Tarih: 30.03.2021 11:34

Büyük Kentte Ulaşımı Anlamak!

Facebook Twitter Linked-in

Ulaşım, büyük kentlerde günlük yaşamın çok önemli bir parçasıdır. Her gün iş ya da okula gitmek için trafikle baş etmek zorundayız. Bir yerden başka bir yere ulaşım, İstanbul’da bazen saatlerce zaman alabiliyor. Bir araştırmaya göre İstanbullular işe gitmek için ortalama 45 dakika harcıyorlar. Gelişi de birlikte düşünürsek, bu demektir ki, bir İstanbullu 25 yıllık iş yaşamının 9 bin saatini yolda geçiriyor. Bu da 3 yıl kadar bir süreye karşılık geliyor. 

İstanbul, sanki alt şehirlere bölünmüş, bir alt şehirden diğerine geçmek bir şehirden başka bir şehre gitmek kadar zaman alabiliyor. Sadece zaman mı? Bir yerden başka bir yere geçtiğinizde şehrin yapısı ve insanları da değişiyor. 

İstanbul gibi kalabalık ve karmaşık bir şehirde ulaşım, kıt kaynaklarla yaşamak zorunda olan insanların davranışlarını gözlemlemek için ilginç bir örnek olay oluşturmaktadır. Özellikle metroda sesli ve yazılı olarak yapılan “Lütfen inenlere öncelik veriniz!” uyarısı, bir soruna işaret etmektedir. Metro ve tramvaya binen insanlarla inenler arasında sert bir yüzleşme yaşanmaktadır. Yolcular inmeden, binenler zorla içeri girmeye çalışıyorlar. Bu durumu, teorik kentleşme/kentlileşme konusunda kitaplarda okuduğumuz ve okuttuğumuz yaklaşımlarla izah etmek mümkün müdür acaba? İlk etapta, İstanbul’un hızlı ve yoğun bir kentleşmeye maruz kalmasının sonucu olarak insanların henüz büyük bir kentte nasıl yaşanacağına dair bir kültür oluşturamadığını düşünebiliriz. Kentleşme var ama kentlileşme yeterli değil. Kent kültürüne özgü nezaket kurallarının hiç biri ulaşım araçlarında geçerli değildir!

Fakat ulaşım araçlarının içinde yaşananlar, insanların pek de kültürsüz ve nezaketsiz olmadıklarını gösteriyor. Sözgelimi bir genç kalkıp bir yaşlıya yer veriyor. Ya da bir erkek, çocuklu bir anneye hemen yer gösteriyor. Bu centilmen davranışlar, bizim daha derinlikli düşünmemize kapı aralıyor. Yıllarca yaşadığım yurtdışında, sözgelimi Rotterdam kentinde bu tür olaylara pek rastlamadım doğrusu. Bir öğrenci kolayına yaşlı bir adama yerini vermez. Düşünce biçimi çok basittir: Ben de bilet parası ödedim, o da. Neden ben yerimi başkasına vereyim ki? Bu tipik bireycil bir toplumun düşünce biçimidir. Bizdeki centilmen davranışlar bireyciliğin henüz ileri boyutlara ulaşmadığını gösteriyor. Hala yaşadığız mekânlarda yalnız olmadığımız ve başkalarını hesaba katmak gerektiğini düşünebiliyoruz.

“Başkalarını hesaba katmak” deyince, aklıma Balıkesir gibi yarı-geleneksel, yarı-modern bir kentteki kaldırımların kullanımı aklıma geliyor. Bu kentte insanlar, sadece kendileri kaldırımda yürüyormuşçasına, ellerini kollarını sallayarak yürüyorlar. Kalabalık kaldırımlarda, dikkat etmezseniz her an önünüzde yürüyen kişinin yer değiştirmesiyle engellenebilirsiniz. Engellenme, kişide öfke ve kızgınlık şeklinde stresler yaratır. Bu stresle baş etmek kolay değildir. Bu nedenle ya içinizden önümüzdeki kişiye küfredersiniz ya da “Dikkat et be kardeşim” diye uyarıda bulunursunuz. Ama Türk toplumunda boşalmanın en etkin kanalı, aile ve sohbet ortamlarında yaşadığınız günlük sıkıntıları şikâyet etmektir. Şikâyet kültürünün bu kadar geliştiği bir toplum var mı bilemiyorum? Şikâyet kültürü, bir şeyleri protesto etmek ve düzeltmenin de en büyük engelidir. Sıkıntılarını şikâyet eden ve başkalarına aktaran kişi, genellikle içindekini boşaltır ve mevcut durumu düzeltmek için herhangi bir çaba sarf etmediği gibi eylem içine giren insanlara da destek vermez.

Peki, neden nezaket kültürü, kamusal araçlara binerken işlemiyor? Bunun bir açıklaması da şu olabilir: Teknolojik aygıtlar ve ürünler hayatımıza hızla giriyor, ama biz bunlara uygun bir kültürü oluşturmada zorlanıyoruz. Sözgelimi cep telefonları son 20 yılda hepimizin hayatına girdi ama bunları kullanma doğrultusunda henüz bir kültür oluşturamadık. Araçlarda yüksek sesle konuşanlar, toplantıda telefonunu sessize almayanlar fena halde bizi sinirlendiriyor. Bazen camide namaz sırasında bile, telefon sesi duyuyoruz ve daha kötüsü adam büyük bir utançla çalan telefonu kapatıp insanlardan özür dileyeceğine, pişkin pişkin telefonu açıp karşı tarafa cevap yetiştiriyor. Evet, bu tür olaylar kesinlikle hızla ilerleyen bir teknoloji çağında, geleneksel kültürün bu yeni duruma uyumsuzluğunu gösteriyor. Bu açıdan sosyolog Ogborn kesinlikle haklıdır. O, bilindiği üzere sosyal yapı ve kültürün, ilerleyen teknolojik gelişime ayak uyduramadığını ve böylelikle bu ikisi arasında bir uçurum oluştuğunu söylüyor.

Özellikle kırsal kesimden veya kasabalardan kopup gelen insanların kent kültürüne adapte olmakta zorlandığı iddia edilebilir. Fakat günlük gözlemlerimiz, bu açıklamanın yeterli olmadığını gösteriyor. Şehirli görünümü ağır basan insanlar ulaşım araçlarında kabalık yaptıkları gibi görece geleneksel kıyafetli insanlar da nezaket sahibi olabiliyorlar. O zaman daha farklı bir açıklamaya ihtiyacımız var.

Devamı >>>




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —