Akademisyenlerin araştırmayla ilişki biçimleri

Ondokuz Mayıs Üniversitesi eski rektörü Hüseyin Akan “Üniversitelerimize istisnalar değil ciddi bilimsel araştırma yapan çoğunluk lâzım” diyor.

Akademisyenlerin araştırmayla ilişki biçimleri

Resmi (formal) eğitimin ufku daraltıcı, kısırlaştırıcı ve tektipleştirici olduğuna dair eleştiriler az değildir ve bu eleştiriler haksız da sayılmazlar. Yine de, resmi ya da başka bir yolla olsun eğitimli bir toplum her hâlükârda arzulanandır. Eğitim hakkının hiçbir sebeple engellenemeyeceği evrensel yasalarda ve anayasalarda yerini almıştır. Eğitim, aynı zamanda kişilerin kapasitelerini değerlendirmelerini ve toplumsal statü kazanmalarını muhtemel kılar.

İyi ve etkili bir eğitim sistemi, sonunda insandaki doğal (fıtrî) merakı, gözlem, anlama ve sorma güdüsünü, araştırma ve irdeleme kabiliyetini sıfırlamayı ve onlara beklenen sözel ve davranışsal tepkiyi verecek donanımı kazandırmayı başarabilen eğitim sistemidir!. Öyle ki, yurttaşlar bu eğitim sayesinde akıllarına yatmasa da sorulara verilecek cevapların neler olduğunu doğru öğrenmişlerdir. Önemli olan belirlenmiş cevapların doğru öğrenilmesidir, cevapların doğru olması değil. Yurttaşlar, dolayısıyla, hangi soruların sorulabileceğini de bu eğitim sonunda bellemiş olmaktadırlar.

Sistemin bu husustaki yetkinliğine rağmen, bu eğitim bandından hala merak, sorma ve irdeleme melekelerini tümüyle yitirmeden çıkanlar olabilmektedir. Bu gibi kişilerin özellikle Akademik mekan ve camialarda yaşadıklarını varsayıyoruz.
Bu varsayım üzerine değerlendirmeyi sürdürürsek: Akademisyenlerin bilimsel araştırmayla ilgileri/ilişkileri çeşitlidir. Bunda, akademisyenlerin kimliği ile birlikte çalışılan alanların özellikleri de temel belirleyicilerdir. Bazı alanlar araştırmaya zorlarken, bazı alanlarda araştırma yapmak çok güçtür. Yine de genellersek:

Araştırma yapmak yaşama nedeni, şevki haline gelmiş olanlar (İdealist bilimciler).
Araştırma yapmaktan haz duyan, keyif alanlar (Romantikler).

H. Rosovsky’nin “Bir Dekan Anlatıyor” kitabında aktardığı örnekteki gibi, araştırmayı para ve onur için yapanlar (Gerçekçiler).
Araştırma yapmayı akademisyenliğin gereği gören ve bir görev olarak yapanlar (Ödev ahlakı olanlar).
Amacı, akademik teşvik ve yarışma dürtüsüyle puan/skor arttırmak olanlar (Faydacılar). Bu kişiler, ‘ilk yüze bir üniversite, ilk beş yüze birkaç üniversite’ sokmayı hedef olarak belleyen ve belleten yeni yüksek öğretim anlayışına en uygun grubu oluşturur.
Yüksek lisan, doktora, doçentlik ve profesörlük aşamalarını geçmek için mecburen araştırmaya katılanlar (Kanaatkâr mutlu durgunlar).

Meslektaşlarının dayanışmaları ve öğrencilerinin çalışmalarıyla liste dolduran ve puan toplayanlar (Pasif mutlu durgunlar).
Saydığım yedi tipten son ikisi minimalisttirler ama sayıları minimum değildir. Bunlar eğitimde de, hizmette de azla yetinirler. Yeterinden fazlasına özenmezler. Genellikle hallerinden memnundurlar. Rahatsız edilmek istemezler. Akademik alandaki davranışları, ders anlatma dışında kalan zaman ve enerjilerini sosyal ilişkiler, siyaset, münazara, sohbet yaparak sarf etmek şeklindedir. Bu son iki tipte olduğu gibi, “nam için araştırmaya yakın olanlar” arasında da meslektaş dayanışması çok güçlüdür. Bu gruptakiler, atıf ve indeks yarıştırırlar. Bu gruplardakilerin yaptıkları çalışmalardan dişe dokunur bir çıktı pek sık görülmez. Ürünlerinin çoğunlukla, bilime, akademiye ciddi bir katkısı olmaz. Kötü örnek olmaları gibi zararlı bir ihtimal de vardır.

İlk iki tip akademisyen bence olağan dışıdır, nadir bulunur ve saygıya değerdir. Bunlar gerçek üreticilerdir.
Üniversitelerimizde, bilimsel çalışmayı para ve onur için yapanlar (gerçekçiler) ile akademisyenliğin gereği ve bir görev olarak yapanların (ödev ahlakı) sayısının artması önemlidir ülkemiz için. Çünkü, üretken; akademiye, bilime, ülkeye fayda sağlayacak olanlardan sayıları en kolay arttırılabilecekler bunlardır.

*

Yükseköğretim sistemi, ilk iki tipe kucak açan, üçüncü ve dördüncü tipleri teşvik eden, çoğaltan ve son üç tipin içeriye sızmasını zorlaştıran bir yapıda kurgulanmalıdır. Yürütülen (yeni) yükseköğretim sistemi, son üç sınıfın üretken ve yararlı olanlarla zahiren eşit hatta, onlardan daha mütebariz olmalarına imkan tanımaktadır.

Şimdi, herkesin kendi kendine veya muhatabına rahatlıkla soracağı/sorduğu soruyu tekrarlayalım: Halihazırda araştırma için, mekan var, zaman var, para var, alet edevat var, en önemlisi akıllı, bilgili akademisyen var. O halde, niye yenilik ve buluş üreten ciddi bilimsel araştırmalar çok az?

İlginç olan ve pek çok kişinin söyleyebileceği bir husus; ülkemizdeki ortalama bir araştırma görevlisini veya öğretim üyesini Amerika’da bir üniversiteye, araştırma merkezine koy iyi bir araştırmacı olur. Amerika’daki çok iyi bir araştırmacıyı ülkemize getir, bir süre sonra üretemez hale gelir. Niye böyle? Oradaki ve bizdeki akademik atmosferin farklılığına bağlanabilir mi? Mesele alet ve cihazsa bizde de alınıyor; çoğu zaman da bir iki çalışma yapılıp lazım olan makaleler yayımlandıktan sonra cihaz bir kenarda duruyor. Pek çok üniversitemizde gelişmiş cihazlarla donatılmış araştırma merkezleri, merkez laboratuvarları var. Para ise mesele? Tübitak teşvikleri, üniversitelerin BAP fonları, Sanayi Bakanlığı, Avrupa Birliği fonları kullanacak araştırmacı bekliyor. Teknoparklar, şirketlerin arge merkezleri… Personel derseniz: Doktora, yüksek lisans öğrencileri, araştırma görevlileri hevesle bir çalışmaya katılmayı, yönlendirilmeyi bekliyorlar. Üniversite laboratuvarları aydınlatma, ısınma, havalandırmasıyla her şey dahil bedavaya misafirlerini bekliyor. Hatta, “misafirliği bırakıp keşke sahiplenseler” diye içinden geçiriyor.

*

Peki o zaman sorun ne? Bilimsel araştırmalardaki zayıflığımızın sebepleri nedir? Çaresi bulunabilir mi?

Bir yabancı öğretim üyesinden, “Türkiye’deki akademik hayatla ülkesindekini karşılaştırmasını” istemiştim. “Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir özgürlük yok. Kimse, ‘ne zaman geldin, ne zaman gittin?’ sormuyor. Dışardan proje desteği bulma gibi bir zorunluluğun yok. Bilimsel çalışma, yayın ister yap ister yapma. Derste öğrencilere anlattıkların güncel mi, değil mi? Yeterli mi? Doğru şeyler mi anlattıkların? Derse geç mi geldin, erken mi çıktın? Soran, hesaba çeken, ayıplayan, cezalandıran, mükâfatlandıran yok. Kendi ülkemde çalışmayacaksın, üretmeyeceksin, mesaiden erken çıkacaksın. Mümkün değil, şiddetle ayıplanırsın ve cezalandırılırsın.” şeklinde konuşmuştu. Gelişmiş ülkelerde öğretim üyeleri sözleşmeli çalışır ve kendisinden belli sayıda ders vermesi, dışardan araştırma proje desteği bulması ve yürütmesi; saygın dergilerde makale yayımlatması istenir. Performansı sözleşmedeki şartları karşılıyorsa, sözleşmesi yenilenebilir. Bizde ise, akademik özgürlük bir şey yapmama, konuşmama ve yazmama hakkına karışılmaması olarak anlaşılıyor. Hesaba çekilmek, yapıp ettiklerinden sorulmak baskı olarak tanımlanıyor. Laboratuvar var, destek var ve diyelim ki, araştırma yapmaya can atan akademisyenimiz var. Yine de, beklenen araştırmalar yapılmıyorsa, demek ki, başka unsurlar da var işleyişi olumsuz etkileyen. Birisi, araştırma yapacak akademisyenin ders yükü. Aslında, yasada en az 10 saat denerek sınırlanmış ama, gerçek hayatta bu sayıyı, hele bunun altını her zaman sağlamak zor. Diyelim, haftalık ders yükü 5-6 saat ile sınırlandırılarak bu engel kaldırıldı. O öğretim üyesinin, laboratuvarında yürüteceği büyük bir araştırma projesi için projenin farklı yerlerinde çalışacak özel yetkinlikleri olan hevesli araştırmacıları bulması, üniversite dışında ise aradığı bilgi ve beceriye sahip kişi, onun transferinin mümkün olması gerekir. Eldesi anlamlı, büyük çaplı projeler multidisipliner çalışmayı gerektirir çünkü.

*

Üniversitelerimize istisnalar değil, başta dediğim gibi ciddi bilimsel araştırma yapan çoğunluk lâzım. Ki, binlerce araştırmadan yüzlerce patent, yüzlerce patentten beş-on yeni bilimsel bilgi ve ekonomik getirisi olan ürün çıksın ortaya. Akademisyenlerin çoğunluğunu birlikte multidisipliner bilimsel araştırmalar yapmaya, yenilik ve buluşa yönelik projeler yürütmeye mecbur kılacak bir sistemin kurulması gerekiyor üniversitelerimizde. Aksi halde, harcanan vakitlerin, enerjilerin, paraların israftan başka bir anlamı olmayacaktır.

Yeni üniversiteler, ihtiyaca binaen artan prof, doçent, dr, araştırma görevlisi ve destek personeli istihdamı, yüksek lisans ve doktora kontenjanı arzında artış ve talebin teşviki gerçekten işsizliğin artışını yavaşlatmaktadır, ama geriletmemektedir. Çünkü, tüm bunların işsizlik artışını yavaşlatma etkisi düşük kalmaktadır. Diğer yandan, öğrencilerin üniversite okumanın, yüksek lisans ve doktora yapmanın bugünkü ve gelecekteki hayatı için kayda değer bir pencere açmadığını, kazandığı akademik donanımın ise maddi manevi bir sıçramaya yol açmadığını fark edecekleri gün çok uzak değildir. Aslında, çoğu farkında belki de, ama, bırakın dışarıya kendine bile itiraf etmeye henüz korkuyorlar. Dolayısıyla, araştırmaya aşinalık oluşturamayan akademisyenlerin, yarın ders anlatacak öğrenci bulamadıklarında canları çok sıkılacak sanıyorum; daha doğrusu sıkılacaktır, umuyorum.