Bir yol ayrımı

Gençay Gürsoy'un yazısı;

Bir yol ayrımı

 

 

1968'e doğru artık gençlik hareketi Dev - Genç kimliği ile hemen hemen tümüyle TİP'in ekseninden uzaklaşmıştı

TİP'in 15 milletvekili ile Meclis'e girmesinin doğurduğu büyük heyecan bizim sol geleneğin uzlaşmacılıktan uzak ve yıpratıcı iç tartışmalarını da beraberinde getirmişti. Seçim öncesinde ve Meclis tartışmaları sırasında desteğini esirgemeyen Yön dergisi yazarları, özellikle Mehmet Ali Aybar'ın bir sonraki seçimi kastederek "1969'da başa güreşeceğiz" benzeri biraz aşırı iyimser sayılabilecek çıkışları karşısında partiyi ve özellikle Aybar ve arkadaşlarını "parlamentarizm"le suçlamalarına vesile olmuştu. Yanlış anımsamıyorsam bu doğrultudaki ilk yazısında Doğan Avcıoğlu TİP'i "parlamentarizm'in batağında" olmakla eleştiriyordu. Onu Mihri Belli'nin 5 Ağustos 1966'da E. Tüfekçi imzası ile yazdığı, "Demokratik Devrim: Kime Karşı, Kimle Birlikte?" başlıklı yazısı izledi. İleri sürülen tezde esas itibariyle, Yön'ün başından beri savunduğu, işçi sınıfının yeteri kadar gelişip güçlenmediği, emperyalizmin boyunduruğu altındaki az gelişmiş ülkelerde öncelikli olanın "Sosyalist Devrim" değil, milli burjuvazinin de desteği ile asker - sivil bürokrasi dahil, emperyalizme karşı güçlerin eliyle gerçekleştirilecek "Milli Demokratik Devrim" (MDD) olması gerektiği ileri sürülüyordu.

Mihri Belli - Mehmet Ali Aybar

Bu sert üslupla başlayan tartışmalar, TİP yönetiminin MDD'cilere karşı dışlayıcı söylem ve tavırlarıyla hızla tırmandı. Oysa ne TİP yönetimi bugünden yarına sosyalist devrim rüyaları görüyor, ne de MDD'ciler sosyalizmi belirsiz bir geleceğe erteliyordu. MDD'cilere daha yakın olarak kabul edilen Kemalist tezler ve 27 Mayıs askeri darbesinin getirdiği demokratik anayasa, partinin yayın organı Sosyal Adalet dergisinde, bizzat parti başkanı Aybar tarafından açıkça savunuluyordu:  

"27 Mayıs Kuvayi Milliye ruhuna dönüşüdür. Atatürkçülüğün yeniden doğuşudur. 27 Mayıs emekçi halkımızın tarih sahnesine bilinçle çıkma yolundaki çabasının ileri bir merhalesidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin tabana oturma hamlesidir(…) 27 Mayıs'ta tarihimizin bir dönemi ebediyen kapanmıştır. 27 Mayıs Türk sosyal demokrasisinin meşruluğa kavuştuğu gündür. Sosyal hareketler o günden sonra daha büyük bir hızla gelişmeye başlamıştır. İşçinin, köylünün, emekten yana aydınların sesi daha güçlü çıkıyor. Tarihimizde aşağıdan yukarı kurulan ilk parti, Türkiye İşçi Partisi, o günden sonra kurulmuştur. Sosyal adalet kavramı anayasaya o günden sonra girmiştir. Milli gelirin hakça bölünmesi, Toprak Reformu, Grev Toplu Sözleşme, Emekten yana Devletçilik, Planlı Kalkınma gibi konular, 27 Mayıs'tan sonra yaygın birer milli dava haline gelmiştir. İnsan haklarına, Sosyal Adalet ilkesine dayanan anayasanın üstünlüğü esası 27 Mayıs'tan sonra müeyyideye bağlanmıştır. Demokrasimizin sosyal özünü yitirmek artık hiçbir çıkarcı intikamcı grubun harcı değildir. Anayasayı bir yana iterek yukarıdan aşağı bir yönetim sistemi kurmak ve hele yaşatmak da artık kimsenin harcı değildir. Çünkü 27 Mayıs Anayasası'nı uyanık ve demokrasiye bağlı Silahlı Kuvvetlerimiz, emekçi halk yığınları, Atatürkçü gençlik ve emekten yana aydınlarımız korumaktadır. 27 Mayıs, Hürriyet ve Anayasa Bayramı Türk Milletine kutlu olsun.(M. Ali Aybar, Sosyal Adalet 11.sayı, 28 Mayıs 1963). 

Bu gerilimin alevlendiği günlerde, bizim arkadaş grubu mümkün olduğu kadar tartışmaların dışında kalmaya çalışmakla birlikte, parti çizgisini savunmaya devam ediyordu. İçimizde Mehmet Ali Aybar'a kayıtsız şartsız bağlı kalan arkadaşımız Uğur Cankoçak oldu. Ben partiyi yıpratan çıkışlardan rahatsız olduğum kadar, yönetimin eskilere karşı gösterdiği dışlayıcı tavrı da doğru bulmuyordum. Bu yüzden, "eski tüfeklerle" ilişkilerini sürdüren bazı üyelerle birlikte Serol Teber ve ben, disiplin kurulu kararıyla önce partiden ihraç edilmiş, itiraz etmemiz üzerine bu karar geçersiz sayılmıştı. Bu yasaklayıcı tavır sadece kişilere yönelik değil kimi Marksist klasik sayılabilecek kitaplara karşı da gösteriliyor, kapatılma korkusu yüzünden bazı yayınların parti binalarında bulundurulması hoş karşılanmıyordu.

Benim Adilcevaz'da hükümet tabipliği yaptığım dönemde patlak veren ve 1964 baharında ABD Başkanı Johnson'un ünlü mektubu ile alevlenen Kıbrıs sorunu benden sonraki genç kuşakları derinden etkilemişti. Adadaki Türk azınlığa karşı başlayan Rum saldırılarını önlemek amacıyla garantör devlet olarak müdahale kararını açıklayan İnönü hükümetinin kaba bir dille uyarılması solcuları da sağcıları da çileden çıkarmıştı. Türkiye tarihinde belki de ilk defa milliyetçi ve İslamcı gençlerle sol Kemalist ve laik gençler "ordu Kıbrıs'a" sloganının arkasına dizilmiş, bir yandan sağcıların üst örgütü MTTB ile solcuların üst örgütü TMTF bütün siyasi partileri "Milli Kıbrıs politikası" ekseninde birleşmeye davet etmişti. Ben bu gelişmeleri ücra bir kasabada kendi sorunlarımla uğraşırken parazitli radyo haberlerinden dinliyor, en az iki gün sonra ulaşan gazeteden okuyabiliyordum. Askere gitmek üzere İstanbul'a geldiğimde Johnson'un mektubu ve İnönü'nün daha o zaman tarihe mâl olmuş yanıtı dilden dile dolaşıyordu: "Müttefikler tutumlarını değiştirmezse Batı ittifakı yıkılır… Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu yeni dünyada yerini bulur…"

İnönü'nün bu sözleri aslında Johnson'un mektubuna karşı değil, ondan yaklaşık iki ay önce Kıbrıs'ta Türk azınlığına karşı girişilen saldırıların Birleşmiş Milletler (BM) tarafından önlenememesi üzerine, ABD ve NATO'ya yönelik bir diplomatik serzeniş olarak 16 Nisan 1964 tarihli Time dergisinde yer almıştı (Cumhuriyet, 17 Nisan 1964). Kamuoyu tarafından bu sözlerin Johnson'un mektubuna karşı söylenmiş gibi algılanması ve tepkileri bir dereceye kadar yatıştırıcı işlevi görmesi dönemin iktidarının da işine gelmişti. Zira Türkiye'nin Kıbrıs'a bir askeri müdahalede bulunacak ne silah donanımı ne çıkartma gemisi, ne de ekonomik mecali vardı. Bu yüzden mektubun yol açtığı gerilim bir tür sabır diplomasisi ile yatıştırılmış ve 22 Haziran'daki ABD ziyaretinde İnönü'ye Johnson karşısında hamle yapma avantajı sağlamıştı. Bu görüşmede ABD, 1960 antlaşmasına bağlı olduğunu ve Kıbrıs'ta güvenliğin yeniden tesisi için sorumluluk yükleneceğini teyit etmişti.

Tam o günlerde, ABD'nin Vietnam'a müdahalesi tırmanıyor ve Vietnam Halk Kurtuluş Cephesine (NLF - VİETKONG) dair inanılmaz direniş haberleri bütün dünya gençliğini ve kuşkusuz bizleri derinden etkiliyordu. 1964 Ağustos'unda ünlü Tonkin Körfezi baskınında bir ABD destroyeri Vietkong tarafından batırılmış, ABD buna karşı Napalm bombaları ve zehirli gazlarla ağır sivil ölümlere yol açan saldırılara başlamıştı. Buna karşı, Ho Shi Minh'in önderliğindeki Vietkong direnişi ABD'nin üstün savaş teknolojisini dâhiyane ve basit yöntemlerle etkisiz hale getiriyor, ormanlık alanda kurdukları köylü tuzakları ve yer altı ağlarıyla ABD ordusunda büyük kayıplara yol açan baskınlar düzenliyordu. Ötede, ABD'nin burnunun dibindeki Küba'da, genç Kastro ve Che Guevara'nın, Batista rejimine karşı başlattıkları silahlı mücadele sonunda kurdukları devrimci rejim yerleşiyor ve bütün Latin Amerika'yı etkiliyordu. Sovyetler'de Stalin döneminin kapalı rejimi sorgulanıyor, dünyanın dört bucağındaki bağımsızlık hareketleri destekleniyordu. ABD'nin tecrit ve tehditlerine karşı Kruşçev Küba'ya yardım elini uzatıyordu.

Kısaca dünyanın her yanını "devrim ateşi" sarmışken TİP'li gençler olarak bize, seçimlerde aldığımız yüzde 3 oyla 1969'da başa güreşmeyi hayal ederek parti disiplini içinde sabırla çalışmak düşüyordu. O günlerde partiden uzaklaşmaya başlayan gençlik kesiminde yeni bir heyecan yaratılabilir mi umuduyla İstanbul Üniversitesi'nden tanıdığımız bir grup solcu/sosyalist arkadaşımızı partiye davet etmek üzere bir toplantı düzenlemiştik. Tarihini tam hatırlamasam da Sina Kabaağaç'ların Lâleli'deki evinde toplandığımızdan eminim. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaç'ın oğlu olan Sina, Edebiyat Fakültesi Klasik Diller Bölümü'nde öğretim görevlisiydi. Katılanlar arasında, o sırada aynı fakültenin Sosyoloji Bölümü'nden Oya Baydar'ı, Muzaffer Sencer'i, Psikoloji Bölümü'nden Fatma Arda'yı, Hukuk Fakültesi'nden Murat Sarıca, Erdoğan Teziç, Özer Eskiyurt, Yücel Sayman'ı, İktisat Fakültesi'nden Merih İpek ve Nurkalp Devrim'i, Cerrahpaşa Tıp'tan Esat Eşkazan'ı, Çapa Tıp'tan Minu İnkaya'yı anımsıyorum. Murat Sarıca, Esat, Nurkalp, Fatma ve ben zaten partiliydik ama üniversiteden bir grup öğretim görevlisinin toplu halde partiye kaydolmasını sağlarsak belki bir heyecan yaratabiliriz diye umut ediyorduk.

Tabii umduğumuz olmadı. Erdoğan Teziç ve Muzaffer Sencer etkili bir belagatla bilim insanlarının siyaset dışı kalması gerektiğini savundular. Partililer olarak o dönemde Gramsci'nin "organik aydın" kavramından haberdar mıydık hatırlamıyorum ama her zaman entelektüel çekiciliğe sahip olan "bağımsız bilim" tezine karşı etkili bir savunma yapamamıştık. Katılanlardan sadece Merih, eşi Erdoğan'ın görüşlerine şiddetle karşı çıkarak bizim yanımızda yer almış, birkaç gün sonra da Minu İnkaya ile birlikte sessiz sedasız partiye kaydolmuşlardı. Çoğu artık aramızda olmayan arkadaşlar dahil olmak üzere, geçen yıllar içinde aramızda oluşan açı farklarına karşın, dostluğu engelleyen savrulmalar yaşamadık. Asıl büyük savrulmaları, düş kırıklıklarını, acıları bizden sonraki birkaç kuşak yaşayacaktı. Seçimden bir müddet sonra TİP'in içinde başlayan görüş ayrılıkları, 1968 Prag Baharı ile birlikte derinleşecek, "1969'da başa güreşeceğiz" diyen Mehmet Ali Aybar genel başkanlıktan ayrılacak, 12 Mart askeri darbesinden sonra da parti kapatılacaktı.

1960'lı yılların ortalarında Ankara'da ODTÜ ve Siyasal Bilgiler'in sosyalist öğrencilerinin önayak olmasıyla kurulan ve daha sonra İstanbul'da da örgütlenen Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) uzunca bir süre TİP yönetimi ile kayda değer bir sorun yaşamamış, TİP'in doğu ve güneydoğu illerinde düzenlediği "Doğu Mitingleri"ne destek olmuştu. Ancak o günlerin devrim heyecanıyla yerinde duramayan gençler, doğal olarak kendilerine çok daha hareketli mücadele perspektifleri sunan çekim merkezlerine doğru yönelecek ve TİP'ten uzaklaşacaktı. Bu merkezlerin başında kuşkusuz devrimci mücadele mazisi ve gençlerle kurduğu hiyerarşiden uzak ve sıcak ilişkileriyle Mihri Belli geliyordu. 1968'e doğru artık gençlik hareketi Dev - Genç kimliği ile hemen hemen tümüyle TİP'in ekseninden uzaklaşmıştı.

Bu bahsi şimdilik kapatırken günümüz iktidarının ve yandaşlarının Halkların Demokratik Partisi (HDP)'ye karşı yürüttükleri nefret kampanyasına benzer şekilde, o yıllarda Komünizmle Mücadele Derneği'nin TİP'i hedef alan saldırgan tutumuna karşı tavır alıp, bu şahısları Nazi SS'lerine benzeterek kınayan rahmetli İsmet İnönü'yü saygıyla anmak isterim. Bu arada bir terslik çıkmazsa Korona yorgunluğunu atmak üzere bir süreliğine Kuzey Ege'ye gideceğiz. Yaz sonuna doğru kaldığımız yerden geçmiş defterleri karıştırmaya devam etmek üzere şimdilik hoşça kalın.