ASTANA´DAN TAHRAN´A ULAŞAN YOL

Türkiye, zirve öncesinde de Moskova ile yürüttüğü yakın mesai neticesinde İdlib´deki sivillerin durumunu, ateşkes ihtiyacını, terör grupları ile sivillerin ayrıştırılması gerektiğini uluslararası toplumun gözü önünde masaya getirdi.

ASTANA´DAN TAHRAN´A ULAŞAN YOL

10. 09. 2018 Pazartesi

İSTANBUL - MEHMET A. KANCI(*)

Amerika Birleşik Devletleri´nin, Esed rejiminin kimyasal silah kullanarak kırmızı çizgilerinin aşılmasına aldırış etmediği, Fırat´ın doğusunda terör örgütlerini NATO müttefikine karşı alenen desteklediği ve "Cenevre Süreci"adı altında Suriye´deki barış çabalarını uyuttuğu gidişat, Astana´dan yola çıkıp Tahran´a ulaşan bir inisiyatif ile noktalandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan´ın Tahran zirvesinden yurda dönüşünde uçakta gazetecilere söylediği gibi "ABD artık Suriye´deki gelişmeleri tribünden izliyor." Fırat´ın doğusunda kurulan o tribünün, varlığını 2019´dan sonra sürdürme ihtimali ise şüpheli.

Türkiye, Rusya ve İran 2016 yılının aralık ayında Suriye´de yürürlüğe koydukları ateşkes ile attıkları işbirliği adımını, 2017 yılının ocak ayında Kazakistan´ın Astana kentinde başlattıkları toplantılarla Suriye´nin toprak bütünlüğünün muhafaza edileceği gerçekçi bir barış arayışına dönüştürdüler. Bu sürecin dönüm noktası 7 Eylül Cuma günü Tahran´daydı. Üç ülkenin devlet ve hükümet başkanları Suriye´de kalıcı barışın temini yolunda önemli bir adım teşkil edecek İdlib vilayetinin geleceğini belirlemek için toplandı.

Türkiye´nin sonuç bildirisine yansıyan tezleri

Türkiye, zirve öncesinde de Moskova ile yürüttüğü yakın mesai neticesinde, İdlib´deki sivillerin durumunu, ateşkes ihtiyacını, terör grupları ile sivillerin ayrıştırılması gerektiğini, uluslararası toplumun gözü önünde masaya getirdi. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de Türkiye´nin bu yaklaşımına destek verirken, İdlib´de yürütülecek operasyonun, Suriye´de daha önce yaşananlar gibi "yakıcı ve yıkıcı" olmaması gerektiğinin altını çizdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İdlib´deki mücadelenin zaman ve sabır ile yürütülmesinin önemine vurgu yaparken, Esed rejiminin müttefiklerine ve Batı dünyasına da kimyasal silah kullanımı ve bu konuda uygulanan çifte standarda dair mesajlar da verdi. ABD ve Fransa´nın, İdlib´de rejim güçleri tarafından kimyasal silah kullanılması durumunda müdahale edeceklerini hatırlatmalarına, Cumhurbaşkanı Erdoğan, konvansiyonel silahlarla yapılan katliamların hesabının tutulmadığını ve kınanmadığını hatırlatarak karşılık verdi. Keza, Suriye´deki rejimin sık sık başvurduğu bir metot olan "varil bombası" saldırıları ile yerle bir ettiği şehirlerde, enkaz altında can veren ya da sakat kalan sivillerin sayısını tahmin edebilen yok. Cumhurbaşkanı Erdoğan´ın bu uyarısından 48 saat kadar sonra Rusya´nın, ABD´yi Deyr ez Zor kentindeki hava saldırısında fosfor bombası kullanmakla suçlaması ise Suriye´de uluslararası hukukun ne ölçüde paspasa dönüştürüldüğünün bir başka örneği olarak kısa sürede uluslararası toplumun karşısına çıktı.

Türkiye´nin Tahran´daki zirvenin bildirisine yansıyan bir diğer uyarısı ise İdlib´de yaşanacak muhtemel bir göç hareketi oldu. Türkiye´nin iç savaşın başından bu yana siviller için öncelikli sığınma noktası haline geldiği hatırlatıldı ancak 3 milyonu aşacak bir sığınmacı akınının Türkiye toprakları içerisinde karşılanmasının da mümkün olmadığına işaret edildi. Tahran´daki sonuç bildirgesinde sığınmacılar için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmış olsa da, 7 yılın tecrübeleri bu konunun Birleşmiş Milletler´in insafına bırakılmayacak ciddiyette olduğuna işaret ediyor. Nitekim Birleşmiş Milletler Gıda Programı da, Tahran´daki bu zirve sırasında yaptığı açıklamada, İdlib´deki bir göç hareketi için 850 bin kişiye 1 hafta yetecek gıda stoklarının bulunduğunu bildirdi. 4 milyon sivilin yaşadığı bir bölgedeki sığınmacı akını için "1 haftalık stok." Peki ya sonra? Bu soruya bugün Birleşmiş Milletler´de cevap verecek herhangi bir yetkili olduğunu iddia etmek mümkün değil. Tahran zirvesinin Türkiye ve bölge açısından bir başka kazanımı ise Fırat´ın doğusunda ABD eliyle beslenen PKK/PYD/KCK terör örgütünün oluşturduğu tehdidin, Rusya ve İran tarafından da teyit edilmesi oldu. Her üç ülke, ABD tarafından beslenen ya da DEAŞ gibi "icat edilen" terör örgütlerinin, bölge ülkelerinin ulusal güvenliklerini tehdit etmelerine artık izin verilmeyeceğinin altını çizdi.

Bu nedenle olsa gerek, zirvenin üzerinden günler geçmesine rağmen Washington yönetiminin herhangi bir kademesinden Tahran´da dile getirilenlerle ilgili yorum gelmedi. Türkiye´nin Rusya ve İran ile inşa ettiği inisiyatifi sabote etme çabalarından sonuç alamayan ABD´nin Başkanı Trump, zirve öncesinde Türkiye ile ülkesinin İdlib konusunda aynı yöne baktığını iddia etmişti. Ancak ordusunun üst düzey bir generali, Amerikan Merkez Kuvvetleri CENTCOM´a bağlı Korgeneral Paul Funk, Suriye´de Türkiye´nin Kırmızı Listesi´nde yer alan PKK/KCK terör örgütünün sözde komutanlarından biriyle fotoğraf çektirerek, Başkanı ile ters yönde olduğunu, bu fotoğrafı DEAŞ ile mücadele amacıyla kurulan koalisyonun resmi twitter hesabından yayınlayarak tüm dünyaya ilan etti. ABD´den aba altından sopa gösterme maksatlı bu mesajı zirveden sonra daha traji-komik bir gelişme takip etti. Münbiç´i 90 günde teröristlerden arındırarak Türkiye´ye teslim edeceğine dair verdiği sözü tutmayan Beyaz Saray, cumartesi günü bir açıklama yaparak Rusya ve Esed rejimine, İdlib´deki Türk askeri gözlemcileri tehlikeye atmamaları için çağrıda bulundu. Bu çağrıyı yapanın PKK/PYD örgütüne tedarik ettiği gelişmiş silahların bugün Türkiye´nin doğu ve güneydoğusunda sivil ve askeri hedeflere karşı kullanıldığını hatırlatmak herhalde gereksiz bir ayrıntı olacaktır.

Astana ile bağlantılı yeni bir inisiyatif doğabilir

Ve şimdi gözler İdlib´de. Rusya ve Esed rejiminin bu operasyonu nasıl yürüteceği hem Astana sürecinin hem de Amerika Birleşik Devletleri´nin saldırgan politikalarına karşı oluşturulan ve ucu Avrupa´ya uzanabilecek bir inisiyatifin hem de Türkiye ile Rusya arasında tesis edilmeye çalışılan işbirliği alanlarının geleceğini belirleyecek. Yüzyıllarca, birbirleriyle çatışmış bu üç ülkenin geçmişin olumsuz hatıralarından uzak durarak ve kışkırtmalara karşı uyanık bir halde üst düzeyde gayret sarfetmesi gerekiyor. Bu gayretin yansımalarına Türkiye, Fransa, Almanya ve Rusya´nın 14 Eylül´de İstanbul´da biraraya geleceği toplantıda rastlayabiliriz. Rusya, İdlib´de Türkiye´nin beklentilerine uygun bir yol izlerse, ABD´nin saldırgan politikalarına karşı Ankara-Berlin-Paris ve Moskova´yı biraraya getirecek, Astana ile bağlantılı bir inisiyatifin doğması mümkün. Cumhurbaşkanı Erdoğan´ın bu toplantıyı takiben Birleşmiş Milletler Genel Kurulu´nun açılışı için New York´a ve ardından Berlin´e yapacağı ziyaretler ve akabinde Rusya Devlet Başkanı Putin ile yapacağı görüşme sürecinde, yeni bir dünyanın kurulup Türkiye´nin burada nasıl bir yer aldığına tanıklık edebiliriz.

Ancak az önce belirttiğimiz gibi bu süreç kışkırtmalara gebe ve bunların alametlerini henüz Tahran Zirvesi başlamadan önce görmeye başladık. İlk hedef, etnik yapısı ve enerji güvenliği açısından teşkil ettiği önem ile Irak´ın Basra kenti oldu. Petrol zengini olan bu kentte çok basit şekilde çözülmüş olması gereken altyapıya dair aksaklıklar ve sosyal sorunlar bir anda bir toplumsal patlamaya dönüştü. Bu patlama, bir sonraki aşamada kentteki İran destekli milis güçlerini ve dahası Tahran´ın diplomtik temsilciliğini hedef aldı. İran konsolosluğunun yakılmasını, hemen ertesi gün 8 Eylül´de ABD´nin Basra konsolosluğuna düzenlenen füze saldırısı takip etti. Yine Tahran´da liderlerin buluştuğu gün İran-Irak sınırında devriye görevi yapan İran güvenlik güçleri saldırıya uğradı ve can kaybı yaşandı. 8 Eylül´de İran Devrim Muhafızları insansız hava araçları ile orta menzilli füzeler kullandıkları bir operasyonda Irak topraklarındaki Köysancak´ta bulunan İran Kürdistan Demokratik Partisi´nin karargahını hedef aldılar. İleri derecede istihbarat bilgisi edindikleri anlaşılan İran güçleri, o esnada toplantı halinde olan İran KDP´sinin 5 üst düzey yetkilisinin aralarında bulunduğu 13 kişiyi öldürdü. 8 Eylül´de yaşananlar bunlarla da kalmadı. Suriye´nin kuzey doğusunda PKK/PYD terör örgütü ile Esed rejimi arasında bölünmüş durumda olan Kamışlı´da uzun süredir görülmeyen şiddette bir çatışma yaşandı. 12 rejim askeri ile 8 terörist bu çatışmada öldü.

Bölgedeki gerilim 9 Eylül´de bu sefer El Bab yakınlarına taşındı. Esad rejimine bağlı güçler muhalif Sultan Murat Tümeni´ne ait bir kontrol noktasına ateş açtı. Muhalifler bir kayıp verdikleri bu saldırıya rejim güçlerine anti-tank füzesi atmak suretiyle cevap verdiler. Irak´ın başkenti Bağdat´ta ise suikast girişimi yaşandı. Meclis Başkanlığı görevini geçici olarak yürüten Muhammed Ali Zeyni´nin araç konvoyuna kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından ateş açıldı. Zeyni saldırıdan yara almadan kurtuldu ve korumalarıyla beraber Reşid Oteli´ne sığındı.

Tahran Zirvesi sürecine ve devamına denk gelen kısacık bir zaman dilimine sığan bunca olay Türkiye, Rusya ve İran´ın ne kadar ince bir ip üzerinde yürüdüğünün de kanıtı. Tabi tüm bu denklemler dizisinde adı gündeme gelmeyen ancak ulusal güvenliğini gerekçe göstererek aklına estikçe Suriye topraklarını vuran bir İsrail de var.

Suriye´nin kuzeyinde yürüttüğü Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Operasyonu ile terör koridoru oluşmasını önleyen Türkiye, ABD ve İsrail´in de bölgeye yönelik uzun vadeli hesaplarının önüne set çekmiş durumda. 2019 yılı, Fırat´ın doğusundaki ABD ve Fransız askeri varlığı ile onlarla işbirliği içerisindeki PKK/PYD/KCK terör örgütünün ortadan kaldırılması için final niteliği taşıyor. Ve bu finale ulaşılabilmesi için Türkiye kadar, Astana sürecini yaşatmaya yönelik Rusya ve İran´ın çabaları da önemli rol oynayacak.

(*)Ankara´da ikamet eden gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır.