Tarih: 20.05.2020 13:32

Amerikan Seçimleri ve Diktatörlük Tehlikesi

Facebook Twitter Linked-in

 

Trump’ın başkan seçilmesi ve görev süresince izlediği sağcı popülist siyaset Amerikalıların “istisnai demokrasi”lerine olan inançlarını ciddi şekilde sarsmış ve onları “burada da oluyor” dürtüsüyle daha kötüsüne hazırlanmaya itmiş durumda. Birçok Amerikalı, Trump’ın seçimi kaybedeceğini anladığı takdirde küresel kriz ortamında Çin veya İran ile savaş çıkartmak dahil olağanüstü şartları kendisinin yaratıp otoriter yönetimine zemin hazırlayacağına inanıyor.

Donald Trump sağcı popülist söylemiyle siyasete atıldığından beri birçok Amerikalı “Can it happen here?”, yani “Burada olabilir mi?” sorusunu soruyor. Asıl cevabını aradıkları ise, Sinclair Lewis’in 1935 yılında yayınlanan ve klasikler arasında yerini alan Burada Olamaz (It Can’t Happen Here* ) romanından devşirdikleri, “Amerika’da bir diktatörlük inşa edilebilir mi?” sorusu.

Lewis kitabında Hitler, Mussolini ve Stalin’in şahsiyetlerinde şekillenen, 1930’ların irili ufaklı birçok devletinde inşa edilen faşist diktatörlüklerin bir benzerinin Amerika’da da kurulabileceği senaryosuna odaklanıyordu. Büyük Buhran sonrası yükselen sağ ve sol popülist radikal hareketlerin gölgesinde hâlâ “Amerikan istisnacılığına” inananlara bir uyarı niteliğindeydi kitap. Gördüğü büyük ilgi sonrası tiyatro sahnesine de aktarılan roman, kısaca “Buzz” olarak çağrılan hayali karakter Berzelius Windrip isimli senatörün yükselişini, Franklin D. Roosevelt’i yenerek iktidara gelişini ve diktasını inşasını işliyor. Romanda Buzz göreve gelir gelmez muhaliflerini suçlu ilan ediyor, toplama kampları kuruyor ve sadece kendisine bağlı paramiliter silahlı gruplar oluşturarak faşist diktatörlüğünü inşa ediyor.

Yazar romanının senaryosunu Avrupa’daki örnekleri üzerinden inşa etmiş olsa da, asıl dikkat çekmek istediği merkeziyetçiliği savunan, Louisiana senatörü aşırı sağcı Huey Long ve radyodaki konuşmaları milyonlarca kişi tarafından dinlenen, Yahudi düşmanı, komünizm karşıtı, içe kapanmacı politikaları savunan Katolik rahip Charles Coughlin gibi popülist liderlerin veya bu fikirdeki birisinin iktidara gelme olasılıklarıydı.

Donald Trump iktidara geldikten sonra uygulamaya koyduğu içe kapanmacı, mülteci ve Müslüman karşıtı, sistemin temelini oluşturan kurumları yıpratıcı, medyayı düşmanlaştırıcı siyasetiyle birçok Amerikalı’ya “bizde de oluyor artık” dedirtiyor. Pandemi süresince izlediği siyaset ise bulduğu alan nispetince otoriterliğin sınırlarını zorlayacağını gösteriyor. Başkan Trump, Covid-19 kaynaklı sağlık krizinin gölgesinde gidilen seçimlerde en önemli kozu olan ekonomik yükselişi kaybetmenin verdiği darbe ile daha radikal bir kampanya yapmaya hazırlanıyor. Twitter üzerinden takipçilerini pandemi nedeniyle sosyal mesafe önlemlerini almaya devam eden ve ekonomik normalleşmeyi henüz başlatmayan Michigan, Minnesota ve Virginia eyaletlerini anayasal haklarını “gasp ettikleri” için bu eyaletleri “kurtarmaya” davet etmesiyle ortaya çıkan silahlı protestolar ve valilikleri basma görüntüleri ne kadar ileri gidebileceğini açıkça gösteriyor.

Taraftarlarını sokağa davet edip yönetim üzerinde baskı kurma çağrısı yaptığı bu eyaletler Demokrat partili valiler tarafından yönetilmelerinin yanı sıra başkanlık yarışının en çekişmeli geçmesi beklenen eyaletlerden bazıları. Protestoları organize edenler ise bireysel silahlanma yanlıları, aşırı sağcı ideologlar ve Çay Partisi Hareketi’nin aktivistleri. Her ne kadar milis üniformalı, otomatik silahlarıyla medyada geniş bir yer bulmuş olsalar da, Trump’ın “çok iyi insanlar ama kızgınlar” dediği bu grupların protestolarının genelde birkaç yüz kişiyi geçmeyen çok küçük bir azınlığa tekabül etmeleri radikalleşme stratejisinin de sınırlarını gösteriyor. Üstelik anketlerde Biden ciddi bir farkla öne geçmiş ve kendi taraftarları için dahi ekonomi en önemli sorun durumundayken Trump’ın bu stratejide ısrar etmesi pek olası görünmüyor.

29 Nisan tarihli IPSOS araştırmasına göre, Amerikalılar en büyük sorun olarak sağlık sistemini (%23), ekonomiyi (%21) ve işsizliği (%10) görüyor. Hatta Cumhuriyetçilerde ekonomiyi sorun olarak görenlerin oranı %28’i bulmuş durumda. Öte yandan daha önce Amerikalıların yaklaşık %25’i tarafından sorun olarak görülen göçmenlik meselesi ise %7’lere kadar düşmüş durumda.

 

Yıllara göre Amerikalıların 5 ana soruna dair düşüncelerini gösteren tablo. Önceki 2-3 yılda çoğunluk tarafından büyük bir sorun olarak görülmeyen ekonomi ve işsizliği son krizle birlikte sorun olarak görenlerin oranı sert bir yükselişe geçmiş durumda. (IPSOS)

 

 

29 Nisan tarihli IPSOS araştırmasının son verilerine göre, Biden genel seçim anketinde Trump’ın 6 puan önünde görülüyor.

 

Trump’ın Seçim Stratejisi

Tabiî ki bu durum Trump’ın kimliksel popülist söylemini, medyayı şeytanlaştırıcı tutumunu, halkın adamı olduğu için kendisine darbe yapılmak istendiği teorilerini bir kenara bırakacağı anlamına gelmiyor. Tam aksine Cumhuriyetçi tabandaki devasa desteğini korumak için her fırsatta bunları dillendirmeye devam edecektir. Çünkü bu radikal ve popülist tutum geniş seçim stratejisinin bir ayağını oluşturuyor. Onun dışında en önemli önceliği, seçimlere 6 ay kadar bir süre kalmışken borsayı yeniden toparlayıp, büyük şirketleri batmaktan kurtarıp ekonomiyi hızlıca canlandırmak. Eğer gerçekten de tüm ülkede ekonomiyi yeniden normalleştirebilirse, yaşanan durgunluğun üzerinden beklenenden daha hızlı bir şekilde gelebilir. Trump, Demokrat ve Cumhuriyetçilerin müzakereleri sonucu ortaya çıkan ve neredeyse 2.5 trilyon doları bulan devasa yardım paketini hemen onaylayarak bu konudaki ciddiyetini gösterdi.

Amerikan İşgücü İstatistikleri Bürosu’na göre, mevcut işsizlik oranı %14.7’yi bulmuş olsa da, işçiler şu anda haftalık 600-1.000 dolar arası maaş aldıkları için krizin ekonomik etkisi sınırlanmış durumda. Onun dışında her vergi mükellefine verilen tek sefere mahsus 1.200 dolarlık çek ve küçük işletmelere verilen işçi maaşı, kira ve fatura gideri desteği normalleşme durumunda ekonomik toparlanmayı ciddi biçimde hızlandıracak faktörler. Ekonominin pandeminin önemli ölçüde yavaşlatılmadan erken açılmasının Trump açısından negatif yönü ise en sadık destekçileri olan 65 yaş üstü Beyazların oylarını kaybetme riski. Virüs nedeniyle sağlık açısından risk grubunda bulunan 65 yaş üstü vatandaşların ezici çoğunluğu önceliği ekonomiye değil virüsün önlenmesine veriyor. Dahası Trump’ın virüs ile mücadelesini yeterli görmüyor.

Morning Consult raporu, 65 yaş üstü vatandaşlar arasında Trump’ın virüsle mücadele stratejisini net olarak onaylayanların oranının gittikçe düştüğünü gösteriyor.

 

Trump’ın Covid-19 krizi sonrası şekillenen seçim stratejisinin diğer ayağını ise Çin karşıtı tutumunu daha ileri bir noktaya götürmek oluşturuyor. Mevcut pandemi bu noktada Trump’a adeta altın tepside bir fırsat sunmuş durumda. Daha önce Çin ile sert bir mücadeleye girmesi birçok Amerikalıyı tedirgin ederken, pandemi ile birlikte önü açılmış görünüyor. Her ne kadar Demokratlar Trump’ın “Çin Virüsü” söylemini ırkçı bulup eleştirseler de, Çin karşıtı duruş her iki parti tabanında da destek görüyor. Bu yüzden Cumhuriyetçiler Biden’ı Çin’e karşı sert olmamakla suçlarken, Biden da giderek Çin karşıtı tutumunu keskinleştirip bu eleştirileri savuşturmaya çalışıyor.

Fakat Çin meselesinden ziyade Cumhuriyetçilerin Biden’a karşı en önemli kozunu son haftalarda patlak veren bir cinsel taciz davası oluşturuyor. 1993’te Biden’ın ofisinde asistan olarak çalışan Tara Reade isimli bir kadın Biden’ın kendisine uygunsuz biçimde dokunduğu iddiasıyla ortaya çıkıp, yarıştan çekilmesi gerektiğini söyledi. Biden, o dönem resmî bir şikâyette bulunmayan Reade’nin iddiasını reddetse de, Cumhuriyetçiler bu iddiayı gündemde tutmakta kararlılar. Böylece hem cinsel tacizler konusunda dosyası son derece kabarık olan Trump’a yönelik eleştirileri bertaraf edip hem de Biden’ın kişiliğine direkt saldırıda bulunabiliyorlar.

Öte yandan eski başkan Obama’nın da online platformlarla sınırlı kalsa da sahaya inip Trump karşıtı kampanyada aktif yer alma sinyallerini vermesi, Demokratların hem bu seçimi ne kadar ciddiye aldıklarının hem de Biden’ın arkasında sağlam bir şekilde duracaklarının önemli bir sinyali. Trump özellikle son bir haftadır Biden’ı bırakıp Obama’ya yükleniyor. Çünkü Cumhuriyetçi tabandaki Obama alerjisi Biden karşıtlığının çok ötesinde.

Diktatörlük Tehdidi Gerçek mi?

Başa dönecek olursak, Trump’ın başkan seçilmesi ve görev süresince izlediği sağcı popülist siyaset Amerikalıların “istisnai demokrasi”lerine olan inançlarını ciddi şekilde sarsmış ve onları “burada da oluyor” dürtüsüyle daha kötüsüne hazırlanmaya itmiş durumda. Fakat pandemi ile birlikte söylemsel ve eylemsel radikalliğinin dozu artsa da, Trump bu stratejinin sınırları olduğunun gayet farkında. O yüzden seçimlere kısa bir süre kalmışken bütün önceliğini ekonomiye verip kimliksel popülizmini en azından söylemsel düzeyde dozunu artırarak devam ettirecektir. Fakat ekonomi beklediği gibi hızlı bir dönüş yapamazsa, otoriterliğin sınırlarını zorlamaya, hatta Biden’ın da iddia ettiği gibi çok zor olsa da Kongreyi atlayarak seçimleri ertelemeyi bile deneyebilir

Muhaliflerin böyle düşünmelerinin sebebi, mevcut otoriter eğilimlerinin yanı sıra Trump’ın her fırsatta elektronik oylamaya güvenmediğini söylemesi. Eğer önümüzdeki birkaç ay içinde normale dönülemezse ve ekonomide beklediği toparlanma sağlanamazsa, Trump’ın salgın nedeniyle oy merkezlerinde oy kullanılamayacak oluşunu seçimi ertelemeye bahane etmek için çabalayacağına inanıyorlar. Normal şartlarda yasal olarak bunu yapmasına imkân yok. Çünkü seçimleri ancak Kongre erteleyebilir. İki partinin anlaşıp seçimi ertelemesi ise pek olası değil. Dahası Amerikan tarihinde örneği yok bu pratiğin. Hem Amerikan İç Savaşı (sadece Beyaz erkeklerin oy verebildiği dönem) hem de dünya savaşları döneminde ertelenmedi seçimler. Yaklaşık 675.000 Amerikalının ölümüne yol açan İspanyol Gribi ise seçim yılına rast gelmediği için bu konuda bir örnek teşkil etmiyor. Fakat birçok Amerikalı, Trump’ın seçimi kaybedeceğini anladığı takdirde küresel kriz ortamında Çin veya İran ile savaş çıkartmak dahil olağanüstü şartları kendisinin yaratıp otoriter yönetimine zemin hazırlayacağına inanıyor.

Oysa Trump’ın otoriter retoriğini pratiğe dökmesinin önünde ana hedefi yönetimi tek elde/merkezde toplamayı önlemek olan ve küçük kasabaların bile özerkliğini koruyan, ömrü iki asrı aşan köklü bir ademi merkeziyetçi sistem var. Başkan Trump daha yakın zamanda görevi kötüye kullanmak suçlamasıyla başlayan azil sürecinden ancak Cumhuriyetçilerin Senato’daki ağırlığı sayesinde sıyrılabildi. Fakat başkanlık seçimlerinin gölgesinde kaldığı için göz ardı edilse de, Kasım ayında yapılacak seçimlerde Senato’nun da 3’te 1’i yenilenecek. Yarışın ortada olduğu eyaletleri kaybetmeleri durumunda Senato’daki 53-47 dengesi Cumhuriyetçilerin aleyhine bozulacak. Bu olduğu takdirde, tıpkı Obama’nın son döneminde başına geldiği gibi başkanlık seçimlerini kazansa dahi Kongreyi tamamen kaybeden Trump’ın da eli ayağı bağlanacak ve en küçük gayrı hukuki hareketi bu sefer kurtulamayacağı yeni bir azil sürecini başlatacaktır. Bu yüzden, seçim iptali meselesinin gündeme gelmesini, çok yakın ve gerçek bir tehditten ziyade bu sorunun gündeme gelebilmesinin Amerikan demokrasinin Trump yönetimi altında ne kadar gerilediğinin bir işareti olarak okumak gerekiyor.

Birçok ülkede iktidara gelen ve 1930’ların ırkçı-faşist diktatörlüklerini anımsatan aşırı sağcı otoriter rejimlerin yükselişi ve kendilerinin de bu eğilimleri taşıyan, tabanında oldukça popüler bir başkan tarafından yönetilmeleri muhalif Amerikalıların bu endişesini derinleştiriyor. Bugün yüksek perdeden dillendirilen endişeler Sinclair Lewis’in başarılı bir şekilde yaptığı gibi “Burada Olabilir” mesajını yayarak karanlık tünele girişi önlemeye dair bir uyarı niteliği taşıyor.

*Kitabın kısa bir analizi için makale önerisi: Stephen L. Tanner, “Sinclair Lewis And Fascism"Studies in the Novel, Vol. 22, No. 1, (spring 1990), pp. 57-66.
____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

ERDEM İLTER 

PERSPEKTİF AJANS




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —