AK PARTİ NASIL İKTİDARDA KALIR?

Orhan Kemal CENGİZ'İN Analizi; Muharrem İnce’nin oy alma kapasitesi bellidir; muhafazakârlara, Kürtlere bir iki zeytin dalı uzatarak anlamlı bir değişikliğe uğraması mümkün değildir

AK PARTİ NASIL İKTİDARDA KALIR?

 Bu ülkede kendi dertlerimizle yoğrulmaya çok alışkınız.
 
O yüzden de, burada olup bitenlerin sadece bize ait dertler olduğunu zannedebiliyoruz.
 
Mesela, daha çok demokrasi vadederek iktidara gelenlerin, gücü ele geçirdikten sonra, kurumların içini boşaltması, önceki demokrasi standartlarının bile gerisine düşmeleri, asla gitmeyecekleri bir düzen kurmaya çalışmaları…
 
Bunları bize özgü dertler olarak görüyoruz, ama kafanızı bir kaldırıp sağa sola bakmaya başlarsanız, Macaristan’dan, Polonya’ya, Amerika’ya, Venezuela’ya benzeri dertlerle haşır neşir olunduğunu görebilirsiniz.
 
***
 
Nasıl yükselen aşırı milliyetçilik dünya savaşlarına yol açtıysa, bugün de, dünyanın değişik yerlerinde halkların “eski elitlere” duydukları öfke, ekonomik sıkıntılar, sosyal adaletsizlikler vb. sihirli formüller öneren, popülist liderlere yol verdi.
 
Popülizm çağında yaşıyoruz.
 
Tıpkı dünya savaşlarından önce olduğu gibi, bugün de, uluslarının “büyüklüğünden” söz eden, muhayyel eski güzel günleri restore etme sözü veren liderler, demokrasiden, insan haklarından, hukuktan söz eden liderleri geride bırakıp, zaferden zafere koşuyorlar.
 
***
 
Çok acı ki, dünya savaşlarının verdiği dersleri insanlık unutmuş gibi görünüyor.
 
Mesela, Britanya’ya bakın, sanki Avrupa Birliği durup dururken, Brüksel’de oturan üç beş bürokratın fantezileri sonucu kurulmuş; geçmişte bitmek bilmeyen çekişmeler yıkıcı savaşlara yol açmamış ve bu acı dersleri alanlar bütün bunlara son vermek için AB’yi kurmamışlar gibi.
 
Britanya halkına, bütün dertlerin kaynağını AB gibi sunmayı başarabildiler. AB’den çıkmak gibi süper salakça bir işi, ciddi bir başarı gibi sunabildiler. Bir türlü çıkmayı başaramadıkları gibi, bu akla ziyan işi başarabilmek için, demokrasinin beşiği kabul edilen bu ülkede, iş parlamentoyu kapatmaya kadar varabildi.
 
***
 
Elbette ki, Türkiye’de popülist dalganın yükseldiği diğer ülkelerle mukayese edilemeyecek, oldukça kendine özgü gelişmeler de oldu.
 
Bu ülkelerin hiç birisinde 15 Temmuz gibi kanlı bir darbe girişimi olmadı mesela…
 
Yine bunların hiç birisinde, bu kadar çok gazeteci cezaevine tıkılmadı; bu kadar çok insan işinden atılmadı; bu kadar çok insan gözaltına alınmadı...
 
***
 
Ama temel dinamikler aynıdır.
 
Dünyadaki popülist dalganın yükselişine ilişkin isabetli tespitleriyle tanınan siyaset bilimci Yascha Mounk, bu temel dinamikleri şöyle aktarıyor: “Bu popülist diktatörlükler, Macaristan, Türkiye ve Venezuela gibi ülkelerde şu iki önemli ayırt edici özelliği barındırırlar: Bunların yöneticileri ilk önce, anti elitist ve çoğulculuk karşıtı mesajlar vererek âdil ve özgür seçimleri kazanırlar. Ardından da bu liderler bu zaferleri, yargı gibi temel kurumların altını oyarak; muhalefet partilerinin organize olma kapasitelerini dumura uğratarak; eleştirel medya organlarının kökünü kurutarak, bütün gücü kendi ellerinde toplamak için kullanırlar”.
 
Yoscha Mounk, yukarıda atıfta bulunduğum Foreign Affairs’in Eylül-Ekim sayısında yayınlanan yazısında, (“The Dictators’ Last Stand: Why the New Autocrats Are Weaker Than They Look)

Türkiye’yi de yakından ilgilendiren başkaca önemli tespitlerde bulunuyor. Popülist dalganın kalıcılığı konusunda bazı çevrelerin gereksiz bir karamsarlık içinde bulunduğunu belirtiyor ve şunları söylüyor:

“Popülist diktatörlerin meşruiyeti ‘halk’ adına konuştukları yönündeki aldatmacayı sürdürebilmelerine bağlıdır. Bu liderler ellerinde bulundurdukları gücü artırdıkça, bu iddianın inandırıcılığı azalır. Bu da popülist meşruiyetin içine yuvarlanacağı kısır döngüyü ortaya çıkarabilir: bir iç kriz veya dışarıdan gelen şok, popülist rejimin popülerliğini azalttığında, rejim iktidarını sürdürebilmek için daha açıktan baskı uygulamak zorunda kalacaktır. Ancak gözle görünür baskı ne kadar artarsa, halk iradesine dayanma iddiası da o denli kof hale gelecektir. Özgürlüklerini kaybetme tehlikesi içinde olduğunu fark eden toplum kesimleri genişledikçe, rejime karşı muhalefet giderek güçlenecektir.”

Aslında İstanbul belediyesi seçimleri tam da böyle okunabilir. İlk seçimin iptal edilmesi, sadece AK Parti’ye muhalif olan kesimlerde değil, onu destekleyen bazı kesimlerde de alarm zillerinin çalmasına neden oldu.
 
Sandığın değersizleştirilmesine tepki, daha çok kişinin sandığa gitmesiyle, kazanan adayın altının kalın kalın çizilmesiyle verildi.
 
Yani, Mounk’un dediği gibi, özgürlüklerini kaybetme tehlikesi içinde olduğunu fark eden toplum kesimleri genişledi ve daha güçlü bir muhalefet oluştu.
 
***
 
Türkiye’de rejimin bir kriz içinde olduğuna hiç şüphe yok.
 
“Başkanlık sistemine” onay verenlerin sayısı her geçen gün azalıyor.
 
AK Parti kendi içinden bölünüyor.
 
Yeni partilerin kurulmasıyla AK Partinin meclis gurubundan da kopmaların olabileceği öngörülüyor.
 
Henüz bütün çıplaklığıyla görülmese bile, büyük bir yapının ağır ağır çöküşüne tanık oluyoruz.
 
Her ne kadar olmaz denilse de, özellikle AK Partinin Meclis grubundan kopmalar meydana gelirse, erken seçim kaçınılmaz gibi görünüyor.


***
 
Bu saatten sonra, rejimin çöküşünü durdurabilecek ancak iki gelişme olabilir.
 
Birisi, bir şekilde sandığın ortadan kaldırılmasıdır, ki ben bunun pek mümkün olduğunu düşünmüyorum.
 
İkincisi ve maalesef olması mümkün olan, muhalefetin kendi iç kavgalarına gömülüp, iktidarı yeniden kendi elleriyle Erdoğan’a hediye etmeleridir.
 
Muharrem İnce’nin bir dahaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olacağını açıklaması tam da böyle bir gelişmeye işaret ediyor.
 
Muharrem İnce sadece aday olacağını açıklamıyor, aynı zamanda Cumhurbaşkanı adayının parti başkanı olması gerektiği konusunda da ısrar ediyor.
 
Bana göre ikisi de son derece yanlıştır.
 
İlk olarak, Muharrem İnce’nin oy alma kapasitesi bellidir; muhafazakârlara, Kürtlere bir iki zeytin dalı uzatarak bunun anlamlı bir değişikliğe uğraması mümkün değildir.
 
İkincisi, İmamoğlu’nun zaferi iyi okunursa, onun CHP “dışındaki” görüntüsünün bu zaferdeki büyük payı açıkça görünebilir.
 
***
 
Bu saatten sonra rejimin içine düştüğü kriz durumundan kendi olanaklarıyla çıkabilmesi mümkün görünmüyor.
 
Velev ki, muhalefet bir şekilde imdadına koşmasın...
 
Türkiye dünyada popülist dalganın yükselişinin ilk örneklerinden birisiydi.
 
Popülist liderlerinin seçimle geldikleri gibi, seçimle gittikleri önemli örneklerden birisi de olabilir.
 
Yeter ki, muhalefetin eski hastalıkları nüksetmesin.

P24