WASP( white anglo-sakson protestan) düzeni Obama’yı başkanlık koltuğuna oturttuğunda onun efendisine sadık bir “ev zencisi” olduğundan emindi. Britanya ilk defa bir Asyalıya (Rishi Sunak’a) başbakanlık bahşettiğinde de öyle… “Beyaz adam” kayıtsız şartsız sadakatinden emin olduğu kişileri/grupları/toplumları (gerektiğinde) en yüksek makamlarla ödüllendirir, gözdeleri arasına katar. Bunu imparatorluğunun nişanesi olarak görür. Türkiye’ye atandığından beri sık sık gündem olan (Suriye ve Lübnan özel temsilcisi de olduğu için “sömürge valisi” olarak nitelenen) ABD büyükelçisi Tom Barrack’a dikkat çekmek için yaptım bu girizgahı…O da Lübnanlı bir “ev zencisi”… Hizbullah’ın silahsızlandırılması sürecine nezaret etmek amacıyla gittiği Lübnan’da, cumhurbaşkanı Joseph Aoun ile yaptığı görüşmenin ardından basın mensuplarının sorularını cevaplamak için kürsüye çıktığında ortamdaki gürültüden duyduğu rahatsızlığı “Lütfen sessiz olun bir an. Bu durum kaotik, hayvani bir hal almaya başlarsa biz gideriz. Medeni, nazik ve hoşgörülü olun… Şuan bölgede yaşananların temelindeki sorun bu.” Dedi. Evanjelist-siyonist konsorsiyumun yaklaşık dört asırdır insanlık ailesine (iki yıldır da Gazze’ye) yönelik sömürüsünü/ barbarlığını /vahşiliğini / vampirliğini görmezden gelen bu küstahlığın (b)esin kaynağını iyi bilmek ve ona göre mevzi almak zaruridir. Mevziden kaçanlar “ev zencisi” olmaya razı olanlardır.
Dedeleri Osmanlı pasaportuyla ABD’ye göç etmiş Lübnanlı Maruni/Hıristiyan bir aileye mensup olan Tom Barrack’ın, oryantalizmin “doğu imgesini” bu kadar içselleştirmiş olması üzerinde ciddiyetle durmak gerek. Bu imge, mitos-logos ayrımından ilham alır. Doğu mitostur. Yani duygu, hayal, sezgi, mit, irrasyonelite, muhayyile… Batı ise logos… Yani akıl-düşünce- rasyonalite- bilim- felsefe- müfekkire… Mitos dişil logos erildir. “Eril”lik, iktidarı/ gücü/aklı/yönetmeyi; “dişil”lik ise ehlileştirilmesi gerekeni/doğayı/akli yetkinliğe erişmemiş olanı/otoriteye rızayı temsil eder. Mitos(doğu) “kemale ermek” istiyorsa, Logos(Batı)’un sihirli dokunuşlarına muhtaçtır. Oryantalizmin icat ettiği doğu-batı karşıtlığında olumlu bütün içerikler/kavramlar Batı’ya olumsuzlar ise Doğu’ya aittir. Sömürgeciliğin rahmi burasıdır. “Beyaz adamın yükü” veya “uygarlık misyonu” ya da “demokrasi ihracı ” klişeleri buradan üremiştir. Oryantalizm/Şarkiyatçılık hala çok güçlü bir disiplindir Batılı sosyal bilimler içerisinde… Burjuva protestan kültür kodlarının can verdiği modern/post-modern paradigmanın küreselleşmesi için misyon üstlenmiştir. Bu uğurda yabana atılmaması gereken bir başarı öyküsü (de) yazmıştır. Bu başarı hikayesinde “beyaz adam”ın Doğulu tanımını benimseyen ve o tanıma uygun düşünüş/tavır/tarz/tutum sergilemeye özen gösteren zihniyetin payı yadsınamaz. Otokolonizasyon (kendi kendini sömürgeleştirme) işte bu zihniyetin ürünüdür.
“Beyaz adamın” yerliler arasından devşirdiği figürler, Tom Barrack örneğinde de açıkça müşahede edileceği üzere, (genellikle) doğulu geçmişini/aidiyetini/ “yer”ini Batılı gözle (ilkel /arkaik/primitif) görmeye şartlanmış “bilinci yaralı” kişilerdir. Michael Jackson sendromu da den(ebil)ir bu duruma… Malcom X,Aime Cesaire,Frantz Fanon gibi yüzleşme-hesaplaşma odaklı vakur duruşun aksine Jackson/Tom Barrack gibileri beyaz adama benzemek için “insanlıktan çıkmak” ta dahil her yolu denemişlerdir. Zaten başka türlüsü de mümkün değildir. Beyaz adam ( Susan Sontag’ın ifadesiyle) insanlık tarihinin en derin kanseridir.
Frantz Fanon, zencinin psikolojisine odaklandığı “siyah deri beyaz maskeler” adlı eserinde şöyle der: “yüzüm kadar kara olan ruhumun en karanlık köşesinde; kara çizgilerle taranmış bilincimin karanlıkta kalan en arka bölgesinden kopan arzu: beyaz olmak.” Zenci için beyaz hem düşman hem de rol modeldir. Doğu/lu için Batı/lı da öyle… Aşk ve nefret… Hastalıklı bir hal… İçten içe Batı’dan nefret eder Doğulu ama onun tarafından ciddiye alınmak en büyük arzusudur. Onun üniversitelerinde okumak için can atar… Sanatı/edebiyatı ona yaklaştıkça muteberdir. Alışkanlıkları/hobileri bile onunkine benziyorsa güzeldir. Kendilik bilinci yitiminin yarattığı kişilik bozukluğu ve taklit/öykünme nedeniyle tüm özgü(r/n)lüğünü kaybeder. Boynuna takılan tasmanın farkında bile olmadan sürdürür yaşamını…
Beyaz adam, genelde Doğu’ya özelde İslam dünyasına karşı bu kadar küstah ve kibirliyse, bunun en önemli sebebi (yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız üzere) Batı’nın Doğu tanımını/ algısını Doğulunun da kabul etmiş (içselleştirmiş) olmasıdır. Direniş hareketleri bu küstah ve kibirli tarzı reddettiği, Batı’nın barbar/sömürgeci/vahşi yanını deşifre ettiği, uluslar arası etkili/yetkili olduğu zannedilen kurum ve kuruluşların aslında “beyaz adam”ı korumak-kollamak-semirtmek için ihdas edildiğini aşikar kıldıkları, demokrasi ve insan hakları odaklı söylemin emperyalist-siyonist-sömürgeci emelleri görünmez kılmak için araçsallaştırıldığını ifşa ettikleri, hasılı kelam müesses nizamın korunaklı surlarını darmadağın ettikleri için çok ağır bedeller ödüyorlar. Bu nedenle insanlık ailesi direniş hareketlerine borçludur…
Lübnan’ın/ Gazze’nin/Yemen’in “ev zencisi” olmasını isteyenler Hizbullah’ın-Hamas’ın-Ensarullah’ın silahsızlandırılması için çaba sarf ediyor… Karnı tok sırtı pek kölelik, acı verici ama onurlu/haysiyetli özgürlüğe tercih ediliyor… Özgürlük, bilinen insanlık tarihi boyunca, ağır bedeller ödenerek kazanılan bir değer oldu daima… Nebiler/elçiler, köleliğin çok yönlü çok boyutlu tezahürleriyle kurumsallaştığı/sistematikleştiği zamanlarda, insanı hür kılacak hakikatin (ilahi vahyin) bilgisini, kınayıcının kınamasından korkmadan, temsil ve tebliğ ederek tasmalı yaşamaya mahkum, mecbur ve ikna edilmişleri zincirlerini kırmaya çağırdılar. Böylece tarihin seyrini değiştirdiler. Nebilerin izinden gidenler tarihin seyrini değiştirmeye devam edecek…
Şayet ABD büyükelçisi, karşısında etnik-mezhebi gerekçelerle birbirinden nefret eden/ayrışan parçalı bir yapı değil de yekpare, kale gibi sağlam bir halk/millet/toplum görseydi aynı cüreti gösterebilir miydi? Amin Mauoluof Lübnan için (mealen) “herkesin birçok şeyden şikayet ettiği ve fakat hiç kimsenin şikayet ettiği şeyin düzelmesi için çaba sarf etmediği ülke” diyor. Millet/toplum olmayı başaramamış (yani neşe-keder-tarih-lisan-ülkü-ideal birlikteliğine sahip olmayan, bu nedenle de ortak bir bugün ve gelecek tahayyül etmeyen/edemeyen ) bir ülke istiskal edilmeye mahkumdur. İsrail’in işgaline direnemeyen, kendi toprağını savunamayan bir gerçeklik var bugün Lübnan’da… Hizbullah ta olmasa İsrail, Gazze’de/Batı Şeria’da yaptığının aynısını yapacak…
Yaklaşık on beş yıllık iç savaş ülkenin bütün enerjisini emmiş… Mezhep kotasına göre kurulan hükümetler ülke menfaatini değil grup/hizip/klik/aşiret çıkarlarını gözettiği için kısır döngüden bir türlü çıkılamıyor. Bu durum literatüre “Lübnanlaşma” terimini kazandırdı. Şayet bir ülke siyasi-iktisadi-hukuki-askeri bürokrasiyi etnisite-mezhep kotalarıyla belirliyorsa orası için Lübnan benzetmesi yapılıyor. Anglo-sakson milliyetçiliğin Türkiye temsilcisi (kimi) politik figürlerin “cumhurbaşkanı yardımcılarından biri Kürt diğeri Alevi olsun” teklifi, insanların aklına hemen Lübnan’ı getirmişti. ABD-İsrail hattının özel katkısıyla Suriye’de Nusayri-Dürzi-Kürt-Sünni kamplardan müteşekkil “kırılgan otonomiler” inşasına giden süreç te benzer bir duruma işaret ediyor.
“İsrail bölgede güçlü ulus-devlet istemiyor.” Bu ifade de Barrack’a ait… Adamlar artık emellerini gizleme ihtiyacı duymuyorlar… Zaten hiç gizlemediler. Müteyakkız bilince sahip her ferdin görüp anlayabileceği kadar açık-seçik yaptılar her ne yaptılarsa. Ancak kulağının üstüne yatanlar, mistik/gizemli/komplocu yaklaşımlara teşne olanlar, aşikar olanı muğlak sarih olanı ağdalı gösterenler, tarih felsefesine bigane kalanlar meselenin anlaşılmasını güçleştirdiler. Gerçeklik, ürpertici heybetiyle kapımıza dayandığında ise feryad ediyorlar. Artık çok geç. Şimdi yüzleşme, hesaplaşma zamanı. Lakin bunu yapabilecek donamın-irade-cesaret var mı?
Ulus-devletten hazzetmeyen İsrail’in kendisi bir ulus-devlet… Burada bir çelişki yok mu? Hayır yok. Kendi dışındaki ulus devletler ne kadar dağınık-parçalı-istikrarsız olursa İsrail o kadar güvenli oluyor. Şirketokrasi düzeni de, sermayenin tam iktidarı için mahalli/ yerel/ bölgesel otonomilerden yana… Irak-Lübnan-Libya-Sudan ve son olarak Suriye bu yeni düzen için parçalandı. Önce iç savaşla enerjileri emildi, akabinde ise her birinde “kırılgan otonomi”ler ihdas edilerek kolay lokma haline getirildiler. Bu ülkelerin artık yekpare bir halk/ toplum/millet olma şansı yok denecek kadar az.
Bölgede kalan tek ulus-devlet Türkiye… Onu da “ümmet” diyerek parçalamaya çalışıyorlar. Nasıl olur? Ümmet gibi bütünleştirici bir kavram nasıl ayrışmaya yol açar? Neden olmasın? Kavramı kimin ne amaçla kullandığına bakmak gerek. Napolyon Mısır’ı işgale gelirken besmeleyle başlayan mektup yazmıştı… I.Cihan harbine giden süreçte Almanlar “ittihad-ı İslam (Panislamizm)” taraftarıydı. Böylece İngilizlere karşı üstünlük sağlayacaklarını düşünüyorlardı. Amerika, Sovyetlere karşı direnen Afganlılara mücahit diyordu. Bugün terörist diyor. Suriye iç savaşında terör örgütü ilan edilen HTŞ-Nusra vb. neo-selefi/vahhabi örgütlerle şimdi el şıkışıyorlar. Demem o ki “beyaz adam” emellerine ulaşmak için yeri geldiğinde İslam’ın aziz kavramlarını istismar edebilir.
Sağ/muhafazakar/milliyetçi kadroların “ümmet eksenli” politikası/perspektifi, retorik olmanın dışında, siyonist-emperyalist paktın (ve şirketokrasi düzeninin) Ortadoğu’yu dizayn operasyonunun bir parçası izlenimi veriyor. Türk-Arap-Kürt gibi etnik/mezhebi kimlikleri öne çıkaran yaklaşımlar, bölgesel gerçeklik te göz önünde bulundurulduğunda, orta ve uzun vadede istikrarsızlaştırıcı bir rol oynar. Kaldı ki bugün ümmet bir gerçeklik olmanın çok uzağındadır. Onu gerçek kılacak örgütlü-organize-sistematik bir çaba da söz konusu değildir. Dahası etnisite-mezhep eksenli ayrışmalar/ parçalanmalar/gerilimler terviç edilmekte ve gerçek kılınmaktadır. Bu gerçeği görmek için yaklaşık iki yıldır Gazze’ye reva görülenlere,Yemen’e yönelik saldırılara, Suriye’de olup bitenlere ve İran-İsrail savaşına bakmak kafidir.
Kaynak: farklı bakış