Bu anlamda, çoğulcu ve hak merkezli bir anayasacılık geliştirilmesi açısından Medine vesikası gibi kendilerine ilham olabilecek çeşitli belgelere ve anlaşmalara yeniden bakmayı düşünmeleri de çok yerindedir. Ancak, burada yapılan metodik hata, Müslüman toplumların tarihindeki çok zengin diğer anayasalcılık tecrübesinin göz ardı edilip, çok katı bir Batı teorisi ve İslam düşüncesi ayrımı yapılması idi. Örneğin, Medine vesikası tartışmalarında dahi Genç Osmanlıların geliştirdiği anayasalcılık, meşrutiyet vizyonları yeterince düşünülüp tartışmaya dâhil edilmemişti. Benzer bir şekilde, Osmanlı tarihinde anayasacılığa temel hazırlamış olan sultanın otoritesini sınırlandıran diğer gelişmeler göz ardı edilip, doğrudan erken İslam tarihinden bir tecrübeyle yeni bir teorinin kurulmaya çalışılması, bizzat o teorinin pratikliğini de zayıflatmış olabilir.

‘BATI-İSLAM KARŞITLIĞI TUZAĞINA DÜŞÜLMEMELİ’

Kitabınızda anlattıklarınızdan anladığımız kadarıyla İslam dünyası fikri 19. yüzyılda Avrupa sömürgeciliğinin Asya ve Ortadoğu’ya hâkim olmasıyla giderek taraftar kazanıyor ve kabul görüyor. Bunun bir de Batı-İslam karşıtlığı ya da ayrımı üzerinden şekillenmesi gibi bir durum söz konusu sanki.

Anayasalcılığın ötesinde, uluslararası hukuk ve insan hakları gibi konularda da aynı metodik hataya düşülüp, binlerce yıllık tecrübe gözardı ediliyor ve içselleştirilmiş bir Oryantalist Batı-İslam ayrımı varsayımı aşılamıyor ve bu konularda doğrudan fıkıh metinleri üzerinde teoriler geliştirilmeye çalışılıyor. Müslümanlar tarih boyunca dünyada belirli bir siyasî düzen içerisinde yaşıyorlar ve bu düzenin normlarına katkıları var. Osmanlı’yı ele alırsak şöyle yorumluyoruz: Avrupa, bugünkü uluslararası düzeni ve hukuku kendi üretti ve bu düzen, Avrupa kıtasından diğer kıtalara yayıldı. İster Müslüman ister Çinli isterse Hintli olalım, Avrupalı değerleri ya kabul edeceğiz ya da reddedeceğiz. Kabul edersen maymun gibi taklitçi oluyorsun, reddedersen retçi oluyorsun. Bence bu, tamamen yanlış bir anlatım. Bu Avrupalıların kendilerini övmek için anlattıkları narsistik, patolojik bir anlatım.

‘DÖNEMİN ULUSLARARASI HUKUKU VE İNSAN HAKLARININ ÜRETİLMESİNDE AVRUPALILAR TEK BAŞINA DEĞİL’

Örnek vermek gerekirse…

Uluslararası hukuku ele alalım mesela. Normalde uluslararası hukukun gelişiminde Osmanlı’nın katkısı, İtalya’nın Rusya’nın katkısı kadar büyük baştan beri. Viyana savaşı sonrasında Habsburg’la anlaşmayı ele alırsak, imparatorluklar arası eşitlik bu anlaşma masası etrafında sağlanıyor, bunu yapanların bir kısmı Osmanlı bürokratları. Osmanlı-Rus savaşlarında sürekli esir hakları gündeme geliyor. Müslüman esirler diğer esirlerle nasıl takas edilecek, hangi haklara sahipler… Tabii bu Osmanlı esirlerin arasında Rum ve Ermeniler de var. Bugün eğer dünyada esir hakları diye bir şey varsa bunun kurucu üyelerinden bir tanesi Osmanlı. Türkiye ve pek çok Müslüman toplum, Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Beyannamesi veya İstanbul Sözleşmesi gibi pek çok metnine de zaten katkıda bulunmuştu. Maalesef, İstanbul Sözleşmesi’nin küresel kökleri olmasına rağmen, İslami geleneğe karşı Batılı bir değerler sistemi olarak resmedilmesi de aynı Oryantalist algının kabul edilmesiyle alakalı.

Ama bir yerde şu ikilik çıktı: Avrupa merkezli anlatı, “kabul edin ya da reddedin bütün evrensel değerleri biz yaratıyoruz” meselesine getirdi işi. Asıl problem, bazı Müslümanların da, anayasacılık veya uluslararası hukuk gibi değerleri sadece Avrupa’nın ürünü olarak görüp, ona karşı kendi otantik alternatifini üretme derdine girdiler ve bazılarının da bu süreçte çok fazla muhafazakâr tepkisel bir teze sarılmaları oldu.

‘MÜSLÜMANLIK BUGÜN ETNİK VE MİLLÎ BİR KİMLİK HALİNE GETİRİLDİ’

İslam’ın dinî yorumu üzerinde bile bir oydaşma yokken mütecanis, bütünleşik bir İslam dünyası fikri tarihsel olarak nasıl oluşmuş? Son dönemde Müslümanların yaşadığı ülkelerde muhafazakârlığın artmasının İslam dünyası fikrinin güçlenmesinde bir etkisi oldu mu?

Her şeyden önce şunu görmek lazım: Türkiye’de ve dünyanın pek çok yerinde Müslümanlık bir etnik ve millî kimlik. Zaten, yirminci yüzyılın başında, Müslüman toplumlar dinî gelenekleri üzerinden ırksallaştırıldığı için, Müslüman kimliği ve dinî geleneği, adeta siyahlık, beyazlık veya sarı ırk gibi siyasî hüviyet kazanıyor. Örneğin Lozan’da, Türkiye’de çoğunluğun Müslüman olacağı teyit edilmiş oluyor. Müslümanlık bir sınıra, bir etnik kimliğe indirgendiği için, maneviyat-metafizik değerler bakımından değil, çoğunluğun dinî ve millî kimliği üzerinden yorumlanıp, bu tür bir İslam algısına daha sonra bir evrensel metafizik ve fikrî muhteva kazandırmak zorlaşıyor.

Bence 20.yüzyılın en başarılı Müslüman dayanışması, Müslüman kadın hakları dayanışması. Fatma Aliye’nin kitabı çıkar çıkmaz Urducaya, Arapçaya çevriliyor. İstanbul’u ziyaret eden Hint Müslümanlarının en önemli isimlerinden Şibli Numanı, Fatma Aliye Hanım’ı Osmanlı’nın en önemli Müslüman düşünürü diye över. Bu Müslüman kadın dayanışması Halide Edip Adıvar’a kadar gidiyor. Mesela 20. yüzyılın en enternasyonal isimlerden birisi Halide Edip, ama kimse onu bir Müslüman kadın düşünür olarak görmek istemiyor şimdi nedense.

‘FATMA ALİYE VE HALİDE EDİP ADIVAR, YENİ BİR KADIN VİZYONU ORTAYA KOYUYOR’

1930’larda Halide Edip’in Hindistan’daki konferanslarına en az beş yüz ila bin arasında dinleyici katılıyor. Bugün bazı uluslararası toplantıları yirmi-otuz kişiyle yaptığımızı düşünürsek kendisine olan ilginin siyasî anlamı tahmin edilebilir. Konferansın açılışını ya Nehru ya Gandi ya Muhtar Ahmet el Ensari yapıyor (Balkan savaşlarında hilafet heyetiyle Türkiye’ye gelen ve Hint Müslümanlarının yardımını Türkiye’ye getiren insan). Hindistan’da sömürge karşıtı milliyetçi hareket kendini İngiliz sömürge sonrası döneme hazırladığı için, Türkiye’nin tecrübesinden faydalanmaya çalışıyor. Halide Edip Adıvar’dan Osmanlı deneyimini, Türkiye tecrübesini anlatmasını istiyor.

Müslüman kadın enternasyonalizmi, modern dönemlerdeki İslam düşüncesinin en verimli alanlarından birisi olacaktır. İslam’ı erkekler yorumlayıp bunun üzerinden kadınlara ayrımcı muamele edince, Fatma Aliye Hanım gibi Müslüman kadın entelektüellere çözmek zorunda oldukları bir ortak sorun çıkarmıştı. Oryantalistler de Müslüman kadının ezilişini, Müslüman dini ve medeniyetini düşük ırk olarak tanımlamak için kullanınca, bu da ikinci bir sorun ortaya çıkardı. Fatma Aliye ile Halide Edip Adıvar arası nesildeki pek çok Müslüman kadın düşünür, bu ikili soruna karşı yeni bir İslam yorumu getiriyorlar. Bir taraftan Oryantalizme karşı İslam’ı savunuyor, bir taraftan da onu erkek hakimiyetindeki ayrımcı yorumlara karşı yeniden yorumluyorlar. Onların temsil ettiği bu Müslüman kadın fikir enternasyonalizmi, uzun dönemde bakıldığı zaman Müslüman dayanışmasının en başarılı örneği olarak görülebilir.

‘MESELE ODAKLI BİR MÜSLÜMAN DAYANIŞMASI İDEALDİR’

Mesele merkezli bir Müslüman dayanışması yine olabilir. Müslüman dayanışması hiçbir zaman Müslüman olmayanları dışlayan bir dayanışma olmamalı. 1880 ile 1950 arasındaki İslam dünyası dayanışması, Çinliler, Japonlar, Ganalılar, Kenyalılar da dahil, sürekli Asyalılar ve Afrikalılarla işbirliği içeren bir vizyondu. Meşhur Tatar Pan-İslamisti Abdurreşid İbrahim’in seyahatnamesinde Asya’daki Çinlilere, Moğolistan’daki Budistlere, Korelilere ve Japonlara olan kardeşlik ve dayanışma hissini çok net görüyoruz. Birleşmiş Milletler kurulduktan sonraki ilk 20 yılda, örneğin, Arap ve Müslüman ülkeler, sürekli Burma, Hindistan, Kamboçya, Filipinler, Gana gibi ülkelerle ortak hareket eden bir Asya-Afrika bloku oluşturup, örneğin, İtalya’nın Libya’daki sömürgesinin bir an evvel sonlandırılmasını ve Somali’nin bağımsızlığının erkene alınmasını sağlıyorlar, Endonezya ve Cezayir’e destek olmak için Hollanda ve Fransa’ya karşı diplomatik birlik kuruyorlar. Müslüman dayanışması her Müslümanı da bu dayanışmaya katmıyor. Rahmetli Kaşıkçı’yı öldüren adamlar da Mekke ve Medine’nin hâmisi olarak kendisini sunan bir prensin askerleri. Bu adamlar bismillah deyip zavallı adamı öldürdüler. Ardından vakit namazlarını da kılmışlardır muhtemelen. Değer merkezli, dert merkezli Müslüman işbirliği, adeta bir kabile birliği içinde, Batı veya başka Müslüman olmayan bir blokla kan davası içinde gösterilen bir İslam birliğinin yerine geçmelidir. Zaten Huntington’un medeniyetler çatışması diye sunduğu Batı ile çatışan İslam âlemi fikrini maalesef pek çok Müslüman içselleştirip, ezelî bir jeopolitik tarihî çatışmayı dinî vecibe gibi algılıyor. Burada hiçbir değerin ve ilkenin de önemi kalmamış oluyor (bu kabilecilik Huntington içinde geçerliydi, zira o da Çin veya İslam medeniyeti ile çatışan Avrupa’nın artık evrensel değerlere sahip olmasının gerekmediğini belirtiyordu).

‘İSLAM GELENEĞİ, SÖMÜRGECİLİM NEDENİYLE DÖNÜŞÜME UĞRUYOR’

Bu söylediklerinizi Yahudilerin Tevrat’a yaklaşımıyla da örtüştürebilir miyiz? Mesela Yahudileri iki bin yıl boyunca bir araya getiren bir teritoryal toprak parçası olmadı, Tevrat’ı yurt edindiler kendilerine.

Bugünkü Yahudilerin birliği fikrinin Tevrat’la temellendirilmesi de hatalı olur. Modern Yahudi kimliğinin asıl kurucu olayı ve tecrübesi Avrupa’daki anti-semitizm ve Holokost’tur. Bu yeni tanımlamaya göre Tevrat’ı hiç bilmeyen bir Yahudi’nin de Yahudiliği tartışılmaz. Örneğin, Siyonizm’i sürekli eleştiren ilkeli bir tavra sahip Noam Chomsky de, anti-semitizm ve Holocaust tecrübesi sebebiyle Yahudi kimliğinden arî düşünülmemelidir.

Siyonizm öncesi Yahudiliği, modern anlamda Siyonizm ortaya çıkmadan önceki Yahudiliği kastediyorum.

Evet ama orada şunu unutmamak lazım; Yahudiler azınlık olduğu için Hristiyanların azınlığa karşı tutumu ve ayrımcılık, bir şekilde onların kimliğini belirliyor. Bu, Uygurların ayrı bir millet olma iddiasının, Çinlilerdeki İslamofobik uygulamalarla teyit edilmesine benziyor. Çinlilerin Uygurları kamplara sokmaları aslında Uygurların bağımsızlık taleplerinin haklılığını da ortaya koyan bir şey. Veya bugünkü Boşnakların Müslüman kimliğinin oluşmasında, Sırpların onlara yaptığı katliamın önemine de benziyor.

Burada asıl düşünülmesi gereken şey, 1860 ile 1960 yılları arasında yüzyıl boyunca Müslüman olmanın, İslam medeniyeti fikrinin ve hatta İslam dinî geleneğinin kendisi, Avrupa sömürge tecrübesi altında büyük bir dönüşüme uğruyor. Senegal ve Mali’deki birinin Müslümanlığını Fransız sömürge politikalarından veya Hint Müslümanlığını İngiliz yönetimi siyasetlerinden bağımsız düşünmek haksızlık olur. Türkiye, Cezayir veya Endonezya gibi tam sömürge altına girmediği için bu açıdan burada yaşanan tecrübe biraz farklı ama Osmanlı’nın sön dönemi Müslümanları için de Avrupa oryantalizmi ile olan fikrî alışveriş ve cedelleşme, Müslümanlığın mahiyetine tesir ediyor. Namık Kemal’in Renan’a karşı yaptığı eleştirinin izlerini sonraki yüzyıl boyunca ve hatta hâlâ görmek mümkün.

‘MALCOLM X MÜSLÜMAN DAYANIŞMASINI ABD’DEKİ BEYAZ HÂKİMİYETİNE KARŞI KONUMLANDIRIYOR’

Madem sömürüye ve baskıya karşı bir dayanışma söz konusuysa, bu daha geniş ölçekte ve Müslüman olmayanları da kapsayacak şekilde genişletilemez mi? Neden İslam dünyası bunun imkânları üzerine kafa yormuyor? Geniş cepheli bir ezilenler dayanışması neden olmasın?

Malcolm X’in tahayyül ettiği Kara Afrika-İslam âlemi işbirliği böyle bir dayanışmayı tahayyül ediyordu. Bir siyah olarak zaten ezilen ve dışlanan biriydi Malcolm X. Müslüman olduktan sonra, aslında ikinci defa ırkîleştirilen, ezilen biri de oluyor. Ama Malcolm X’te 1956-1966 dönemi arasında izlediği stratejinin iki ayağı var, bir ayağı çok önemli: İslamiyet’i siyahların insan hakları mücadelesi ve kurtuluşu için bir fikrî güç kaynağı şeklinde kendine katarak, ABD’deki mevcut beyaz ve Hristiyan hâkimiyeti düzenine karşı bir medeniyet ve evrensel alternatif dili de geliştiriyor. Ona göre, İslamiyet aynı zamanda hümanist bir gelenek, siyahların ötesinde Afrika’dan Asya’ya kadar Müslümanlar dünyanın her tarafında hazır bir ittifak potansiyeli sunuyor.

İlk İslam âlemi fikrini geliştiren isimlerden birisi, Abduh ve Afgani’nin dostu olan Wilfred S. Blunt isimli bir İngiliz aristokratıdır. Onun 1883’te yayınlanan, geçtiğimiz yıllarda Türkçeye de çevrilen “İslam’ın Geleceği” diye bir kitabı var. “Eğer İngiliz kraliçesi İslam dünyasının birliğinin hâmisi olursa, İngilizlerin Afrika’dan Çin’e kadar olan geniş bölgede dünya hâkimiyetimizin en büyük dayanağı bu olur” diyor. Malcolm X ise bunun tam tersini savunuyor. Afrika’dan Çin’e kadar uzanan İslam âlemi, Afrika’daki siyahlarla beraber sömürge sonrası kurulacak yeni dünyaya şekil verebilir, beyaz adamın ve Hristiyanlığın üstünlüğüne dayanan medeniyete karşı bir eşit ve özgürlükçü bir cevap verebilir, diye düşünüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, faşizm ve ırkçılık sebebiyle Avrupa’nın imajı çok kötü, ve Avrupa insan hakları ve insanî değerler konusunda savunmada. Asya ve Afrika, ‘dünyada insanî bir medeniyeti biz temsil ederiz’ şeklinde güven içinde, adeta Avrupa’ya karşı hücuma geçmiş durumda ve sürekli Avrupa’yı insanî değerleri ihlal eden kıta olarak eleştiriyor. Avrupa da kendini savunmaya çalışıyor. Jean Paul Sartre, örneğin, 1960’larda insanlığın geleceği Afrika’da diyor ve Frantz Fanon’un Yeryüzünün Mustafazları başlıklı kitabına bu minvalde önsöz yazıyor. Aynı dönemde, Malcolm X’in, Afrika ve İslam ülkelerinin birliği sayesinde, Amerika’yı BM’de yargılama ve köleleştirdiği siyahlara karşı tazminat ödetme projesi dahi var.

‘CENGİZ HAN SONRASI EVRENSEL İMPARATORLUK TECRÜBESİNE BAKMAK, BİZE DAHA SAĞLIKLI BİR İSLAM TARİHİ ÖĞRETEBİLİR’

Biraz da o dönemki Asya’dan ve İslam dünyasının oluşumundaki rolünden bahsetsek….

Hem Orta Asya hem Hint Okyanusu’nu kapsayan bir coğrafya olduğu için Asya meselesi çok önemli. Çünkü bizim bildiğimiz medeniyetler çatışması tezi biraz Vatikan ve Avrupa Katolik Hristiyanlığı merkezli okunan tarih. Viyana savaşı Hıristiyan-Müslüman savaşı gibi sunuluyor, aslında özünde Osmanlı ile Katolik Habsburg hanedanı arasındaki savaştır. Protestan Macarları o çatışmada Osmanlıların yanında yer almıştır. Şu an Avrupa’daki Protestanların Viyana savaşına bakıp Katolik Hristiyanların zaferine sevinmeleri oldukça anakronik ve çelişkilidir. Hint Okyanusu’na ve Orta Asya’ya gidince aslında değişik dinlere mensup insanlar arasında bu kadar fazla çatışma olmadığını görüyorsunuz. Bir Hindu-Budist-Müslüman çatışması yok. Bizim açımızdan da acı bir gerçektir ki biz, Müslüman toplumların dünya tarihimizi Avrupa gözüyle okuyoruz, hâlbuki tarih boyunca Müslümanların büyük çoğunluğu Hristiyanlarla değil Hindularla ve Budistlerle beraber yaşıyor. Meşhur Malik Bin Nebi’nin lafı vardır ya , “Timur nerden Anadolu’ya gelip, Osmanlı ile çatıştı, gelmeseydi Osmanlı, Avrupa’nın tamamını alırdı.” Ali Şeriati’nin bir konuşmasında da var öyle bir tez, “bu Safeviler Osmanlı’yı rahatsız etmeseydi Osmanlılar tüm Avrupa’yı işgal ederdi, biz de Avrupa belasından kurtulurduk.” O tabii Avrupa merkezli tarih anlayışını Müslümanların içselleştirmesiyle alakalı. Yoksa Avrupa tarihte çok önemli değil. Onun için mesela Cengiz Han sonrası evrensel imparatorluk tecrübesine İpek Yolu’na ve Hint Okyanusu’na bakmak bize daha iyi ve daha sağlıklı bir Müslüman toplumları tarihi öğretebilir.

Cemil Aydın kimdir?

University of North Carolina-Chapel Hill’de Küresel Tarih profesörüdür. Doktorasını Harvard Üniversitesi’nde Japon Pan-Asyacı siyaseti üzerine tamamlamıştır. Yayımlanmış kitapları arasında The Politics of Anti-Westernism in Asia (Asya’da Batı Karşıtı Düşüncenin Siyaseti) ve The Idea of the Muslim World: A Global Intellectual History (İslam Alemi Fikri: Bir Küresel Düşünce Tarihi) bulunmaktadır.

Devamı >>>




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —