Bir iç-sömürgeleştirme öyküsü (1-3)

Halil-Berktay'ın yazısı;

Bir iç-sömürgeleştirme öyküsü (1-3)

 

(1a) Atatürk’ün yanılgısı

Çağdaş tarihçilikte yok, “yazanın yapana sadık” kalması ve dolayısıyla güya “değişmeyen hakikat”ın aynen öyle, değişmeden kalması diye bir zaruret. Tabular yok, kudsiyetler yok. Sınırsız inceleme ve araştırma özgürlüğü var, üzerine hiçbir iktidar gölgesi düşmeksizin. Tarihçinin biricik sadakati gerçeğe, yaklaşabildiğimiz kadarıyla gerçeği kovalamaya olmalı.

[13-14 Mayıs 2020] Bu küçük bir dizi. Peşpeşe üç (veya, geçmişten bir aktarmayla, dört) yazıdan oluşacak. Metodolojik bir hatırlatmayla başlıyorum. Başlığın önünde bu yüzden (1a) yazıyor.

Geçmiş ile Tarih farklı şeylerdir. Zamanın akışı içinde bir takım olaylar cereyan eder. Geride kalır. Geçmişe intikal eder. Sonradan üzerinde tekrar düşünülür. Araştırılır, incelenir. Yorumlanır. Tarihçisine göre, farklı açılardan yazılır, anlatılır. Etrafında bir tarihyazıcılığı oluşur. Ancak bu sayede, bu ölçüde salt Geçmiş olmaktan çıkar. Tarih olur.

Dolayısıyla tarihçiliğin bir yönü verilerden, belgelerden, kanıtlardan yola çıkmaksa, diğer yönü de yorum çeşitliliğidir. Tarih yazmak bilimsel bir metodolojik disiplini, bir bilim ahlâkını gerektirir. Ama ne bir pozitif bilimdir, ne de hattâ (Ekonomi veya Sosyoloji gibi) bir sosyal bilimdir. Daha çok, gene bilim sözcüğünü içerdiği için “insan bilimleri” diye kötü bir şekilde tercüme ettiğimiz Humanities’in bir parçasıdır. Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji, Astronomi, Mikroiktisat, Makroiktisat… gibi alanların üniversite düzeyinde tek tip ders kitapları olabilir. Tarihin çeşitli alt dallarının ise (meselâ Dünya Tarihi’nin, Avrupa Ortaçağ Tarihi’nin, Osmanlı Tarihi’nin vb) lisans yılları için hazırlanmış ders kitapları olabilir ama standart, tek tip, birbirinin aynısı ders kitapları olamaz. Veya düzelteyim; belki (herkesin bağımsız düşünmeye cesaret edemeyip birbirine bakacağı) Türkiye’de olabilir, ama dünya çapında, mesleğin öncü ve keskin kenarında olamaz. Amerika, İngiltere, Fransa veya İtalya’da, faraza yirmi Ortaçağ tarihçisinden biri Ortaçağ Tarihi ders kitabı yazmasını isteseniz, ortaya hem anahatları itibariyle benzeşen, hem de vurgu ve yorumları az buçuk farklı yirmi eser çıkar. Özetle, yorum çeşitliliği başka hiçbir sosyal bilimde olmadığı kadar Tarih için geçerlidir. Tarihçiler arasındaki tartışmalar kolay kolay sonuçlanmaz. Pozitif bilimlere kıyasla çok daha uzun sürer. İllâ net bir yargıya da bağlanmayabilir. Tarihin değişik janrları, estetikleri, poetikaları ancak zamanla, göreli çökeltiler biçiminde oluşur. 

Ankara’da, Türk Tarih Kurumu’nun giriş holünün bir duvarında Atatürk’ün şu sözü yer alır: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hal alır.” 

Yükseklerde bir yerdedir. 1931 tarihlidir. Yani tam kuruluş yılında, TTK’ya yol gösterici bir ilke, ezelî ve ebedî bir direktif teşkil etmesi amacıyla kaleme alınmıştır. Nitekim taşa kazınırcasına duvarda kitabeleştirilmesi de bunu yansıtmaktadır.

Son derece yanlıştır. Çağdışıdır. İlk cümlesi mâlumu ilâm seviyesindedir. Asıl ikinci cümlesi, günümüz tarihçiliği açısından üç kritik hatâyı içermektedir. (1) “Değişmeyen hakikat” diye bir şey var mıdır? (2) “Tarihi yapan” kimdir veya nedir? (3) Tarihi yazan, kendi anladığı kadarıyla olgulara mı, yoksa tarihi yapan diye kabul ettiği (veya kendisine öyle kabul ettirilen) birilerine mi “sadık” kalacaktır? 

Hepsi alabildiğine problemlidir. Bir kere, tarihi yapan kimdir? Tek kişi midir? Bir liderden, büyük bir adamdan, ya da onun temsil ettiği ve başına geçtiği kitle veya partiden mi ibarettir? Olaylar hep onun/onların iradesine göre mi tecelli etmiştir? Tek faktörlü, tek vektörlü, sonuçta çizgisel bir belirlenim mi söz konusudur? Toplumda ve siyasette, herhangi bir anda bir yığın karmaşık fail (agent) ve irade içiçe geçer ve çatışır. Atom-altı parçacıklar birbirine çarpıp çeşitli yönlere sıçrar. Olayların “nihaî” akış mecrası kimsenin kafasında a priori senaryolaşmaz; çoğul vektörlerin kesişmeleriyle şekillenir. Faraza 1919-22’nin Millî Mücadele’sinde tek aktör Mustafa Kemal’in aşkın (transcendent) vizyonu muydu? Diğer milletler ve milliyetçilikler (Yunanlılar, Ermeniler, Kürtler, Araplar); kimi daha inatçı (İngiltere) kimi daha uzlaşmacı (İtalya, Fransa) Büyük Devletler; bu ülkelerin kamuoyundaki “Türk dostu” ya da en azından savaş yorgunu kesimler; Türkiye’nin etrafındaki çemberin doğudan da kapanmasını önleyen Bolşevik Devrimi ve Sovyet yardımı; Anadolu hükümetine karşı veya taraftar İstanbul hükümetleri; bir yanda radikal modernist Türk milliyetçileri ile diğer yanda muhafazakârlar, ılımlılar, (Mehmed Âkif gibi) Müslüman yurtseverleri; Meslis’teki Birinci Grup ve İkinci Grup… bu ve benzeri vektör ve aktörlerin hepsi bir şekilde girdi, 1919-22’de “tarihin yapılışı”na. Ankara’nın başarısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, ama artı ama eksi etkileriyle bütün bunların sonucu, muhassalası oldu.

Lâkin üzerine, özellikle 1925-27 krizinden ve Takrir-i Sükûn kanunuyla her türlü muhalefetin ezilip susturulmasından itibaren, modernist Türk milliyetçilerinin Kemalist Tek Parti diktatörlüğü bindi ve zaferin asker-sivil bürokratik sınıfın itibarını iade edip Mustafa Kemal’in kendi karizmasını perçinlemesiyle de birleşerek, muazzam bir kişi kültüne yol açtı. Her yer (daha hayattayken) Mustafa Kemal heykelleri ve resimleriyle donatıldı. Ulu Önder, Halaskâr Gazi, Büyük Kurtarıcı, Ebedî Şef söylemi doğdu. Liderin kendisi, 1927’de irad ettiği Büyük Nutuk’ta, kendi tarihini kendisi kurguladı. Her şeyi kendi hesabına yazdı. Her bir noktada sadece kendisinin doğru veya en doğru olmuş olduğu; başka herkesin ise ya (i) başından itibaren O’nun etrafında toplanmak suretiyle bu “doğru”ya iltihak ve intisap ettiği; ya (ii) derece derece bocaladığı ve tereddüt ettiği ama sonunda gene O’na katılmak suretiyle düze çıktığı; ya da (iii) muhalefete, yani ihanete sürüklendiği bir İnkılâp Tarihi öyküsü yarattı. Bu da aslında ilk ve en temel İnkılâp Tarihi öyküsü demekti. Tarihi Mustafa Kemal’in yaptığı, bu çerçevede kesinleşti. Kişi kültünün temel taşlarından biri oldu.

Şimdi ikincisi, hele bu çerçevede ne demek, yazanın yapana sadık kalması? (a) Genel olarak yazanın yapana sadık kalması ne demek? (b) Özellikle Türkiye’de ve Atatürk’ün 1931’de (yani Atatürkleşmesinin tekemmül etmesine beş yıl kala) bu sözü sarfettiği koşullarda, yazanın yapana sadık kalması ne demek?  Büyük İskender. Pompey Magnus. Sezar. Kleopatra. Augustus. Şarlman. Harun Reşid. Kılıç Arslan. Selâhaddin. Arslan Yürekli Rişar. Cengiz. Celâleddin Harzemşah. Yıldırım Bayezid. Timur. Fatih. VIII. Henry. Şarlken. Kanuni. XIV. Lui. IV. Murad. Cromwell. Napolyon. Wellington. Lenin. Stalin. Mussolini. Hitler. Churchill. Mao. Kim İl-sung (şimdikinin dedesi). Ve Atatürk.

Yani bu mudur tarihçinin işi? Bunlara ve benzerlerine sadık kalmakla mı yükümlüdür? Bu anlayış çerçevesinde, evet. Zira bu tür örnekler iyice gösteriyor ki tarihi kimin yaptığı sorusu (sorunu) ile tarihi yapana sadakat sorunu aslında tamamen içiçe. Tarihi Büyük Adamların (Hegel’in deyimiyle World-Historical Individuals’ın, Cihanşümul Bireylerin) yaptığı kabul edilince (edilirse) problem kalmaz tabii; tarihçinin görevi de, aynen bir saltanat vakanüvisi veya ruznâmecisi gibi, seçtiği hükümdarın niyeti, vizyonu, eylemler ve eserine sadık kalmaya indirgenir. Fakat bir, bu egemenler, krallar, imparatorlar, generaller, sair devlet adamları kendi aralarında çatıştıklarında ne olacak? Tarihi yapana sadakat uğruna, tarihi yazan, örneğin İskender’den yana mı olacak, Dara veya Dareios’tan yana mı? Sezar’dan yana mı, Pompey’den yana mı? Rişar’dan yana mı, Eyyubi’den yana mı? Bayezid’den yana mı, Timur’dan yana mı? Şarlken’den yana mı, Süleyman’dan yana mı? (Yukarıda en soldaki) Napolyon’dan yana mı, (onun sağında, ortadaki) Mareşal ve Birinci Wellington Dükü Arthur Wellesley’den yana mı?   

İki, bu elit katmanın kendi içindeki mücadelelerden çıkar da aynı sorgulamayı daha aşağılara, toplumun giderek daha geniş ve giderek daha yoksul katmanlarına taşırsak, ne diyeceğiz tarihi yapana sadakat konusunda? Bertolt Brecht’in müthiş bir şiiri vardır, bugün de her genç tarih öğrencisinin kulağına küpe olması gereken. “Bir İşçi Tarih Okuyor,” aşağıdan yukarı tarihçiliğin özeti, hülâsası, köşe taşıdır bir bakıma. İki mısraında, Sezar Galyalıları yenerken ordusunda bir aşçı da mı yoktu diye sorar. Tarihi yapanları (veya, tarihin yapılmasına katılanları) sırf yatay değil, dikey açıdan da çoğaltırsanız, böyle tatsız itirazlarla karşılaşırsınız. Kazananlar ve kaybedenler. Sesi yüksek çıkanlar ve hiç çıkmayanlar. Okur yazar, dolayısıyla geriye kendi belgelerini bırakan hâkim sınıflar… ve cahil, ümmî köylüler. Kolomb, Cortés, Pizarro… ve karşılarında Karayiplerin yerli halkları, Aztekler, İnkalar. Yavuz Selim ve Alevîler. Stalin, Hitler, Mao karşısında okkanın altına gidenler. Eski Bolşevikler; Gulag’a tıkılanlar; zorla kollektifleştirmenin yol açtığı Ukrayna Kıtlığı’nda (Holodomor), Auschwitz’de ve diğer toplama kamplarında, ya da Büyük Proleter Kültür Devrimi’nde can veren on milyonlarca insan. Onların da bir hakkı ve payı yok mu, tarihin nasıl yapıldığı ve nasıl yazılacağında? Tabii ki mesele illâ şu veya bu tarafta yer almak değil. Tersyüz edilmiş bir ak-ve-kara meselesi, ya da başka türlü kurgulanmış ya-o-ya-bu ikilemlerinin, yeni yeni 1/0 zıtlıklarının inşası meselesi değil. Mesele, hem tarihin çok-faillileşebilmesi, hem de tarihçiliğin çok-seslileşebilmesinde düğümleniyor    

Üç, Atatürk’ün 1931 somutunda “yazanın yapana sadık kalması” talebine gelince… bununla tek sesli, diktatoryal bir millî tarih anlayışının kastedildiği çok açık. İçerden (partizanca) değil de dışarıdan, çağdaş bir tarihçi gözüyle bakıldığında, olay şu: İşgal ve paylaşılıp parça parça sömürgeleştirilme tehlikesi karşısında, modernist-milliyetçi bir önderlik sahneye çıkmış. Hem dış düşmanlarıyla, hem de iç rakipleriyle savaşmış. 1919-22’de büyük bir koalisyon, geniş bir birleşik cephe kurmuş. Bir yandan zamanın Leninist anti-emperyalistlerini (komünistleri), diğer yandan ılımlıları, dindar-muhafazakârları, Müslüman yurtseverleri (bkz Zurcher), saltanat ve hilâfeti kurtarmak için dövüşenleri… artı Kürtleri de kucaklamış. Savaşmış ve kazanmış. Bir yol ayırımına gelmiş. O birleşik cepheyi bozmuş ve kendi radikal modernist programını izlemeye koyulmuş. Cumhuriyet ilân etmiş. Tekrar ve Tanzimat’tan da, İttihatçılardan da çok ileri bir yukarıdan aşağı modernleşme hamlesine girmiş. Demokrasisiz bir modernleşme çizgisini benimsemiş. Demokrasiyi belirsiz bir geleceğe ertelemiş. Her türlü muhalefeti ezip susturmuş. Buna, ülkenin büyük çoğunluğunu meydana getiren Müslüman halk da dahil. Onlara otoriter bir laisizm uygulamış. Kamusal alandan dışlamış. Siyasette temsil olanağı bırakmamış. Toplumun marjına, sathın altına itmiş.

Yapmışsa, böyle bir tarih yapmış işte. Sonra da kendine bağımlı bir tarihçilik yaratmaya kalkmış. Hem Türk Tarih Tezi diye tümüyle bilim dışı bir saçmalık inşa etmiş. Hem de taşıyıcılığını, en sadık aparatçiklerine kurdurduğu Türk Tarih Kurumuna vermiş. Yetmemiş; talimat olarak da “yazan yapana sadık kalmalı” demiş. Ki “değişmeyen hakikat” hep öyle kalsın, hiç değişmesin. Zamanla çoğulculaşma olmasın ve yeni nesiller yeni yorumlar getirmesin. (Çin’de de, Mao öldüğünde ve Kültür Devrimi çılgınlığı artık yeter diyenlerce derhal sona erdirildiğinde, Deng Şiao-ping’in şahsında temsil edilen reformcuların (= revizyonistlerin? sağ sapmacıların?) geri gelmesi tehlikesine karşı, “verilmiş hükümler tersyüz edilemez” diye bir slogan çıktığını hatırlıyorum.)

İster Çin. İster Sovyetler Birliği. İster Türkiye. Ya da başka herhangi bir ülke. Çağdaş tarihçilikte yok böyle bir zaruret. Tabular yok, kudsiyetler yok. Sınırsız inceleme ve araştırma özgürlüğü var, üzerine hiçbir iktidar gölgesi düşmeksizin. Tek sadakat, yaklaşabildiğimiz kadarıyla gerçeği kovalamaya. Bunun olmazsa olmaz koşulu da hürriyet. Görüş ve yorum tekilliği değil çoğulluğu, özlenen değer. Dolayısıyla şu veya bu kişiyi, akımı veya tarafı “tarihi yapan/lar” diye belleyip sadık kalanlar da olabilir, kalmayanlar da. Gerçek akademi böyle bir şey. Gerçek bilim böyle bir şey. Diktat ile, zaptürapt ile, emir ve kumanda zinciriyle yapılmıyor. Dürüst bilgiyle, sınırsız düşünebilme cesaretiyle, vicdanla ve gerçek ahlâkıyla yapılıyor. Dolayısıyla resmî ideolojiden çok farklı sonuçlar çıkabiliyor ortaya.

Bir örnek, Amerika’nın yerli halkları (Native Americans) -- ve onlara ilişkin günümüz Amerikan tarihçiliği. Adım adım geleceğim.

(1b) Dokuz yıl önce de yazmışım

Ben de düşünüyordum; çok tuhaf, kafamdaki fikirler ve klavyemden ekrana dökülen ifadeler neden bu kadar tanıdık geliyor diye. Meğer bir anlamda intihal yapıyor, kendi kendimden çalıyormuşum.

16.05.2020 10:16  
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

[15 Mayıs 2020] İnternette “Türk tarihçi ve yazar” diye tanıtılan Atilla Oral diye biri, Haziran 2011’de Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu diye ince bir kitap yayınlamış. Türk Tarih Kurumu’nu, Atatürk’ün düşünsel mirasına ihanet etmekle suçlamış.

O sırada Taraf gazetesi çıkıyor ve Gülencilerin 2013’te toptan el koyma hamlesinden iki yıl önce, henüz Türkiye’nin demokratikleşmesinde önemli bir rol oynuyordu. Ben de Okuma Notları diye bir köşe yazıyordum, başta haftada iki, sonra haftada üç gün. Orada, 21 Haziran 2011’den başlayarak adamakıllı eleştirmişim, (Atilla Oral’ın kitabından çok daha önemlisi) Kemalizmin devlet fetişizmini, aydınlardan kayıtsız şartsız biat talep etmesini, resmî tarih ideolojisini, Türk ırkçılığını, Arap ve İslâm düşmanlığını, Türk Tarih Tezi’ni ve Türk Tarih Kurumu’nu. Tarihi yazanın yapana sadık kalması söylemiyle de, Haziran sonundan Ağustos’a uzanan o yazı dizisi çerçevesinde hesaplaşmışım. Bu sözü Atatürk’ün 1931’de tam bir ulus-devlet talimatı olarak sarfettiğini göstermişim. Şimdikiyle aynı açıklamaları yapmış; yer yer aynı benzetme ve alıntıları kullanmışım.

Esas zihinsel çabayı o zaman sarfetmiş olmalıyım ki kafamda bu kadar yer etsin. Zararsız bir kısaltma hariç, öte yandan güncel bir dipnot ilâvesiyle, tekrar aktarıyorum.           

Bilim ve bağlılık yemini (18 Ağustos 2011)

Atatürk’ün sözünü ettiği “ince millî süzgeç” ne ola ki, diye sormuştum. Vesikaları böyle bir süzgeçten geçirmek niçin gerekiyor ? Hakikat arayışında özgür ve cesur olmak lâzımsa, dönemin iktidarı neden böyle bir caveat’a, bir uyarıya, bir “ama” koşuluna ihtiyaç duyuyor ?

Bunun cevabı, gene mektubun bir diğer yerinde saklı. 1931’de yazıldıktan sonra Türk Tarih Kurumu’nun özel arşivinde saklandığı anlaşılan bu “haşiye”den (çünkü bir de hâlâ bilmediğimiz bir “asıl mektup” var), TTK ileri gelenleri zaman zaman özetler yapmış. İki alıntı özellikle önemsenmiş, öne çıkarılmış, hattâ TTK binasının duvarlarına birer kitâbe olarak yerleştirilmiş; dijital çağda, TTK’nın web sitesine de yerleştirilmiş (ama ilginç, nereden alındıkları hiç belirtilmemiş; bu da o kadar övünülen belgeci, her şeyde kaynak gösterme iddiasındaki tarihçiliğin bir diğer harikası olsa gerek).

Her neyse. TTK’nın Atatürk’ten alıp düstur edindiği bu iki sözden biri, “Biz daima hakikat arayan ve onu buldukça; ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız” cümlesi. Bunu daha önce yazdım. Evet, doğru bir ilke. Meselâ ben Atatürk’e ve Türk milliyetçiliğine yönelik eleştirilerim dâhil, tam böyle, “hakikat arayan ve ifadeye cüret gösteren” bir adam olmaya çalışıyorum. Lâkin gene söyledim; Atatürk’ün kendisinin hakikate bağlılığı ya-din-ya-bilim ikileminden daha geniş bir çerçevede anladığı ve onayladığından hayli şüpheliyim.

Bu açıdan, söz konusu alıntılardan ikincisi daha da vahim : “Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir! Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Orijinalinde bir de “Siz buna razı mısınız” sorusu var. TTK orayı almamış. İlk iki cümle duvarda duruyor.

Çok ama çok problemli. Farkındayım, bunu da yazdım geçmişte. Ama varsın, tekrar olsun. Birincisi, “tarihi yapan” kim ? Böyle yekpare bir özne mi var, tarihi yapan? Yoksa tarih, isimli isimsiz çok sayıda aktör ve vektörün karmaşık kesişmelerinin mi ürünü ? Brecht’in ünlü “Bir İşçi Tarih Okuyor” şiiri geliyor akla: Sezar tek başına mı fethetti Galya’yı? Ordusunda bir aşçı bile yok muydu? Atlantis batarken dahi efendiler kölelerini çağırıyordu…. Bu, tamamen aşağıdan yukarı tarih. Belki o da tek yanlı. Ama diğer uçta, Atatürk’ünki ise tamamen yukarıdan aşağı tarih. Sadece kahramanların, dehaların, büyük adamların, politikacı ve generallerin yaptığı bir tarih. 1931’de bile “eskimiş” denebilecek bir 19. yüzyıl anlayışı. Üstelik şahsen ve bizzat “ben yaptım” demeye getiriyor. Başlı başına hubris.

Peki, nereden belli “ben yaptım” dediği ? Özellikle ikinci cümleden; “yazan[ın] yapana sadık kal[masını]” talep etmesinden -- hayır, talep de değil, düpedüz emretmesinden. Önce “değişmeyen hakikat”ten söz ediyor, ki bu da 19. yüzyıl pozitivizminden mülhem. Ve yanlış, çünkü tarihin hakikati hiç de değişmeyen bir şey değil; tarihçilerin bugünden kaynaklanan bilinç ve imgelemlerine, sonra geçmişe dönüp sordukları sorulara ve getirdikleri yeni-farklı yorumlara göre habire değişiyor. Hal böyleyken Atatürk, “yazan yapana sadık kal”malı ki, hakikat değişmesin uyarısında bulunuyor. Bir adım daha atarak, Bıyıklıoğlu’na “Siz buna razı mısınız?” diye sesleniyor. Sorudan çok ihtar. Tarihi ben yaptım; siz yazacaksınız. Bana sadık kalmamanın, benim hakikatimin değişmesinin sonuçlarına razı mısınız?

Açık konuşalım; “yazanın yapana sadık kal”masını istemek, işte böyle bir şey. TTK’da bir sempozyuma çağrılmıştım, historiyografi konusunda. 90’larda, UNESCO Millî Komitesi ile Kurumun birlikte düzenlediği bir konferans olmalı (henüz Eylül 2000’de Neşe Düzel’e o Ermeni soykırımı röportajını vermediğimden, Marksistliğime karşın alanımda saygın kabul ediliyor ve “ince millî süzgeç”in deliklerinden geçiyordum, bir şekilde). Gene de bir miktar rahatsızlık veriyordum tabii. Nitekim oradaki tebliğimi Türk milliyetçi tarihçiliğinin devletçi karakterine hasretmiş; Fatih’e Armağan ve Kanuni Armağanı gibi kitaplarla biraz dalga geçmiş (ünlü tarihçi ve diğer bilim insanlarına armağan olur da sultanlara, hükümdarlara armağan olur mu, meselâ Fransızlar Mélanges Charlemagne ya da İngilizler Essays in Honour of William the Great çıkarır mı günün birinde); tam karşımda, tavana yakın bir yerdeki “yazan yapana sadık kalmazsa” levhasının gölgesinde özgür tarihçilik diye bir şey olamayacağının da altını çizmiştim.

Derken sitemler geldi, ilk kahve arasında. İlber Ortaylı ve Yusuf Halaçoğlu (…) Biz sizin gibi görmüyoruz; burada bir sadakat buyruğu yok; pozitivist anlamda (tek) gerçeğe bağlılık istiyor, dediler. Eh, o da var ama işin olsa olsa yüzde 25’i. O zaman hiç konuşulmamıştı, bu alıntının nereden olduğu. Ama şimdi apaçık görüyoruz ki, asıl yüzde 75, ben kurtardım ve kurdum diyenin, kendisine ve kurduğu ulus-devlete sadakat talebinde düğümleniyor.1

Atilla Oral’ın kitabındaki bir fotoğrafta (s. 27) Prof. Nimet Özgüç TTK üyeliğine seçilmesi üzerine “Atatürk ve ilkelerine bağlılık andı”nı imzalarken görülüyor. Ya, demek böyle bir and da varmış. Fazla ince düşünmeyen yazarımız, bunda bir riya keşfetmiş : andlarına sadık kalmadılar! Hele bilim insanları için, bir kişiye ve bazı ideo-politik ilkelere bağlılık yemini ne demek; bunu sormak hiç aklına gelmemiş.

 


1- İster kavrayışsızlık deyin, ister kasıtlı apoloji, bu tavır da hiç değişmiyor anlaşılan. (1a) Atatürk’ün yanılgısı’nı yazarken biraz isteksizce geziniyordum internette. Prof. Dr. Üstün Dökmen’in hayli yeni sayılabilecek Tarihçinin tarafsızlığı diye bir yazısı çıktı karşıma (Cumhuriyet gazetesi, 23 Ekim 2019). Günahını almayayım; tarihçi değil aslen “psikolog, yazar, tiyatro yazarı, masal yazarı, TV programcısı, okul kurucusu, eğitimci”ymiş. Fakat doğrusu giriş paragrafından çok istifade ettim. Meğer Atatürk tarihi yazan yapana sadık kalmalı dediğinde ideo-politik bir talimat vermiyor; tam tersine, tarihçinin bilimsellikten sapmaması ve tarafsız kalmasını; “kasten veya sehven siyasi tercihlerini geçmiş olaylara taşımama”sını savunuyormuş!

Kolomb’dan önce onlar vardı (2)

 

Yukarıda solda, Sioux’ların Lakota kolunun Hunkpapa klanından ünlü şef Oturan Boğa (y.1831-1890). Sağda, Şef Kara Kuyruklu Geyik ve ailesi. 1904’teki St Louis Dünya Fuarı’na medenî milletlerin merak ettiği folklorik unsurlar olarak, en alımlı tören kıyafetleriyle böyle katıldılar.

Halil-Berktay
19.05.2020 14:02  

[19 Mayıs 2020] Geçmiş ile Tarih arasındaki; olayların cereyanı ile sonradan anlatılması arasındaki farktan söz ediyordum. “Yazanın yapana sadık kalması” türünden emirlerle hiçbir yere gidilemeyeceğini söylemiştim, 15 Mayıs’ta (bkz (1a) Atatürk’ün yanılgısı). Aynı konuyu tâ 2011’de nasıl işlediğimi de eklemiştim (bkz (1b) Dokuz yıl önce de yazmışım, 16 Mayıs 2020).

Bir örnek, demiştim, Amerika’nın yerli halkları. Birçok yerde hâlâ Büyük Coğrafî Keşifler Çağı deniyor; yanlış tabii. Bir kere, oralar boş olmadığı ya da bütün insanlık açısından bilinmez olmadığı için yanlış. İkincisi, basit ve masum bir keşif süreci olmadığı için yanlış. Kristof Kolomb’dan ve onu izleyen diğer conquistador’lardan, fetih taşaronlarından önce onlar vardı. Hem de 18-20 bin yıldır. Deniz seviyesinin bugünkünden çok daha düşük olduğu bir çağda, Kamçatka ile Alaska’yı birleştiren Bering Kara Köprüsü’nü yürüyerek geçen ve bütün Amerikaları kuzeyden güneye kolonize eden küçük Homo sapiens topluluklarıydı. Günümüzde Yerli Amerikalılar deniyor (Native Americans). Bu ifadei bir eritme ve karıştırma potası olarak ABD’nin bugünkü nüfusunun çeşitli bileşenlerini, ırkçı terimlerden uzak durarak ve aynı zamanda kökenlerine saygı göstererek anlatmak için kullanılan Afrikalı Amerikalılar (African Americans), İspanyol Amerikalılar (Spanish Americans), Asyalı Amerikalılar (Asian Americans)… gibi bir dizi terimin içinde yer alıyor.

Nedir, Avrupalı Beyazların gelmesiyle Yerli Amerikalıların, ya da eski deyimiyle Kızılderililerin (Redskins) başlarına gelen? Hatırlanıyor mu, ya da nasıl hatırlanıyor? Bugün Amerika neler biliyor bu konuda? Kim/ler “yapmış” bu tarihi? Yazanlar, onlara sadık kalıyor mu?

1950’lerdeki çocukluğumun Western filmlerinin çoğunda, vazgeçilmez kötü adamlardı bu Kızılderililer. Basit, geri, ilkel vahşilerdi. Beyaz yerleşimcilerin çiftliklerine saldırıyor, öldürdükleri erkeklerin kafa derilerini yüzüyor, çocukları ve genç kızları kaçırıp kendi geleneklerine göre yetiştiriyor, medeniyete karşı başka bir yığın akıl almaz suç işliyorlardı. Başta John Wayne ve benzerleri, kahraman ABD süvari birlikleri (US Cavalry) de Vahşi Batı’nın orta yerlerine kurulmuş ahşap kalelerinden çıkıp, tam zamanında imdada yetişiyordu.

Neydi, bu çatışmanın ardındaki sosyal gerçeklik? Avrupalılar geldiğinde, Amerika’nın Yerlileri genellikle kabile toplumu düzeninde yaşıyordu. Bunun üç istisnası, Maya, Aztek ve İnka uygarlıklarıydı. Ama Meksika’nın kuzeyinde hiç yoktu, böyle “erken devlet” veya “ön devlet” formasyonları. Bugünkü Orta Batı’nın (Midwest) Amerika’dan Kanada’ya uzanan uçsuz bucaksız düzlüklerinde, büyük bölümü avcı-toplayıcı bir geçim tarzını sürdüren Ova Yerlileri (Plains Indians) yaşıyordu. Kolomb öncesinde atları ve ateşli silâhları yoktu. Yaya (koşarak), ok ve mızrak atarak avlanıyorlardı. At da tüfek de beyazlarla geldi. İlk İspanyolların getirdiği atlar Yerlilerce edinildi ve otluk ovalarda çoğalıp yayıldı. Arap-İspanyol melezi bir Yerli Atı tipi doğdu. Kabileler süvariliği ve nişancılığı çok çabuk öğrendi. Orta Asya’nın büyük at kültürüne karşılık gelen, at sırtında okçuluğun (mounted archery) yerini at sırtında tüfekçiliğin (mounted gunnery) aldığı, Orta Batı’nın birkaç yüzyıl sürecek büyük at kültürü doğdu.

Anishinabee, bu kabile halklarının nisbeten kuzeydeki bir grubuydu (grubudur). Bir “iç isim”dir (endonym veya autonym); kendi dillerinde kendilerini böyle anıyorlardı (ve anıyorlar). Bir diğer büyük grup ise Sioux’lardı. Bu ise bir “dış isim”dir (exonym). Anishinabee dilindeki bir deyimin Fransızca transkripsiyonu ile oluştu. Aslında kendilerine Oceti Sakowin diye biliyorlardı, ama beyazlar hep Sioux dedi. Tarihsel adlandırma açısından, başlangıçta dil vardır. Dil adından kavim adına ve sonra yer adına gidilir. Halkları dilleri belirler. Sioux dillerinin iki büyük ailesi ve bunları konuşan iki büyük kabile grubu vardı: Dakota ve Lakota. (Tutun ki Bozoklar ve Üçoklar, Ostrogotlar ve Vizigotlar, ya da (Romalıların kullandığı Latince terimlerle) Frankların Salii ve Ripuarii kolları.) Her birinin çatısı altında, birbirine yakın diyalektleriyle birçok kabile ve klan yer alıyordu.

Bir yaşam ve geçim tarzı olarak avcılık, başarılı olacaksa (i) nisbeten düşük bir avcı/şikâr oranına (avlanabilir hayvan sürülerine kıyasla insan nüfusunun çok yüksek olmamasına); (ii) bunun için de, ideal olarak hayli geniş ve seyrek nüfuslu alanlara gerek duyar. Sioux’lar da henüz kendi hallerindeyken, bugün de ABD’nin nüfus yoğunluğu en düşük olan Kuzey Dakota, Güney Dakota, Montana, Arizona ve Nebraska gibi eyaletlerini kaplıyordu.

(3) Bir iç-sömürgeleştirme öyküsü

 

Yeryüzündeki tek Tehcir Kanunu İttihatçıların Osmanlı Ermenilerine ilişkin düzenlemesi değil. 1830’da ABD Kongresi “Indian Removal Act” diye bir şey çıkardı ki, tamı tamına Yerli Tehcir Yasası diye tercüme edilebilir. 1830-1850 arasında 60,000 kadar Yerli Amerikalı güneydoğu eyaletlerinde yaşadıkları alanlardan sürülüp çıkarıldı. Bahattin Şakir ve Kuşçubaşı Eşref’lerin 80-90 yıl önceki habercileri sayabileceğimiz milisler refakatinde, yaya konvoylar halinde göç ettirildi. Güzergâhları, daha o zamandan Gözyaşı Yolu (Trail of Tears) diye anılmaya başladı.

20.05.2020 11:40  

[19-20 Mayıs 2020] Derken Beyaz Adam çıkageldi.

Avrupalılarla karşılaşmanın her ânı, Amerika’nın yerli halkları açısından yeni bir felâket oldu. Orta ve Güney Amerika’da Hernan Cortes ve Francisco Pizarro’nun sayıca çok küçük müfrezeleri, ağır tahta lobutlarla dövüşen Aztek ve İnka piyadelerini (a) çelik silâh ve zırhları, atları, top ve tüfekleri; (b) çok farklı (ölümcül) savaş ve siyaset kültürleri; (c) yanlarına çekmeyi başardıkları on binlerce yerli müttefikleri sayesinde ezip geçti. Fakat en büyük can kaybına, İspanyollarla (hayvanları ve hayvanlarının parazitleriyle) birlikte okyanusu aşan mikroplar yol açtı. Tarımın icadının insanları evcilleştirdikleri hayvanlarla burun buruna yaşar hale getirmesinden beri, Avrasya sâkinleri bazı bulaşıcı hastalıklarla hem kırılmış, hem de zaman içinde belirli bir bağışıklık ve dayanıklılık kazanmıştı. Amerikaların 1492’ye kadar izole ekolojisinde ise mevcut değildi bu mikro-organizmalar. Dolayısıyla direnç de neredeyse sıfırdı. Tahribat korkunç oldu. Örneğin Meksika’da, sadece Meksika’da (yani Aztekler ve tâbi/akraba kabileler diyarında), 1519-20 çiçek salgını muhtemelen 8 milyonu (veya nüfusun yüzde 40’ını); 1545-48 arasında yerlilerin cocoliztli dediği, muhtemelen Salmonella enteris ile virütik kanamalı humma bileşimi bir başka salgın 15 milyonu (veya nüfusun yüzde 80’ini); 1576’daki bir diğer cocoliztli epidemisi 2.5 milyonu (yani kalan nüfusun yüzde 50’sini) aldı götürdü. 1500 dolaylarında Amerikaların 50 milyon olarak tahmin edilen yerli nüfusundan 1650’de geriye sadece 8 milyon kaldı. Bu benzersiz demografik çöküş, Batı Afrika’dan milyonlarca siyah köle ithaliyle kısmen kapatıldı.  

Çok daha seyrek nüfuslu Kuzey Amerika’da, aynı nicel boyutlarda bir soykırım yaşanmadı. İspanyollar bir ara bu kıtaya da el attılarsa da (bkz yukarıdaki başlık resmi ve aşağıdaki açıklaması), bu arayış çok sürmedi ve dikkatlerini o çağda derhal yağmalanabilecek zenginliklerin çok daha fazla olduğu Meksika ile daha güneyi üzerinde yoğunlaştırdılar.  

Dolayısıyla kuzeyde, gözünü altın ve gümüş hırsı bürümüş İspanyol conquistadores’inin kıta içlerine balıklama dalmasından farklı ve çok daha tedricî bir kolonizasyon gerçekleşti. İngiliz ve Fransız göçmenler buraya küçük küçük yerleşimlerde tutunmak amacıyla geldi. 16. yüzyıldaki bu tür bütün girişimler başarısızlığa uğradı. Özellikle 1585’te Kuzey Carolina’da kurulan Roanoke Adası kolonisi, İngiltere’den yardım gelmeyince açlık, hattâ yamyamlıkla noktalandı.

Ancak edinilen tecrübeler ve okyanus-aşırı trafiğin yoğunlaşması, 17. yüzyılda artan bir başarıyı beraberinde getirdi. Powhatan Konfederasyonu’na mensup Paspahegh kabilesinin toprakları üzerinde 1607’de kurulan Jamestown, Yeni Dünya’da tutunabilen ilk İngiliz yerleşimi oldu. Başlangıçta kendilerine yardım eden Paspahegh’leri dört yıl içinde topyekûn imha etmeyi de içeren bir süreçle büyüdü, gelişti ve Virginia kolonisine dönüştü. Sonraki yüz küsur yıl içinde diğerleri onu izledi. Hepsi dar bir Atlantik kıyısı şeridi boyunca kuzeyde Quebec (Kanada) sınırından güneyde Florida’ya kadar sıralanan New Hampshire, Massachusetts (en kuzeydeki Maine dahil), Rhode Island, Connecticut, New York, New Jersey, Pennsylvania, Delaware, Maryland, Virginia, North Carolina, South Carolina ve (en son 1733’te) Georgia kolonileri böyle vücut buldu. Toplam nüfusları 1607’de 2000 dolayından 1775’te 2.4 milyona ulaştı. Yüzde 85’i Britanya Adaları kökenliydi (İngiliz, İrlandalı, Galli, İskoçyalı). Aralarında giderek bir Amerikalılık bilinci oluştu. Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlık uğruna verdikleri 1775-1783 savaşı sırasında, daha 4 Temmuz 1776’da bir deklarasyonla Amerika Birleşik Devletleri’ni kurdular.

Bu yeni ABD’nin doğudan batıya genişlemeye başlaması, Atlantik kıyısındakilerden sonra iç bölgelerdeki yerli halkların da kaderini tamamen değiştirdi. Karşı konması imkânsız bir tür sömürgeleştirme dalgasına maruz kaldılar. Beyazların (1) müthiş bir demografik üstünlüğü vardı; (a) tarımın beslediği nüfus artışından, (b) Avrupa’dan sürekli göç alıyor olmaktan kaynaklanıyordu. Bu nüfus fazlası Atlantik kıyısından içerilere taşarken, (2) Washington’daki Kongre’nin onlar lehine ve Yerliler aleyhine her türlü yasal düzenlemeyi yapmaya yatkınlığıyla; (3) organize bir sanayi devletinin olanca askerî gücü ve planlama kapasitesiyle; (4) gene doğudan batıya uzanan demiryolları ve diğer ulaşım-iletişim şebekeleriyle desteklenip korunuyordu.

Biraz Çarlık Rusyası’nın batıdan doğuya, Avrupa’dan Sibirya’ya ve İç Asya’ya yayılmasına benziyordu olan biten. İspanya ve Portekiz, sonra Hollanda, Fransa ve İngiltere, daha çok denizaşırı yöntemlerle yayılmış ve bitişik olmadıkları toprakları ele geçirmişti. Rusya ve ABD ise 19. yüzyılda karada ve bitişik alanları ilhak ederek ilerledi. Rus Çarlığının Kafkasya ve Orta Asya halklarına neler yaptığı başka yazıların konusu olabilir. ABD’ye dönersek, ilk 13 kurucu kolonisinin de temelinde, yerlilere karşı şiddet, hilekârlık ve aldatmaca başından beri mevcuttu. Ama bu, batıya uzanış sürecinde bambaşka boyutlara ulaştı. Amerikan yönetimi, küçük ölçekli bir örneğini İsrail’de gördüğümüz bir “yerleşimci kolonyalizmi” (settler colonialism) politikasını benimsedi. Her milliyetçilik belirli “öteki”ler, düşmanlar ve hattâ şeytanlarla ilişki içinde tanımlanır. Örneğin 20. yüzyıl başlarında İttihatçı Türkçülüğünün şeytanları Bulgarlar, Yunanlılar (Rumlar) ve Ermenilerdi. 19. yüzyılın Beyaz Amerikan milliyetçiliğinin tek değil ama özel bir “öteki”si Yerli Amerikalılar oldu. Batıya yayılmanın “âşikâr alınyazımız” (manifest destiny) ideolojisi en dolaysız biçimde onları hedef aldı.

Yeryüzündeki tek Tehcir Kanunu İttihatçıların Osmanlı Ermenilerine ilişkin düzenlemesi değil. 1830’da ABD Kongresi Indian Removal Act diye bir şey çıkardı ki, tamı tamına Yerli Tehcir Yasası diye tercüme edilebilir. O zamana kadar Yerli Amerikalılar “yarı-bağımsız uluslar” olarak tanımlanıyor ve mevcut eyaletler içinde kendilerine tahsis edilmiş kabile yurtlarında yaşıyordu. 1830 Tehcir Yasası Federal hükümete, Yerli Amerikalıları bu topraklardan çıkarıp Mississippi Nehrinin batısına sürme yetkisi verdi. 1830-1850 arasında (İngilizce yazılışlarıyla) Chickasaw, Choctaw, Creek, Seminole ve Cherokee uluslarına mensup 60,000 kadar Yerli Amerikalı güneydoğu eyaletlerinde yaşadıkları alanlardan sürülüp çıkarıldı. Bahattin Şakir ve Kuşçubaşı Eşref’lerin 80-90 yıl önceki habercileri sayabileceğimiz eyalet güçleri ile yerel milislerin refakatinde, yaya konvoylar halinde göç ettirildi. Georgia eyaletinde altın bulunması ve yol açtığı Altına Hücum dalgası, 1838’deki Cherokee Tehciri’nin yakın sebebi oldu. Tehcire tâbi tutulan 16,543 Cherokee yerlisinden 2000 – 8000 kadarı yollarda can verdi. Bütün bu zorla göçürme güzergâhları, daha o zamandan itibaren Gözyaşı Yolu (Trail of Tears) diye anılmaya başladı. Ama bitmedi, bitmedi, bitmedi. Amerikan İç Savaşı (1861-1865) sonrasında Beyaz Amerikalıların yayılması daha da batıya yönelince, Yerli Uluslarla imzalanan her anlaşma, her satış sözleşmesi, her tazminat vaadi tekrar tekrar ihlâl edildi (bir kısmını gelecek yazımda anlatacağım). Beyaz Adam yalancılıkla özdeşleşti. Yerlilerse ezildi, yoksullaştırıldı, bitmek bilmez müsaderelere konu oldu. Olanca kültürleri ve yaşam tarzları çiğnenerek küçük rezervasyonlara tıkıldı.

Şimdi tepedeki başlık resmine tekrar bakınız. Bu, William Henry Powell’ın Discovery of the Mississippi (Mississippi’nin Keşfi) başlıklı tablosu. Ortada, beyaz atının üstünde soylu İspanyol conquistador’u Hernando de Soto. Arkasında müthiş askerî gücü. Bayraklar, toplar, mızraklılar. Sağ üstte, çıplak seksi kadınları dahil hayret ve huşu içinde bekleşen Yerliler. Sağ altta, hemen oracığa çömelmiş papazın dualarıyla büyük bir haç dikenler.

Ne kadar hayalî ve aşırı-Romantik olursa olsun, fütuhatın ve fetih ideolojisinin bütün kritik unsurlarını içermekte. Sadece İspanyol kolonyalizminin mi? Hayır. Batı merkezciliğin ruhunu mezceden bu resim, halen Temsilciler Meclisi ve Senato’suyla ABD Kongresini barındıran Capitol binasının rotunda’sının, büyük yuvarlak holünün duvarında asılı duruyor.