Tarih: 16.03.2020 13:04

Aklın ve Bilincin Zincire Vurulması

Facebook Twitter Linked-in

Onyedinci yüzyıl sonlarına doğru hayata geçirilen 'uygarlık misyonu' ve 'beyaz adamın misyonu' dili, saldırgan bir dünya görüşü, saldırgan bir söylem ve saldırgan bir siyaset tarzı oluşturdu. Saldırgan, üsttenci, üstünlükçü bu dünya görüşü, söylem ve siyaset tarzı; İslam dünyası toplumlarında, zihinsel ve ruhsal bütünlüklerin parçalanmasına, özgüven kaybına ve düşünsel belirsizliklere neden oldu. Sözünü ettiğimiz dünya görüşünün, söylemin ve siyasetin, ideolojik otoritesi, ne yazık ki, İslami otoriteyi tartışılabilir hale getirdi. İslam dünyası toplumlarında, düşünsel/kültürel hayat maruz kaldığı zihinsel-ruhsal parçalanmalar sebebiyle, ideolojik otoriteyle halen entelektüel/felsefi anlamda hesaplaşamadığı için, ideolojik otoritenin meşruiyet kazandırdığı kavramlarla da hesaplaşamıyor, bu kavramların ideolojik baskısından özgürleşemiyor, özgürleşmeyi de düşünmüyor.

İslam dünyası toplumlarında kültürel-entelektüel hayat, Batılı epistemolojinin sınırlarını aşamadığı, bu epistemolojiye mahkum olduğu için, mekanik-matematik referanslar ve teknik düşünce tarzına da mahkum olmuş bulunuyor. Bu mahkumiyet sebebiyle, insani varoluş bütünüyle içgüdüsel tezahürlere indirgeniyor. Teknik düşünme tarzı, mekanik-matematik referanslarla birlikte, saldırgan dünya görüşü, dil ve siyaset bugün, ideolojik ihtirasların/aşırılıkların, ideolojik-ırkçı-narsist bencilliklerin bütün tezahürlerini fütursuzca/bağnazca/barbarca sergileyerek çığırından çıkmış bir dünya tablosu oluşturuyor. Kapitalist ihtiraslar, kapitalist hayat tarzı bütün halkları insafsızca şeyleştirerek kapsamlı bir asimilasyon gerçekleştiriyor.

Kapitalist-ideolojik-ırkçı ihtiraslar, aşırılıklar ve fütursuzluklar, İslam dünyası ülkelerini, bu ülkeler halklarını, bu ülkelerin İslam medeniyeti mirası olan aziz şehirlerini, kültürlerini, bu ülkeler coğrafyasını/tarihini bütünüyle ağır yaralı şehirler, ağır yaralı halklar, ağır yaralı mekanlara dönüştürüyor. Sözünü ettiğimiz aziz İslam yurtlarının aziz halkları, masum ve mazlum halklar, bugün, tedavi edilmesi mümkün olmayan çok ağır bir travma/trajedi ile karşı karşıya bulunuyor. Emperyalistlerin yaşanılmaz hale getirdiği İslam yurtlarının çaresiz/güçsüz halkları için, bugünün dünyasında gidebilecekleri güvenli hiçbir yer kalmamıştır. Saldırgan, ideolojik, ırkçı dil söylem ve siyaset her yerde, bütün muhacirlere terörist muamelesi uyguluyor .'Uygar dünya', 'çok kültürcülük', 'insan hakları' dili ve söyleminin içi boş, propaganda klişelerinden öte hiçbir şey ifade etmediklerini somut olarak görebiliyoruz. Hindistan Müslümanları bugün, 1933’de Almanya’da yaşayan Yahudilerin yaşadıklarını yaşıyor. İklim aşırılıkları ve istikrarsızlıkları, ideolojik ve ırkçı aşırılıklar ve istikrarsızlıklar, bilimsel aşırılıklar, ekolojik yıkım, insan sonrası bir dünya oluşturuyor.

Hangi toplum olursa olsun, bir toplumun, kültürün, düşünmeyen duygusallıklar, düşüncesiz bağlılıklar ve hamaset yoluyla ele geçirilmesi, ilgili toplum ve kültürün aklının ve bilincinin zincire vurulması anlamına gelir. Bizler, İslam toplumlarında akılları zincire vurulmuş halklar olarak hayatlarımızı sürdürüyoruz. İslami varoluşu, İslami aklı, bilinci, kalbi vb. bütünüyle edilgen kılan bir gelenek doğrultusunda savrulmaya devam ediyoruz. Günümüz İslam toplumlarında soyut/teorik idealizmler, milliyetçi-mezhepçi romantizmler karşısında ne yazık ki tutunamıyor. Milliyetçi-mezhepçi-romantizmler, Müslümanlara, hiçbir etnik özelliğin, insanın gerçek değerini belirleyemeyeceği gerçeğini bütünüyle unutturuyor. Bu bilinç körlüğü sebebiyle bugün, İslam toplumları, milliyetçilik ve mezhepçilik temelinde duygusal bir tahakkümle biçimlendirilebiliyor, yönlendirilebiliyor. Toplumlarımız, kamusal eleştirel düşünürlere, fikir adamlarına, filozoflara sahip olmadıkları için kitleler kolaylıkla hamaset/popülizm/heyecan dalgalarıyla harekete geçirilebiliyor. Günümüzde, her ulus-devlet, İslam üzerinde milliyetçi bir yorum tekeli oluşturmaya çalışıyor. Yerli-milli-folklorik dindarlık tezahürleri, ümmet bilincini terörize ediyor.

Konformist-popülist kültürler eleştirel yeteneklere, özgürleştirici fikirlere hayat hakkı tanımadıkları için, hiçbir konformist ve popülist kültür kendisini yenileyemez yenileme ihtiyacı duymaz, düzeltemez, düzeltmek istemez, onarmaz ve onarmak istemez. Bu tür toplumlarda duygusallıkların ve fanatizmlerin ufuksuzluğu içsel ötekiler üretir. İçsel ötekiler her durumda linç kültürün muhatabı haline getirilirler. İçsel ötekiler, ancak resmi doğruları doğrulamak suretiyle hakikate tanıklık etmemek koşuluyla hayatlarını sürdürebilirler.

İslam dünyasında, eski sömürgeler, yeni ulus-devletler, hala zihinsel-psikolojik tahakkümü, kültürel şizofreniyi aşabilmiş değiller. Bilinçleri sömürgeleştirilen halklar ne yaparlarsa yapsınlar taklit etmekten başka, öykünmekten başka hiçbir şey yapamazlar. Bu tür toplumlarda, yerellik/millilik nostaljik bir geri çekilmenin ve ufuksuzluğun adıdır. Taklitçi/öykünmeci bir zihniyete sahip olmak bilincini ve yüreğini yitirerek yaşamaya mahkum olmaktan farksızdır. Taklitçi bir zihniyet tarzı, hiçbir şekilde tarihsel sorumluluklarının farkına varamaz, bağımsız bir varoluşun sesi olamaz. Eleştirel düşünme yetisini kaybeden toplumlar-kültürler, klişelerin, kalıpların, sloganların dünyasında yaşarlar. Eleştirel düşünme yeteneğine sahip kadroların kamusal sorumluluk alabildiği, hakikate tanıklık yapabildiği toplumları, hamaset/propaganda diline/söylemine hapsetmek sanıldığı kadar kolay değildir. Klişelerle, sloganlarla, kalıplarla hiçbir şekilde hakikate nüfuz edilemez. Her popülizm insanı ve toplumu bütün yönleriyle duyarsızlaştırır. Eleştirel bilincin yok edildiği toplumlarda, hamaset-popülizm yoluyla kitlesel denetimler, kitlesel gözaltılar ve kitlesel sıradanlaştırmalar meşrulaştırılabiliyor. Bu tür toplumlarda hakim olan propaganda ve denetim dili, bireyleri, birey olmaktan vazgeçirerek, düşüncesizleştirerek büyük sürüye dahil edebiliyor.

Geleneğin ve konformizmin otoritesinin belirleyici olduğu toplumlarda, niteliksel anlamda, varoluşsal bir farkındalık oluşturulamıyor. Her gelenek, her konformizm, ‘böyle gelmiş, böyle gider’ klişesini bir hayat tarzı haline getirebiliyor. İslam dünyası toplumlarında kültürel/entelektüel hayat, tahakküm üreten, saldırgan dünya görüşünün, dilin ve siyasetin dinamikleriyle ilgili olarak eleştirel çözümlemeler, sorgulamalar yapamadıkları için, bu dünya görüşüne, dile ve siyasete katlanmaya devam ediyor.

Kendi olma bilincimize yabancılaştığımız için, öteki/ötekiler hakkında da bağımsız/özgün değerlendirmeler/yorumlar yapamıyoruz. Bir diğer yanda da, ulus-devlet ihtirasları, milliyetçilikler, ortak İslami bilincin, duyarlılığın, ahlakın ağır bir tahribata maruz kalmasına neden oluyor. Müslüman halklarla, kültürlerle konuşabilecek ortak dil ve bilinç imkanını kaybediyoruz. Ortak dil imkanını kaybettiğimizde, ortak kültür, ortak siyaset ve ortak geleceği de tasavvur etme imkanını bütünüyle kaybediyoruz.

Milliyetçilikler ve mezhepçilikler, kalbimizin ve bilincimizin ufkunu karartıyor.

Tartışma ve fikir ayrılığı kültürü, bilgelik temelinde kurulabilir.

Bireyler, toplumlar, ülkeler, tefekkür ve bilgelik yoluyla sınırlarının/imkanlarının farkına varırlar. Bir toplum, bir birey ‘’böyle gelmiş, böyle gitmemeli’ dediği anda düşünme sorumluluğu ile karşı karşıya gelir. Tefekkür ve bilgelik, bizlere, ölüm bilincine sahip olmayı öğretir. Ölüm bilincine sahip olarak, her tür bayağı ihtirastan, iktidar ayrıcalıklarından ve ihtiraslarından, her tür kibir ve egoizmden, her tür bencillikten arınma imkanı bulabiliriz. Sınırlarının farkında olmayanlar, ölüm bilincine de sahip olamazlar. Ölüm bilinci, bizlere, hayatın her anında, her alanda, ölçülü/incelikli ve dikkatli olmayı öğretir.

Günümüzde, medya teknolojileri, bütün halkların algı kanallarını, propaganda/popülizm yoluyla kapatabiliyor. Kültür teknolojilerinin, ideolojik kontrol altında bulunduğunu, elektronik medyanın kendi algoritmaları doğrultusunda algılarımızı yönlendirdiğini, hepimizin, özellikle de genç kuşakların bilmesi gerekiyor. Anlayamadığımız, çözümleyemediğimiz, bütün boyutlarıyla nüfuz edemediğimiz bir dünyaya Müslümanlar olarak söyleyebileceğimiz hiçbir şey olamaz, nitekim bugün hiçbir şey söyleyemiyoruz. Bu nedenle hepimizin özellikle de genç kuşakların hamaset söyleminin telkin ettiği tehlikeli iyimserliklere ve gerçekleşmeyecek umutlara karşı eleştirel bir dikkat içerisinde bulunması hayati bir konu haline gelmiştir.

Bugün Müslüman halklar olarak karşı karşıya bulunduğumuz küresel sorunlarla, küresel tehditlerle, küresel kuşatmalarla hiçbir ulus-devlet, hiçbir milliyetçilik, hiçbir mezhepçilik kendi başına yüzleşemez/hesaplaşamaz. Bunun için bütün bencillikleri/kibir ve ihtirasları aşan nitelikli ortak-kolektif çalışmalar/dayanışmalar ve çözümlemeler üzerinde yoğunlaşmak zorunludur.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —