İkinci Barış Süreci alla curda başladı. Düşünülmesi bile imkânsız, neredeyse sürreal bir şekilde Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan’ı kurucu lider olarak Meclis’e davet etti. Bu sürreal söylem daha sonra giderek arttı. Türkiye’nin bir kısmı şok olmuştu; ancak önemli olan, Kürtlerin çoğu bu söylemden adeta sarhoş olmuştu. Geçen hafta yaşananlardan sonra ise Kürt cephesinde bir şok yaşandı. Suriye’de yaşanan “hezimet” sonrasında Öcalan mitinglerinin yasaklanması ve SDG ile Mazlum Abdi’nin Bahçeli tarafından “terörist, Siyonist yandaşı, İsrail kuklası” olarak ilan edilmesiyle süreç alla turca hâlini aldı.

“Kutsal lider”, “lider-tapar” taban
Türk tarihinde devletin “düşman” gördüğü gruplarla mücadelesinin uzun dönemli dinamiklerini iyi anlamak gerekir. Devlet, Gülenizm örneğinde ve günümüzde Kürtler özelinde görüldüğü gibi bazı durumlarda,
i) “düşman” grubun kutsal kabul edilen bir lidere sahip olmasını ve
ii) takipçilerinin bu lidere tamamen bağlı olmasını, yani adeta “lider-tapar” olmasını memnuniyetle karşılar.
Abdullah Öcalan onlarca yıldır izole bir yaşam sürüyor. Dünya ile tek teması kendisine getirilen haberler üzerinden gerçekleşiyor. Böyle bir mekanizmayı manipüle etmek çok kolaydır. Konunun daha iyi anlaşılması için cemaat örneğini verebilirim: Gülen de belki bir adada hücrede değildi, ancak fiilen dünyadan izoleydi. Her iki liderin takipçileri de “izole bir lider tam olarak doğru karar veremez” uyarılarına “siz ne sanıyorsunuz onu?” şeklinde tepki verdi. Bunun nedeni, liderin kutsanması ve “lider-taparlık” durumunun söz konusu olmasıdır.
Hâlbuki devlet açısından bu durum büyük bir avantajdır: Eğer taban lidere tapıyorsa, lideri etkileyerek tabanı kontrol etmek mümkündür. Bunun panzehiri, grubun kendi içinde otonom bir lider çıkarmasıdır. Kürtler bunu ilk kez Selahattin Demirtaş ile başardılar. Ancak devletin böyle bir duruma asla izin vermeyeceğini bilmek gerekir. Devlet için rakip bir grubun içinde otonom bir liderin ortaya çıkması büyük bir sorundur.

İkinci Barış Süreci’nde DEM’i temsil edenlerin hiçbiri otonom bir siyasi liderlik yeteneğine sahip değildi. Bu kişiler daha çok birer emanetçi veya postacı gibi davrandılar; süreçte herhangi bir özneleşme gösteremediler. Zaten zamanlarının çoğunu “Öcalan’a telefon edemiyoruz”, “Öcalan ile konuşamıyoruz” diyerek geçirdiler. Kendileri özneleşerek, Demirtaş’ın yaptığı gibi bir siyasi yetenek ortaya koyamadılar. Dolayısıyla DEM liderleri sürecin bugüne kadar geçen kısmını devletin söylediklerini tartışarak, ancak asla kendi yaratıcı inisiyatiflerini kullanmadan geçirdiler.
Demirtaş gibi otonom bir liderin olmayışı büyük bir kamuoyu hatasına yol açtı. Baştan beri sürecin kamusal yüzü Öcalan oldu. Türk halkı bunu (doğru ya da yanlış) asla kabul etmedi. Dolayısıyla Bahçeli’nin Öcalan hakkında yaptığı övgüler kulağa hoş gelse de sosyolojik olarak karşılığı olmayan sözler olarak kaldı. Türk toplumu zaten bu konuda değişmeyeceği için Öcalan’ı övmek masrafsız ve risksiz bir şeydi. Türkiye’deki müesses nizam için Öcalan’ın Bahçeli tarafından övülmesinin hiçbir maliyeti yoktur.
Bunu bozacak tek şey, Öcalan dışında, tıpkı daha önce yapıldığı gibi, Demirtaş gibi otonom bir liderin çıkmasıydı. Demirtaş siyasetinin zirve döneminde, Türk kamuoyunda, yani Türkiye’nin Batısı’nda da meşruiyet üretebilir hâle gelmişti. Ancak “karizmatik Öcalan – itaatkâr Kürt taban” formülü o kadar etkili kabul edildi ki, Demirtaş ikinci barış sürecinde ciddi biçimde gündeme bile gelmedi.
Yukarıda belirttiğim gibi, DEM liderleri toplumsal olarak karşılıksız kaldı. Çoğu DEM lideri, elbette saygın ve davalarına katkı vermiş kişiler olmakla birlikte, Kürt siyasetinin ürettiği enerjiyle yol alan ancak kendi başlarına otonom bir anlam ve enerji üretemeyen kişilerdi.

