BUPAR, kamuya ait kurum ve işletmelerin özelleştirilmesini halka sordu. Ankete göre, karşı çıkanların oranı yüzde 51,9 olurken, destekleyenlerin oranı yüzde 33,4'te kaldı.
AKP'nin Türkiye'nin köprü ve otoyollarını özelleştirmeye hazırlandığı ortaya çıkmış, AKP Grup Başkanvekili Faruk Gökkuş, “Evet, köprüleri özelleştireceğiz. Bizim inandığımız ekonomik sistem neyse, vatanın ve milletin faydasına ne görüyorsak biz onu size rağmen uygulamaya devam edeceğiz.” demişti.
BUPAR’ın yaptığı araştırmada, köprü ve otoyolların özelleştirilmesine halkın karşı olduğu görüldü. Bin kişiyle yapılan araştırmada, katılımcılara, “Kamuya ait kurum ve işletmelerin özelleştirilmesini genel olarak destekliyor musunuz?” sorusu yöneltildi. Destekleyenlerin oranı yüzde 33,4’te kalırken karşı çıkanların oranı yüzde 51,9 oldu. Kararsızların oranı ise yüzde 14,9 olarak ölçüldü.
Araştırmada katılımcılara, “Türkiye’de yapılan özelleştirmeler kamu yararına mı yoksa belirli grupların çıkarına mı hizmet etti?” sorusu da yöneltildi. Özelleştirmelerin kamu yararına olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 22,7 olurken, belirli grupların çıkarına olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 57,3, fikrim yok diyenlerin oranı ise yüzde 20 olarak kayda geçti.
Araştırmada “Osmangazi Köprüsü, Üçüncü Köprü gibi KÖİ projelerinde geçiş garantisi tutturulmadığında aradaki farkın Hazine tarafından şirketlere ödendiğini biliyor muydunuz?” sorusu da yöneltildi. Evet diyenlerin oranı yüzde 33,2; duydum ama detayını bilmiyorum diyenlerin oranı yüzde 21,5; hayır bilmiyordum diyenlerin oranı ise yüzde 45,3 olarak gerçekleşti. Son olarak katılımcılara “Bu bilgiyi öğrendikten sonra KÖİ’ler hakkındaki görüşünüz nasıl değişti?” diye soruldu. Daha olumsuz diyenlerin oranı yüzde 60,3’e çıkarken yüzde 30 ise fikrinin değişmediğini ifade etti.
BUPAR’ın Araştırma Direktörü Doç. Dr. Onur Alp Yılmaz son ankete ilişkin BirGün’den Mehmet Emin Kurnaz'a değerlendirmelerde bulundu.
“Türkiye’de özelleştirme, kamu-özel işbirliği (KÖİ) projeleri ve benzeri ekonomi politikalarının geniş toplumsal etkilerine rağmen güçlü bir siyasal çatışma alanına dönüşmemesi üzerine düşünmemiz gereken bir meseledir” diyen Yılmaz’ın değerlendirmesinde şu ifadeler yer aldı:
“1980 sonrası dönemde Türkiye ekonomisi, sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, finansallaşma ve dış kaynak bağımlılığı temelinde küresel kapitalist sisteme eklemlenmiştir. Bu entegrasyon modeli, özelleştirme ve kamu-özel işbirliği gibi uygulamaları ideolojik tercihlerden çok teknik zorunluluklar olarak sunan bir politika çerçevesi üretti ve dayattı. Uluslararası finansal piyasalara erişim, yatırımcı güveni, mali disiplin ve bütçe sürdürülebilirliği gibi kavramlar, ekonomi politikalarının siyasal tartışma konusu olmaktan çıkarılıp adeta tanrı kelamı olarak kodlandı. Böylece alternatif politika seçenekleri yapısal olarak daraltıldı, ekonomik tercihlerin siyasal karakteri görünmez hale getirildi. Bu durum klasik neoliberal depolitizasyon mekanizmasının Türkiye bağlamındaki tezahürü olarak okunabilir.
Bu depolitizasyonun ikinci boyutu, sistem karşıtı bir ekonomik alternatifin siyasal alanda kurumsallaşamamış olmasıdır. Türkiye’de uluslararası finans kapitalle entegrasyona dayalı büyüme modeline karşı kapsamlı bir kalkınma programı, yeniden kamulaştırma perspektifi ya da alternatif bir kamu finansmanı rejimi siyasal rekabetin merkezine yerleşmiş değildir. Muhalefet partileri de çoğunlukla yatırımcı güveni, piyasa istikrarı ve mali disiplin çerçevesinin dışına çıkmayan eleştiriler ve politikalar üretmektedir. Bu nedenle özelleştirme ya da KÖİ politikalarına yönelik eleştiriler sistemsel bir karşıtlık üretmek yerine yönetim pratiğine yönelik teknik eleştiriler düzeyinde kalmaktadır. Alternatifin kurumsallaşmadığı bir ortamda ekonomik hoşnutsuzluk siyasal mobilizasyona dönüşmemektedir.
Üçüncü olarak, Türkiye’de siyasal rekabetin temel ekseninin dağıtım ve sınıf ilişkilerinden ziyade kimlik, güvenlik ve kültürel kutuplaşma üzerinden kurulması bu meselelerin politikleşmesini sınırlandırmaktadır. Siyasetin ana çatışma hatları etnik, kültürel ya da kimlik etrafında şekillendiğinde kamu varlıklarının el değiştirmesi, bütçe dağılımı ya da mali-millî egemenlik gibi konular ikincil hale gelir. Dağıtımla ilgili çatışmalar kimlik temelli çatışmalar tarafından bastırılır. Dolayısıyla ekonomik tercihler gündelik hayatı etkileyen sonuçlar doğursa bile seçim davranışını belirleyen temel faktör haline gelemez.

