Bir Alimin Biyografisi; Sadruddin Konevi

Sadru'd-din Konevi ilk gençlik döneminin geçtiği Malatya'dan sonra Konya'da yaşadığı dönemde, gerek devrin idarecilerinden ve gerekse de birer fikir alanına, dinsel çevreye mensup insanlarla ilişki içerisinde olmuştur

Bir Alimin Biyografisi; Sadruddin Konevi

Sait ALİOĞLU DEĞERLENDİRDİ...

Günümüz Selçuklu ve Selçuklu dönemi Konya tarihçilerinden Prof. Dr. Mikail Bayram'a ait "Bir Âlimin Biyografisi; Sadru'd-din Konevi"adlı eserde dile getirilen bilgiler muvacehesinde Sadru'd-din Konevi'nin hem Ahi Evren ve hem de Hacı Bektaş ile bir ilişkisi olduğunu bu kitaptan öğrenmiş oluyoruz. Kendi döneminde Ahi Evren ile çeşitli konuları içeren mektuplaşmaları söz konusu olduğu halde, bu mektuplaşmaların Ahi Evren ile değil, Sadru'd-in Konevi ile o dönemde yaşayan, ama İran coğrafyasında bulunup Anadolu'ya hiçbir surette gelmeyen Nasiru'd-din-i Tusi arasında geçtiği daha düne kadar düşünülüyordu. Biz ise, Mikail bayram tarafından kaleme alınan bu kitaptan yola çıkarak nice koca asırlara dayanan 'galiz' bir yanlışın izale edildiğine şahitlik etmekteyiz.

Nasreddin Tusi Arapça ile birlikte, ana dili olan Farsçayı da biliyordu. Ahi Evren'de Türkçe ile birlikte, Arapça ve Farsçayı da bilmekte idi. Ama mektuplaşmalarda adı geçen Konevi ise, ne yazık ki, Arapçadan başka bir dil bilmiyordu! Haliyle de Tusi ile karşılıklı mektuplaşan şahsın Konevi olmadığı açık. Zira Konevi Farsça bilmiyordu! Kaldı ki, bu mektupların gerek Konevi ile Tusi arasında, gerekse de Konevi ile Ahi Evren(Nasru'd-din Mahmut)arasında teati edildiğini iddia eden ve düşünenler açısından bakıldığında Konevi'nin bilmediği bir dille muhatabına seslendiğinin gerçekçiliği ve dürüstlüğü olmadığı ortaya çıkacaktır.

Burada meseleyi birazda, Moğolların sadece kendi dönemleri açısından Anadolu Müslüman toplumuna dikte ettirdiği ağır ve derin baskılar sonucunda oluşan ve onlarla işbirliği içerisine giren Mevlana ve çevresinin ve karşısında ise, bu işe tepki duyup duran Ahi Evren ve Ekberiye akımının var olan faaliyetlerinin Osmanlı dönemi de dâhil olmak üzere, üstünün ustalıkla örtülmüş olduğunu da görmekteyiz.

Sadru'd-din Konevi ilk gençlik döneminin geçtiği Malatya'dan sonra Konya'da yaşadığı dönemde, gerek devrin idarecilerinden ve gerekse de birer fikir alanına, dinsel çevreye mensup insanlarla ilişki içerisinde olmuştur. Bunlar sırasıyla; Babası, Endülüslü bir âlim ve aynı zamanda da şeyh Mecdü'd-din İshak'tan sonra üvey babası Muhyid-din-i İbn Arabi, Ahi Evren, Hacı Bektaş-ı Horasani, Mevlana Celalü'd-din-i Rumi; devrin idarecilerinden Celalü'd-din Karatay bu zatın Rum asıllı olduğu söyleniyor- vezir İzzu'd-din Muhammed er Razi, IV. Rüknü'd-din Kılıçarslan, Pervane Süleyman vb. Ki, bunların önemli bir kısmı Konya merkezde ikamet ederken, bir kısmının da Orta Anadolu şehir ve kasabalarında yaşadıkları tarihi kayıtlar açısından sabittir. Konevi'nin ilişki içerisinde olduğu bu âlim ve tarikat ehli ile birlikte, devrin Selçuklu idarecilerinin Moğol karşıtı politikalar içerisinde olmalarına rağmen Mevlânâ ve çevresinin işgalden yana politikaları adeta sistemleştirdiklerini görmekteyiz.(s.87)

Kaleme aldığı Mesnevi'si baştan sona incelendiğinde kendi muhaliflerine karşı acımasız ve aynı zamanda da yer yer 'ahlak dışı' ifadeler kullanan Mevlânâ bir diğer telif eseri olan Fihi ma fih'inde isim vererek Sadru'd-din Konevi'ye ağır hakaretlerde bulunmaktadır. (s.90)

Mevlânâ'nın gerek Mesnevi'sinde ve gerekse de Fihi mafih gibi eserlerinde kendi muarızlarına karşı 'çirkince' ifadeleri, çoğu kez bu muhaliflerin eşlerine, kızlarına vs. kadar uzanmaktadır. O Mesnevi'nin bir yerinde Ahi Evren'in eşi ve Hacı Bektaş'ında kendi 'manevi kardeşi' olarak gördüğü Fatma bacı üzerinden Hacı Bektaş eleştirilirken, günümüzde bile, değil, âlim, fazıl, entelektüel birisinin sıradan bir Müslümanın bile ağzına alamayacağı ve kadın unsuruna düpedüz seviyesiz hakaretleri içeren ifadeleri kullandığı vaki olmuştur.

Vefat tarihine bir değini

Konevi'nin tahmini altmış küsur yıl yaşadığı ve hicri 673 yılında vefat ettiği kayıtlara geçmiş bulunan Konevi ile ilgili "...Konya'daki Sadru'd-din Konevi Türbe ve camii'nin kitabesi de 673 yılı aylarında (22 Ocak 1273-11 Ocak 1274) inşa edilmiş ve burada da Konevi 673 yılı aylarında hayatta değildi..."(s.94) ifadesi onun hicri 673 yılında vefat ettiğini göstermektedir.

Konevi'nin vasiyetnamesi

Konevi'nin de kendi devrinin teamüllerine uygun olarak bir vasiyetname yazıp bıraktığını, bu vasiyetin içerisinde bir kısım maddelerinden kendi yakınları tarafından uygulama alanına nedense sokulmamıştı- yola çıkarak Konevi'nin döneminin en geçerli formu olan tasavvufi çizgiden giderek uzaklaşıp, zihinsel planda durup bir itidal üzere Selefi çizgiyi benimseyip o yolda ilerlediğini görmekteyiz.

"Sadru'd-ini Konevi sürekli okuyan yazan ders veren, notlar düşen bir insandır. Bu durum ömrünün son yedi ayında  ki bu sürede onun hastalığından ola gerek ciddi bir ilmi çalışması pek olmamıştır. (s.a.)- ağır hasta olduğunu akla getirmektedir. Muhtemelen hastalığı onu okumak, yazmak ve tedristen alıkoymuştur. Ancak ölmeden önce bir "Vasiyet-nâme" düzenlediği bilinmektedir. Ancak ölümünden ne kadar önce bu vasiyetnâmeyi yazdığını bilemiyoruz. Hacimce küçük (2 sahife) fakat çok muhtevalı olan bu "Vasiyet-nâme" Sadru'd-ini Konevi'nin ömrünün sonunda ulaşmış olduğu dini ve ilmi kanaatini, ruh halini, sosyal ve siyasal ortama bakışını yansıtması bakımından çok önemlidir. "... "Vasiyet-nâme"de yer alan birçok fikirler ve talepler devrin siyasi olayları ve siyasilerin uygulamaları ile bağlantılıdır. Böylece Konevi'nin devrin siyasi olaylarına karşı tutumu ve siyasi görüşü de bir nebze açıklanmış olacaktır."(s.96-97) ifadesini kullanıyor, Mikâil Bayram.

Bu vasiyetnâmenin içerisinde bulunduğu durumlar ve geçirdiği safhaları göz önünde bulundurduğumuzda, bu vasiyetnamenin ona ait olabileceği kanaati hasıl olmaktadır. "Vasiyet-nâmenin mevcut nüshaları bu Vasiyet-nâmenin mevsukiyetine şehadet etmektedir."(s.97)

Mikâil bayram, "...kendisinin ve şeyhinin yazdığı eserlerin okunmamasına dair sözleri çok manidardır. Vakıa Sadru'd-ini Konevi'nin ömrünü  son bir iki yılında bir arayış içinde olduğu tanıklarına yazdığı mektuplardan anlaşılmaktadır. Bu arayışı da onu böyle bir fikri değişmeye yönlendirmiş olabilir."(s.101)diyor.

Bizimde kanaatimiz şudur ki, kendi döneminde doğu İslam dünyasının baskıcı ortamından uzakta, hemen her şeyi donuklaştıran, yüzü ise devrinin yönetimlere dönük mezhebi formasyonlarla kıyaslandığında, bugün bile hasreti çekilen Endülüs pratiğinin yaşandığı topraklara dayanan sade bir İslam anlayışına 'tekrardan' yönelmesi, aslında ona ve neredeyse tüm topluma deli gömleği gibi giydirilmek istenen, bir ucu ise Hind mistisizminine, İran irfanına, Yunan skolastiğine dayanan, Orta Asya'dan da bir şeyleri bünyesine katmış bulunan tasavvufi çizgiden ricat edip sahih bir çizgiye geldiği kanaati hasıl olmaktadır. Yine de Mikâil Bayram hoca'nın dediği gibi; "En doğrusunu yüce Allah bilir."

Eserleri Hakkında

Mikâil Bayram, "Sadru'd-ini Konevi, çok eser yazmış ve çok talebe yetiştirmiş bir ilim ve fikir adamıdır. Ancak bugüne kadar eserlerinin tam bir listesi çıkarılabilmiş değildir. Konya İdadisi AskeriTarih MuallimiCelaleddin Ali Bey, Konya'daki Sadru'd-in Konevi kütüphanesinden bil istifade Konevi'nin 14 eserini tespit etmiştir. Ancak bunlardan birkaç tanesi Konevi'ye ait olmayan eserlerdir."(s.111)Demektedir. Bumeyanda Osman Nuri Ergin'in Konevi'ye ait olduğunu düşündüğü 23 eseri, Nihat Kekliğ'in ise, ona ait 8 eserin tanıtıldığını öğrenmiş bulunmaktayız. (s.111)

Konevi'nin bazı talebelerine Muhyi'd-din İbnü'l Arabi başta olmak üzere önemli gördüğü bazı âlim ve şairin okunup anlaşılması zor eserlerini okuttuğu ve bir kısmını bile olsa, onlara şerh ettirdiğini de belirtelim. Talebesi Müeyyedü'd-din Mahmud El Cendi'ye, İbnü'l Arabi'nin Fususu'l Hikem'ini; Mistik Arap şairiİbn Fariz'in divanını yine talebesi Saidü'd-din Fergani'ye; Ali İsmail es-Sehafi'nin(632/1234) "Nazmu'd-dürer" kasidesini de yine talebelerinden Şihabü'd-din el-Konevi'ye manzum olarak Farsçaya tercüme ettirmiştir.(s.112)

Eserleri

Sırasıyla; 
1. Reşhu'l-Bal, 
2. Netâicü'l-Efkâr, 
3. İ'cazü'l-beyan fi tefsiri ummi'l-Kur'an, 
4. Miftahu cem'il-gaybi ve'l-Vucûd, 
5. Et-Teveccüh'l-etemm nahva'l-Hak, 
6. Er-Risaletü'l-hediyeti'l-mürşidiye, 
7. Mükatebat (Mufavazat), 
8. Risale fi'l-Mehdi, 
9. Şerhu Hadisi'l-arbain,
10. Kitabu'l-İlma bi bazı kulliyetı esrari's-sema, 
11. Vakiat, 
12. En-Nusus fi tahkiki tavrti'l-mahsus, 
13. El-Fukuk fi mustenadâti hukmi'l-Fusus, 
14. Nefahatu'l-İlahiye, 
15. Mektupları, 
16. Şerhu Esmai'l husna, 
17. Hırkatü't-tasavvuf, 
18. Şuabü'l-iman, 
19. El- Mevaridu zevi'l-ihtisasila makasidi'l-ihlas, 
20. El-Vasiyye
21. Vezaifü'l-kurra sayılabilir.(s.119, 120, 121)

Kütüphanesi ve kitapları

Konevi'nin kaleme aldığı vasiyet-namesinde geçen ve kendi kitaplarıyla ilgili maddeleri şunlardan oluşmaktadır; 
1. Felsefeye dair olan kitapların satılıp parasının Müslüman fakirlere sadaka olarak dağıtılmasını,
2. Tıp, Fıkıh, Tefsir ve Hadis'e dair kitaplarını Şam'a (Dımaşk) götürülüp orada ilim ile meşgul olanların istifadesine sunulmak üzere vakfedilmesini,
3.  Kendi te'lifi olan eserlerin de Afifü'd-din'de hatıra olarak kalmasını bildirmektedir. Bu Afifü'd-din'in Sadru'd-din Konevi'nin kızı Sekine'nin eşi yani damadı olduğu anlaşılmaktadır.
4. Kendisinden sonra hiç kimsenin şeyhinin (İbnl Arabi) ve kendisinin te'lif eserlerinde deruni ma'nalar (mevâcid) aramalaları ve yorumlamamalarını çünkü bu yolun kendisiyle kapandığını bildirmektedir. " (s.126)

"...bu yolun kendisiyle kapandığı" fikrine baktığımızda karşımıza iki 'belirgin' unsur çıkmaktadır. İlki, kendi tasavvufi bütünlüğü içerisinde bir anlama haiz olduğu, keşf ve ilham yoluna dayandığı erbabınca düşünülen ve kalpten kalbe nüfuzla ortaya çıkan 'manevi' hal! Konumuzla ilgisini kurmaya çalışırsak, Konevi'nin şeyhi ve üstadı olan İbnü'l Arabi'nin bu işin sona erdirilmesini istemek adına seslenmesi 'öte' âlemden seslenmesi ve Konevi'nin de bu sese ve güce kulak verip bu işi kendisiyle hitama erdirmesi...

İkincisi ise, bize daha makul geliyor. O da, İbnü'l Arabi'nin ve kendisinin kaleme aldığı telif eserlerinin derin ve nitelikli olup anlaşılmasının herkesçe mümkün olmadığından ziyade, Konevi'nin ömrünün sonlarına doğru Selefi fikre sahip olması ve muhkem kaynaklara Kur'an ve Sünnet- dayanma çabası olarak okunabilir, elbette...

Ahi Evren ile mektuplaşmalar

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Farsça bilmeyen bir Konevi'nin ana dili Farsça olan, İran ikliminde yaşayan birisi ile bilmediği, vakıf olmadığı bir dil aracılığıyla mektuplaşmış olması bizce de pek mümkün görünmemektedir. "...bu mektupların Sadru'd-in Konevi ile Hace Nasîrü'd-din Tûsî arasında değil, Kırşehir'de medfun olan Ahi Evren diye bilinen Şeyh Nasîrü'd-din (Veya Hace  Nasîrü'd-din) Mahmud arasında teati edilmiş olduğu..." (s.147, 148)akla daha yatkındır.

Buna rağmen mektuplaşmaların Konevi ve Tûsî arasında cereyan ettiğine inanan şahısların ve çevreler de varlıklarını öteden beri sürdürmektedirler. Ör. İranlı müderris Razavi ve 'Ahval u asar-ı Hace Nasîrü'd-din Tûsî' adlı eseri. (s. 48,55)

Türkiyeli bazı ilim adamları da, Konevi ve Tûsî arasında var olan mezhebi formasyon ve felsefi duruş farkına dikkat çekerek bu mektuplaşmaların büyük oranda Konevi ve Ahi Evren arasında cereyan ettiği hükmüne 'haklı' olarak varmışlardır. Ör. Nihat Keklik(Sadreddin konevi'nin Felsefesinde Allah Kâinat ve İnsan, s.23)Hilmi Ziya ülken (Türk Tefekkür Tarihi 2.c. 145-147 s.) vb.

SADRU'D-DİN-İ KONEVİ; Hayatı, Çevresi ve Çevresi
Mikail Bayram
Hikmetevi Yayınları