Ali Öner: GERÇEKLİĞİN KAYBI VE İNSAN HAKLARI

Mazlumder İst. Şube Bşk’nı Ali Öner’in istanbul.mazlumder.org’da yayımlanan Genel Kurul Konuşmasını aşağıya alıntılıyoruz.

Ali Öner: GERÇEKLİĞİN KAYBI VE İNSAN HAKLARI

Son suya set vurulduğunda,

Son ormana maden ocağı açıldığında,

Son deniz kirletilip son balık öldüğünde,

Son muhacir az paye karşılığı satıldığında,

Son çocuk yetim ve öksüz kaldığında,

Ve mülteciler silaha kurşun olarak pazarlandığında,

Biz hangi adalete şahitlik edeceğiz?

Ve kimse kalmadığında

Kimin hakkını ayakta tutacağız?

Bir topluluğa olan kinimizi ne zaman hesapsız ve bekasız gömüp adaletli davranacağız.

Hislerimizle davranmamızın bizi saptıracağını, amansız ve fakatsız ne zaman ortaya koyacağız.

21. yüzyıl, güvenlik esaslı politikalarıyla gerçeklik duygularımızı büküvermiştir. Adil şahitliklerimiz bu güvenlik gerekçeli onur kırıcı sert rüzgârların önünde savrulup durmaktadır. Bu sert ve sert olduğu kadar vicdansız esen fırtınalar, dünyanın her yerinde farklı tahribatlar gerçekleştirmektedir. Kimisinde insanları yerinde etmekte, kimisinde başa bastırılan bir dizle nefessiz bırakmakta, kimisinde ise deniz ortasında botunu patlatıp cesetlerin değersiz bir çöp gibi kıyıya vurmasıyla sonuçlanmaktadır.

İnsanların ortak tutumu çerçevesinde ortaya çıkan insan hakları evrensel beyannamesi, daha yüzyıl tamamlanmadan gerçekliğini yetirmekle yüz yüzedir. Ki bu metin insan olmanın ve onurlu yaşamanın manifestosu niteliğinde; imza atan tüm ülke anayasalarının nirengi noktasını oluşturmaktaydı.

Geldiğimiz yer ve ortaya konan uygulamalara bakıldığında gerçeklik duygularımızın tersyüz edildiği ve bir illüzyona tabi tutulduğumuz gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır. İnsanın inandığı değer ve düşüncesine uygun bir yaşam ortaya koyması gerçeği ortadayken ve buna yönelik hukuk kuralları oluşturulmuşken, bunların sürekli çiğnenip derdest edilmesi, gerçeklik duygularımızın yetirilmesi değilse nasıl açıklanabilir!

İnsan hakları eylem planları sonsuz kereler üretilerek yok edilmekte, bizleri gerçek ile kurgu arasında bırakarak aklımızla oynanmasına yol açmaktadır. Yapılan açıklamalarla cari hukuk kuralları arasında ciddi çelişkiler vardır. İktidarların oluşturduğu söylemlerde gerçeğin kendisi değil kopyasının kopyası dillendirilmektedir. Uygulama alanında da sahte olduğu ortaya çıkan durumlar bulunmaktadır. Böylece gerçeklik gizlenmekte ve toplumlar nezdinde oluşturulan algıyla örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Hakkı ayakta tutma ve adil şahitliğimiz iktidarlar tarafından birçok şarta bağlanmakta ve nefessiz kalmamız sağlanmaktadır.

Küresel siyasetin temelini oluşturan insan hakları evrensel beyannamesi iktidarlar tarafından sahte ama gerçek görüntüsü veren bir illüzyon içinde tersyüz edilmekte; deneyim, ritim, biçim ve içeriğinin tek tipliliğiyle onur kırıcı ve vicdan karalayıcı uygulamalar haline getirilmektedir. Bu onur kırıcı durum popüler kültürün damıtılmış sığ sularında yıkanmakta, aforizmalarla çekici ve etkileyici bir kisveye sokulmaktadır. Aforizmalara indirgenmiş söyleme uygun düşmeyen hak talepleri ise hainlik ve teröristlik etiketleriyle baskılanmakta, gerçeklik ilkesinin kaybolması teşvik edilmektedir.

Gerçeklik, enformasyon üzerinden kendini sürekli üretmeye çalışmaktadır. Topluma illüzyonu dayatanlar, bu sebeple patolojik bir ivmeyle yönlendirmelerini tazelemekte ve diri tutmaktadır. Sosyal kurum ve kuruluşlarıyla bir denetim mekanizması sağlayıp her şeyi kontrol ettiği hissine kapılan İktidar, oluşturduğu mekanizmanın kendisini de engelleyip kontrol ettiğini çok sonrasında (iş işten geçince) fark edebilmektedir.

Toplumu kontrol etme dürtüsü iktidarları kaygı bozukluklarına itmekte; aşırı kontrol, aşırı performans arzusu, şiddet olgusunu ve kendi kalesinden toplumu hizaya getirme sendromunu beslemektedir. Bu sendrom kendisini “düşman yaratarak var olma” şeklinde açığa vurmakta, ötekine hayat hakkı tanımamaktadır.

İnsan haklarının beşiği kabul edilen Avrupa bile, yükselen İslam düşmanlığı üzerinden başörtüsünü, camilerin minaresi olup olmamasını bir simülasyonla ters yüz etmekte ve bir baskı/yasak ilkelliğine döndürebilmektedir. Özgürlük kavramını oligark bir anlayışa teşne edilebilmektedir. İnsan hakları kavramı uluslararası arenada nesnel gerçekliğini giderek yitirmekte ve bunun yerine sanal yani söylemsel gerçeklik giderek güç kazanmaktadır. Böylece gerçek ile sahte, gerçek ile düşsel arasındaki fark yok edilmektedir.

Bugün bizim karşı karşıya olduğumuz hukuksuzluklar, sadece “-miş gibi” yapmak olarak algılanmamalıdır. Adeta hukuk perdelenmekte, haklar gizlenerek onlara hiç sahip değilmişiz gibi hareket edilmektedir. Bunun sonucudur ki, bir suç olmaksızın kanun önünde suçlu muamelesi görebilmekteyiz.

İnsan hakları güvenlik politikalarına kurban edilmiş, doğru ya da yanlışın ötesinde bir parodi, maskaralık ve küçümseme haline getirerek beka sorunu ya da istikrar anlayışının bir ilkesi durumuna düşürülmüştür. Anayasal güvence altındaki hak arayışları kuşkulu duruma getirilmiş ve hak taleplerine saldırı beka ve istikrar kavramlarıyla perdelenmiştir. İktidarlar var olan hakları yok göstermekte; örgütlenme, gösteri ve yürüyüş hakkını yok saymakta, yeri geldiğinde de göz altılarla gözdağı vermektedir.

Egemenlerin çabasıyla dünya bugün hakikat ve gerçeklik değil, hakikatin yolculuğunu gizleme yolunda hızla ilerlemektedir. İslam dünyası ve dünyadaki mazlumiyet haritasına baktığımızda; Filistin Meselesinde İsrail’in tutumu, Arakan soykırımında Myanmar’ın işlediği cinayetler, Doğu Türkistan’daki Çin zulmü, Amerika’nın başta Ortadoğu, Asya ve Afrika’daki katliam ve yıkımlar… Bunlar hep insan hakları evrensel beyannamesindeki maddelerin gerçekte hiç var olmamış nesneler haline getirildiğinin örnekleridir.

Ülkemizde de bu anlayışla at başı giden uygulamaların olduğu hepimizin malumudur. Sistem yeni oluşturmaya çalıştığı tipoloji üzerinden vicdanları ve adil şahitlikleri şarta bağlamaktadır.

Böylece biz cezaevlerinde anneleriyle büyüyen çocukların acılarına ve travmalarına kulaklarımızı kapatabilmekteyiz. Ya da erken evlilik mağduru üç bin kişinin ızdırap ve özlemlerini bir simülasyon izler gibi izleyerek, sonrasında vicdanı rahat kalabilmekteyiz. Her acı ve sıkıntının ardından kafamızı yumuşak yastığımıza gömüp yataklarımızda rahatça yatabilmekteyiz.

Kanun hükmünde kararnamelerle insanların hayatı çekilmez hale getirildiğinde, işleri ellerinden alındığında, sadece devlette değil özel sektörde bile iş bulamaz hale getirildiklerinde, iktidarın yaptıklarını adalet eleğinden geçirme ihtiyacı hissetmiyoruz. Hatta daha ileri giderek bu şahısları toplumun hainleri haline getirdiğinde de vicdanlarımız fildişi kulelerinde rahat edebiliyor. Bir topluluğa kin duymaya ikna edildikten sonra onların feryatları artık kulaklarımıza ulaşmıyor ve onlara reva görülen hiçbir şeyin adil duruşumuzu etkilemediğini düşünebiliyoruz.

Bir tarafta muhacir ve mültecilere ensar olmaktan bahsederken, diğer tarafta bunları yurtdışından gelecek yatırımlar için kurban verebiliyoruz. Ya da başka ülkelere sınırları açma tehdidinde bulunurken onları silahımıza kurşun yapabiliyoruz. Polis şiddeti tekil davranış olmaktan çıkmış, çıplak arama iddialarını ise araştırmak yerine muhatabı suçlayıcı açıklamalarda bulunabiliyoruz. Siyasi manevralarla milletvekillerini hukuka aykırı mahkûm edip mecliste derdest ederek 1990’lı yılların Türkiye manzarasını geri çağırabiliyoruz.

Gün geçmesin ki İslami hassasiyetlerinden dolayı Türkiye genelinde Müslümanlara IŞİD adı altında operasyon yapılmasın; uzun tutukluluklarla terbiye edilmesin ve gözdağı verilmesin.

Türkiye’de oldum olası hukuk sıkıntılıdır; ama geçmişte bu hukuksuzluğun bile bir tutarlılığı vardı. Bugün ne yazık ki hukuksuzluğun bir tutarlılığı bile yoktur. Üst ve alt mahkeme hiyerarşisi ve mahkemeler arasındaki yargılama tutarsızlıkları başını almış gitmektedir.

Devletin en üst mercilerinde bulunanlar, bir gösteri yürüyüşü çerçevesinde tutuklananları yargıyı etkileyecek şekilde lekelemekte, hak ihlaline yol açacak beyanlarda bulunabilmektedir. Hakkı ayakta tutmak için feryad edenler, tek tek meydanlardan toplanabilmektedir.

Onun için Fransız düşünür Baudrillard’ın dediği gibi; “gerçek çökmüştür, bugün gerçek, sadece imgeden, yanılsamadan ya da simülasyondan ibarettir. Model temsil ettiği varsayılan gerçeklikten daha gerçektir. Hipergerçeklik çoktan yeniden üretilmiş olan şeydir. Kökeni ya da gerçekliği olmayan bir gerçeğin modelidir.”

Devamı >>>