"Başına gelen kötülük kendindendir" (ayet)

Mustafa çağrıcı, anlamamız gerektiği üzere, hayrın Allah’tan, şerrin, yani kötülüğün ise kuldan kaynaklandığı hakikati ile ilgili olarak bir analizde bulunuyor.

Önceki iki yazımda özgürlük-kader “antinomi”sine bir açıklama getirmeye çalıştım. Bunu yaparken bir yandan asıl dinî kaynağımız olan Kur’ân-ı Kerîm’e ters düşmemeye, aksine ondan istifade etmeye, bir yandan aklımızın “Özgürlük varsa, ancak o zaman ahlak vardır” hükmünü dikkate almaya, bir yandan da –bilimsel açıklama getiremesem bile (çünkü bu mümkün değil)- aklımın erdiğince bilimle çelişmemeye özen gösterdim. İnsanın tercih ve sorumluluğa konu olan eylemlerinde özgür olduğu fikri üzerinde ısrar ediyorum; çünkü özgürlüğü bilimsel olarak kanıtlayamasak da onu kendi gerçeğimiz olarak içimizde hissediyoruz, bireysel ve toplumsal hayatımızı; dinî, hukuki, ahlakî sorumluluklarımızı özgürlüğün varlığı üzerine kuruyoruz.

Elbette, başta Allah’ın adaleti ile kötülük problemi (teodise) arasındaki ilişki olmak üzere, gerek ahlak alanında gerekse başka konularda şimdiye kadar çözülememiş, bundan sonra da çözülmesi mümkün görülmeyen pek çok bilinmezler var. Her metafizik konuda olduğu gibi kader-insan özgürlüğü konusunda da aklımızı köşeye sıkıştıran, cevabını veremeyeceğimiz sayısız sorular bulunuyor. Bin yıl önceki âlimler, düşünürler bugünkülerden çok çok az şeyler biliyorlardı; kader-insan özgürlüğü arasındaki ilişkinin mahiyeti gibi bazı şeyleri de bildiklerini zannediyorlardı. Bugünün insanlığı onlarla kıyaslanamayacak kadar çok şeyler biliyorlar ama bilmediklerinin, hatta bilemeyeceklerinin eskilerin bilmediklerinden kat kat fazla olduğunun da farkındadırlar. Bundan sonraki asırlarda da hem bilinenler hem bilinmeyenler kesinlikle şimdikilerden daha fazla olacaktır. Çünkü insan, bilme kapasitesiyle de sınırlı bir varlıktır.

***

Ziya Paşa, “İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez, Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez” der. Kader-insan özgürlüğü konusunu Kur’an “gayb” kelimesiyle ifade eder; Ziya Paşa bunlara “meâlî”, Kant da “transandantal” demiş. Üçü de “aşkın âleme ait” demektir. Bunlar, bilimin sınırların aşan, fizik dünyada geçerli yasalarla açıklanma imkânı olmadığı için “meta-physics” adı verilen alana girer.

“Gayb” alanına dair sorunları çözme imkânı zihinsel kapasitemize verilmemiştir. Biz, inanan insanlar isek, dünyada olup biten her olayın, –bir okuyucumun hatırlattığı ayette (Hadîd 57/22) belirtildiği gibi- Allah onları yaratmadan önce “bir kitapta” yazılı olduğuna inanırız. Bunun anlamı şudur: Bizim eylemlerimiz de dâhil olmak üzere bu dünyada olup biten her şey o “kitaptaki” yasalar çerçevesinde gerçekleşmektedir. Yani “kitapta yazılanlar” Allah’ın küllî, ve şaşmaz yasaları (sünnetullah)dır.

Biz, mümin insanlar olarak Allah’ın, bu dünya olaylarının akışı için belirlediği o yasaların fiziksel düzlemdeki gereklerine göre tedbirlerimizi alır, işlerimizi görürüz; bunlardaki kusurlarımızdan dolayı da kendimizi sorumlu tutarız. Bu yaklaşım, –bir yorumcumun ileri sürdüğü gibi- “musadere ale’l-matlub” değil, içinde yaşadığımız gerçekliğin bize dayattığı hakikatin ifadesidir. (Kanaatimce bizim dünyanın günümüzde en dramatiğini yaşadığı birkaç asırlık sorunların ana sebeplerinden biri, selefî-fatalist kesimlerin, insan özgürlüğünden bahsetmeye cesaret eden her ilim ve fikir insanına ucuz gerekçelerle çullanmalarıdır. Müslüman dünyada bin küsur senedir, Allah’ı yüceltmek için –Kur’an’a rağmen- illa da insanı küçültmek, vahyi yüceltmek için illa da aklı küçültmek gerektiği düşüncesi hâkimdir.)

Diğer yandan biz, evrenin kör bir mekanizme mahkûm olmadığını düşünürüz; bizim irademizi, bilgimizi ve kudretimizi aşan mutlak özgür irade ve bilgi sahibi, âdil ve merhametli bir yönetici Kudret’in varlığına da inanırız. Fakat yoksulluk, hastalık, geri kalmışlık gibi ferdî ve sosyal sorunların –İslâm düşüncesindeki tabiriyle- “yakın sebepler”ini, -hâşâ- Allah’ta değil; kendimizde, kendi bireysel veya toplumsal yanlışlarımız, kusurlarımız, ihmallerimiz ve tembelliklerimizde ararız. Bize ait bütün tedbirleri aşan sıkıntı ve musibetler konusunda ise, inkâr ve isyan tavrının hiçbir işe yaramayacağını biliriz ve öyle durumlarda –Kur’an’da buyrulduğu gibi- “Allah’tan gelene razı oluruz”; O’nun da böyle davrananlardan razı olup, olanları bu veya öbür dünyada bir şekilde memnun ve mutlu edeceğine inanırız. İnançsız insanların böyle bir ümitlerinin dahi bulunmamasına da üzülürüz.

Son sözü bir yorumcuma bırakıyorum: “Alternatifler arasından tercihini yaparsın, elinden geleni yaparsın. Fazla kafayı takmaya gerek yok.”