Bilim, Felsefe ve Din… -İnsan için elzem üç sistem-

Abdülaziz Tantik Analiz Etti...

Bilim, Felsefe ve Din… -İnsan için elzem üç sistem-

Bilim, felsefe ve din üç ayrı epistemenin konusu olarak varlık sahasına çıkmaktadırlar. İnsan, kendisini varlıkla ilişkide konumlandırırken bu üç epistemik sisteme dayalı olarak kendisini belirlemeye çalışmakta ve anlam haritasını da bu üç sistem üzerinden kurmaktadır.

Tarihsel sürekliliği içinde insan, doğa ile ilişki kurarken hep bir teknik boyuta ihtiyaç hissetmiştir. Gözlem üzerinden ve deneyimleyerek öğrenmeye başlamış, doğanın kendisine yönelik tehditlerini de bu çerçeve içinde karşılamaya çalışmıştır. Yani bilim, insan ile birlikte varlık sahasına çıkmıştır. Tabi ki bilim derken modern bağlamı dikkate aldığımızda kadim dönemlerde bilim çok zayıf kalır. Teknik ve teknolojik gelişmeler bu dönemde çok hızlı ve çok yönlü gelişmiştir. Aslında tarihsel seyir içinde bilim sürekli kendini hem geliştirmiş ve hem de değişime uğratmıştır. Çünkü insan, varlık sahasına çıktığı andan itibaren, hastalanmıştır, yeme ve içme ihtiyacı vardır, barınma diye bir derdi olmuştur. Ve bütün bunları sağlayabilme adına sürekli yeni atılımlara yönelmekte gecikmemiştir.

Ancak, asıl mesele, tarihsel sürekliliği içinde hiçbir dönemde modern bağlamında olduğu gibi bilim, hayatın dominant karakterini oluşturmamış, yaşamı sürdürmenin doğal seyri içinde hep yardıma çağrılmış olan bilim, savaş stratejisinde daha önemli olduğu gözlenmiştir. Ama burada da yaşamın odağına konulmamış, gerektiği kadar ilgi duyulmuş ve kendi doğal akışı içinde yaşamın bir parçası olagelmiştir. Ancak, modern bilim, önce askeri alanda yenilikler geliştirmiş, sonra diğer alanlara sirayet etmiş ve teolojiyi belirler hale getirilmiştir. Yani bilim, yeni bir ‘tanrı’ olarak öne çıkartılmış, bilim adamları ise din adamlarının yerine konumlandırılmıştır. Güncel boyutu içinde korona ve pandemi meselesinde bu daha da gözler önüne serilmiştir. Pandemi sürecinde tek ses egemendir; bilim adamları… Bu temel gerçeği dikkate almadan modern bağlamda bilim meselesini konuşmanın ve insanı nasıl bir geleceğe taşıdığını tartışmanın anlamı olmaz.

Bilim açıklar, açıklanan şeyi test edersiniz. Bilimin epistemik unsuru, gözlem ve deney üzerinden elde edilen bilginin test edilebilirliği üzerine kuruludur. Bu epistemik unsurun doğal olarak sınırlı bir zemine dayalı olduğu tartışılmazdır. Yani, deneye konu edinilmiş şey her ne ise o sınırlı bir zeminde ve sınırlı bir zamanda gözlemlenerek sonuca ulaşılır. Yani bilim örneklem üzerinden genelleştirilebilir. Bu temel gerçeği göz ardı etmemek gerekir. Bu dönemde bilim söz konusu olduğunda en çok tartışılan ve gündemi oluşturan şeylerden biri de; bilim felsefesi olur mu, olmaz mı, tartışmasıdır. Hatta bir adım ötesinde ünlü bilim adamı Hawking’in ‘felsefe ölmüştür’ tezidir. Ki, Hawking’e göre bilim, felsefenin doğal alanına dair bilgiyi de içermeye başladığı için artık felsefeye gerek kalmamıştır. Bu tez tartışmalara neden olmaktadır.

Bu da bize şunu göstermektedir; din zaten bilinemezliğe terk edildiği için felsefenin alanında da bilimsel bilgiye erişildiğine göre felsefeye de gerek kalmamıştır. O zaman tek başına bilim, insanların epistemik ihtiyacını belirler. Bu da insanın ihtiyacı olan her alanda bilim, belirleyici bir rol oynamaya başladığı tezini güçlendirmektedir. Zaten bilim üzerinden gen mühendisliği ve biyolojik devrim üzerinden yeni bir insan türü oluşturma çabaları sürmektedir. Yapay zekâ üzerinden yeni bir varlık türü yaşama hazırlanmaktadır. Üst insan terkibi gerçekleşme adına gün saymaya devam ederken bilimin etkinliğini tartışmak abesle iştigal sayılır.

Bu süreç bize bilimin, hem felsefenin hem de dinin yerini alma konusunda ilerlemeye devam ettiğini gösteriyor. Düşünen kafalar için bilimin sınırlılığı içinde bütün bir insanın yaşamının belirleyiciliği konumuna ulaşması ciddi sorunlara neden olacağı aşikârdır. Çünkü o zaman insanı da kendisi gibi sınırlı bir zemine hapsederken Homo Deus için tanrı olma yolunu açmanın hazırlıklarını bitirmeye çalışacaktır. İnsan bu konuda bir karar verme zorunluluğunu duymalıdır. Bu insan olmanın haysiyeti ile birebir ilintili temel bir gerçekliktir.

İnsan, her zaman bir anlam arayışına yönelmiştir. Değer her zaman insanın yaşamını belirleyen temel bir etmen olagelmiştir. Meşruiyetini de değer üzerinden elde eder, insan ve insana dair her türlü yapı ve eylemler… Bilim, epistemik alanda sınırlı bir zemin ve zaman içinde işlerken, Felsefe ima eder, ima edilen şey ne ise onun üzerine düşersiniz, yani düşünürsünüz. Felsefe ima eder derken; felsefenin epistemik unsuru olarak tarihsel sürekliliği içinde akıl devreye girer. Aklın kendi biliş sürecini ise mantık ve matematik yardımı ile ispat etmeye çalıştığı bilinmektedir. Felsefenin alanı değer, anlam ve insan, yaratılış, Tanrı ve benzeri konuları içerdiği için söylediklerinin kesinliğini tutarlılık üzerinden betimlemeye zorunlu kalmaktadır. Bu alan ise insanın kendisine dışarıdan bir bilgi verilmemişse tam olarak ihata etmesi mümkün görünmemektedir. Yani insan; Tanrı’nın varlığını, eylemini, düşünüşünü yaratılışın gizemini vesaireyi aklen bilmesi muhaldir. O zaman ima etmekten başka seçeneği yoktur. Ayrıca felsefe, aslında dinlerden arta kalan hikmet kırıntıları üzerine spekülasyon yaparak anlamaya çalıştığı ise ayrı bir gerçeğe işaret eder. Felsefe akıl üzerinden, aklın sınırları içinde anlaşılabilir olana dair bir yaklaşım ve açıklama geliştirmesi önemlidir. Örneğin; yaşamı sürdürürken karşı karşıya kalan sorunlara yönelik aklın bağlantı kurma özelliği sayesinde mukayese yaparak doğru olanın neye tekabül ettiğini dile getirmesi anlamlı bir çabadır. Burada zekâ ile akıl arasındaki farkı dikkate alarak, akıl ve duyu ilişkisi gibi akıl ve hayal kurma becerisi üzerine de ayrımlar geliştirmeli ve felsefenin bütün bu biliş alanlarına yönelik dile getirdiklerini ayrı değerlendirmeye tabi tutmanın doğru bir yöntem olduğunun hesaba katılması elzemdir. O zaman felsefeyi, tarihsel sürekliliği içinde birden fazla akımı içinde barındırdığı ve her bir bakışın kendisini dayandırdığı epistemik bir unsuru olduğu da gözlerden ırak tutulmamalıdır. Bilim ile felsefenin ve felsefe ile dinin yer- yer geçişkenlik gösterdiği de dikkate alınmalıdır. Böylece felsefe asıl itibarı ile kendi alanında ima ederek hakikate yönelik bir bakış geliştirir. Bu ima küçümsenmemelidir. İnsanın yaşamının önemli boyutu bu imalara dayalı idraklerle örülüdür.

Modern felsefe ile klasik felsefe ayrımı ve ikisi arasındaki bariz farkı da dikkate almalıyız. Ki, felsefenin yerini belirgin kılalım. Klasik felsefe; Tanrı, ölüm, metafizik, hatta ölüm sonrasına dair yaklaşımlarını imalar ile elde eder ve bakışını bunlar üzerine bina ederdi. Ancak, modernlik, aklı öznenin bilişinin temeli kıldı. Aklı da kategoriler eşliği içinde aklın sınırları içine mahkûm ederek, felsefi bilgiyi sınırlandırarak ima’dan kurtarmaya çalıştı. Ancak bilimin sınırlılığını felsefi olanın sınırlılığına dönüştürerek felsefeyi daralttı. Böylece insan aklının yaşam alanında duvara toslamasına neden oldu. Kant krizi olarak öne çıkan bu yaklaşım, çözümsüzlüğü yüzünden hiçliğe, anlamsızlığa kapı araladı. Ve bugün modernliği savunan Habermas gibi filozoflar dini yardıma çağırmamız gerektiği konusunda çağrıda bulunmaktadırlar. Yani insanın yaşamın sınırlarına hapsedilmesinden başka bir işe yaramayan modern felsefe ‘öldü/bitti’ imalarına maruz kalmaktadır. Zaten, Yapay zekâ ve robot teknolojisi bambaşka bir epistemeyi zorunlu kılacaktır. İnsanın sonunun ilan edilmesine de az kaldı...

Artık şunu söylemek elzem oldu: bilim ve felsefe insan açısından sorun üretmeye devam ediyor ve insanların manevi, anlam ve soyut temel ihtiyaçlarını karşılama konusunda sorun yaşamaktadır. Elimizde tek seçenek kaldı: din… Bu noktada ed din ile din ayrımını da netleştirmekte yarar var. Din, insanların ister vahye dayalı dinlerin yorumlarından ister bilim ve felsefe üzerinden kendi yaşamlarına anlam arayışında bulunmalarına dair aradıkları şeyin tanımlanmasıdır. İnsan için din bir ihtiyaçtır. Kültürün aktarılması ve insanlar arasındaki ilişkinin meşruiyetini sağlar. Bu yüzden insan bir dini redderken yerine koyduğu şeyi din haline dönüştürmeden duramamaktadır. Tıpkı bugün modernliğin dinin bütün özelliklerini belirtir bir olguya dönüşmesi gibi…


Din, haber verir, haber ise bilinmeyen ve tanık olunmayana dairdir. Kabul veya red edersiniz. Dolayısıyla din, imanın konusudur. Güven üzerine bina edilen din, emir ve yasaklar üzerinden insanların ilişkisinin niteliğini belirler. İnsanlar, birbirleriyle ilişkide olduğu gibi doğa ile ilişkide de dinin bakışını eksene alırlar. Epistemik olarak din, haber orijinlidir. Yani Allah, insanlardan birini seçerek, onu elçi tayin eder ve ona Kitap/vahiy indirir. İnsanlar bu vahye göre anlam dünyalarını kurarlar. Böylece yeni bir epistemik unsur öne çıkar.

İslam, bu epistemik unsura dayanır. İslami bilginin iki temel özelliği vardır: haber ve icma… Haber, vahiydir, vahyin açıklaması olan elçinin örnekliğinin bilgisini de içerecek şekilde tanzim edilmiştir. İcma ise; haberin içeriğinin ve uygulamasının ‘anlaşarak yalan söyleme ihtimali olmayan bir topluluğun tanıklığına’ dair aktarımıdır.

Din, insanın hayatını kuşatıcı bir değer olarak belirler. Bilim ve felsefeyi de içerecek bir şekilde sisteme dönüştürülebilir. Ki tarihte bunun örneği vardır. Din şemsiye değer, felsefe, dini değerleri daha anlaşılır kılacak düzeyde ifadeye kavuşturur. Eğitim ve kültürel faaliyetlere kaynaklık edecek düzeye dönüştürür. Bilim ise dinin şemsiye değeri altında doğa ve insan yaşamını kolaylaştıracak düzeyde ele alınmasına imkân tanınabilir. Bunu sağlamanın yolu ise bilim ve felsefeyi asli hüviyetine geri döndürmenin yolunu bulmakta geçer. Bu dini yorumun oluşturduğu düşünce akımları içinde geçerliliği gündeme getirilmelidir. Kelam, felsefe, fıkıh ve ahlak alanında her birinin kazandığı sistemik özelliğini bir tarafa bırakarak insanın hangi boyutuna tekabül ediyorsa ona göre yeni bir değerlendirmeye tabi tutulması sorunun çözümünü kolaylaştıracaktır. Ayrılığı gündeme taşıyan şey birliğe giden yolun açılmasına imkân tanıyabilir.

O zaman bilim, felsefe ve din ayrı düzeylerde işlevsel oldukları için birbirinin yerine konumlandırılamazlar. Çatışma yerine uyumun gerçekleşmesine zemin oluştururlar.

Peki, bunca tartışma ne diye var derseniz. İnsan kendi aç gözlülüğünü bilim, felsefe ve dine yüklemeye çalışmalarındandır, derim...

Açık seçik mesele budur...