Bunu niye yapıyoruz?

Mustafa Çağrıcı yazdı;

Bunu niye yapıyoruz?

Efendim, malumunuz, corona vakalarının 50-60 binlere ulaşması üzerine yetkililerimiz 17 günlük (kısmî) kapanma kararı aldılar. Ve yine milyonlarımız, aklımız ve vicdanımızla davranmak yerine, duygularımızın rüzgârına kapılıp yollara düştük. Uzmanlara göre sırf bu yüzden 17 günlük kapanmadan kazanacağımızın hepsini şimdiden kaybettik! Bu tehlikeyi karar alıcılar öngörüp önlem alsalardı keşke! Diyelim ki öngöremediler veya tehlikeye karşı sağlam tedbirleri var. O zaman bu kadar kötümser beyanatlar karşısında rahatlatıcı bir açıklama yapmaları gerekmez mi? 

Yakın geçmişi şöyle bir hatırlarsak, ne zaman karar alıcılar ve uygulayıcılar, sergiledikleri tutumlarla uygulamadan kendilerini istisna edip, her akıllı insanın manasız göreceği mülahazalarla kendi kararlarını yine kendileri ihlal etmişler, ülkenin dört bir yanından gelen binlerce insanın katıldığı programlar düzenlemişlerse, bu ihlallerin peşinden corona vakalarının sayısında ciddi artışlar görülmüştür. Bunu herkes görüyor, biliyor. 

Nüfusunun %99’u Müslüman olan bu ülkede “Bugün dünya yarın ahiret; o gün her şeyin hesabı sorulacak” diyenler biz değil miyiz? O halde yaptığımız yanlışların toplamına baktığımızda, sayısız insanımızın canına, malına, işine, aşına, ülkenin zaten zor yıllar yaşayan ekonomisine zarar verdiği ayan beyan ortada olan bu yanlışları niye yapıyoruz? Toplum olarak, tek tek bireyler olarak, ihtiyacımız olduğu için koyduğumuz kuralları niye bu kadar kolaylıkla ihlal ediyoruz? 

Çünkü sıradan heveslerimizi, teorik olarak tamamı kendimizin ve toplumumuzun iyiliğine olan objektif ve soyut kurallardan daha önemli gören bir “ahlak” zihniyetine sahibiz, öyle eğitiliyoruz. Bireysel ve toplumsal yararımız için kurallara uyup birlikte davranmamız gerektiği yerlerde, basit eğilimlerimizin girdabına kapılıp kendimize de toplumumuza da zarar veriyoruz. Klasik kaynaklarımızda dinî hükümlerin nihai amacının “celb-i menfaat, def-i mazarrat” (bireye ve topluma yarar sağlama ve zarardan koruma) olduğu bildirildiğine göre, bu amaca aykırı olan kural ihlallerimiz dine de aykırıdır. Peygamberimizin büyüklüğünün bir kanıtı da “câhiliye” kavramının çok iyi ifade ettiği kaotik toplumsal hayata son verip, kuralların hâkim olduğu bir toplumsal düzen kurmasıdır.  

***

Eğri oturalım, doğru konuşalım: En azından kendi içlerinde sosyal, hukuki, siyasal ve ekonomik bakımdan gelişmiş toplumlara bakarsak, bu toplumların önemli özelliklerinden birinin, belki birincisinin kurallara istisnasız saygı olduğunu görürüz. İngiltere’de bir şapelde (küçük kilise) icra edilen Prens Philip’in cenaze törenine katılım 30 kişiyle sınırlandırıldı, tek kişi dahi fazladan katılmadı. Bu olay, bir kamyon buğdaydan alınan bir avuç örnek gibidir. Şu kapanma günlerinde bizde böyle bir önemli zat vefat etseydi, cenaze töreni, -başta devlet ve siyaset erkânı olmak üzere- on binlerin katılımıyla en büyük camimizde icra edilirdi. Bir hoca efendinin ve bir şeyh efendinin cenaze namazında, karar alıcılar ve uygulanmadan sorumlu olanlar ön safta olmak üzere, binlerce insan adeta kural ihlali için yarıştık.  

En eski ve muteber kaynaklarımızda kaydedilmiş bir hadislerinde Peygamber Efendimiz, ta o zamanlar, “Bir yerde veba (ve benzeri bir bulaşıcı hastalık) çıktığını duyarsanız oraya girmeyin, sizin bulunduğunuz yerde salgın çıkarsa hastalıktan kaçmak için oradan çıkmayın” buyurmamış mıydı? Bir dinî merasimi icra etmek için Peygamberimizin bu kadar net talimatını bile umursamamak nasıl bir din ve ibadet anlayışı? Yine Peygamberimiz “Müslüman, eliyle ve diliyle başkalarına zarar vermeyen kimsedir” dememiş miydi? Elbette dindar sayılmayanlar da kural ihlali yapıyorlar. Ama dindar insanlar, her gün yüzlerce kişinin hayatına mal olduğu onca tecrübelerle sabit olan kural tanımamayı dindarlıkla nasıl bağdaştırırlar? Sonra da “Yeni nesiller bu çelişkileri sorguluyor ve sonuçta meşru dinden kopuyorlar” dediğimiz için ekranlardan, gazete sütunlarından bazen hakarete varan eleştirilere maruz kalıyoruz.