Tarih: 20.06.2022 12:57

Sosyal medya yasası: Korku dağları sardı

Facebook Twitter Linked-in

Ey iktidar, bütün medyayı ele geçirmişsin zaten, binlerce maaşlı trolle sosyal medyaya gerekli ayarı veriyor, istediğini linç ettirebiliyorsun, ne gerek vardı bu sosyal medya düzenlemesine? Niye zahmet edip kendini bu kadar yordun? 

Hükümetin uzun süre üzerinde çalıştığı sosyal medya yasakları olarak tanımlamanın daha doğru olduğu yasa tasarısı geçtiğimiz gün AKP’li ve MHP’li milletvekillerinin onayıyla TBMM’de kabul edildi. Yasal düzenlemenin Fransa ve Almanya’daki düzenlemelerle benzerlik arz ettiği söyleniyor söylenmesine de otoriter ülkelerin kanunları manipüle etme ve aşırı yorumlamadaki yetenekleri göz önüne alındığında bu benzerliğin sadece teoride kaldığı ve şeklen olduğu söylenebilir. Zira maalesef normalde hukuk normlarını özgürlükler doğrultusunda yorumlaması gereken bizdeki bazı mahkeme ve yargıçların tersini yaptıkları, hukuku otoriter yöneticilerin işine gelecek şekilde yorumladıklarına defalarca tanık olduk ve hala da oluyoruz.

O nedenle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bu yana Türkiye yargısının sergilediği olağanüstü performans açısından bakıldığında son kabul edilen ve yakında resmiyet kazanacak olan sosyal medya yasakları yasası hakkında teorik ve hukuki bir değerlendirme yapmanın anlamsız olacağı gün gibi ortadadır. Asıl yapılması gereken uygulamaya bakmaktır ve ne yazık ki hükümetin bu düzenlemenin içine ne tür mayınlar yerleştirdiğini ancak tutuklanıp hapse atılınca anlayacağız gibi görünüyor.

Son dönemde darbeden sonra medyayı nasıl ele geçirdiğine, trolleri nasıl kullandığına, TV programcılarının askeri istihbaratla ilişkilerine baktım ve Sisi’nin yönettiği Mısır’ın Erdoğan Türkiyesi’ne ne kadar benzediğini fark ettim.

Siyaset bilimi literatüründe otoriter öğrenme diye bir şey var. Otoriter öğrenme otoriter yönetimlerin diğer otoriter yönetimleri taklit etme, onların deneyimlerini tekrarlama ya da otoriter rejimlerini sürdürebilmeleri için oradan kendince dersler çıkarmak şeklinde tanımlayabiliriz. Türkiye bu sosyal medya yasasına ilişkin araştırmalar yaparken elbette bazı Avrupa ülkelerindeki düzenlemelerden yararlanmıştır ama Rusya’dan Çin’den ve Ortadoğu ülkelerindeki düzenleme ve deneyimleri göz ardı ettiğini, oralara bakmadığını falan asla sanmıyorum. Son dönemde Mısır’daki otoriter yönetim üzerine yapılan çalışmaları okuduğumda General Abdülfettah Sisi’nin darbeden sonra bütün medyayı nasıl ele geçirdiğini, trolleri nasıl aktif olarak kullandığını, muhalifleri tutuklama ve uzun mahkumiyetlere çarptırma gibi yöntemlerin yanı sıra TV’lerdeki programcıların askeri istihbaratla ilişkilerine baktığımda Erdoğan Türkiyesiyle ne kadar büyük bir benzerlik arz ettiğini gördüm. Hepsini anladım da bu otoriter stratejileri Sisi mi Erdoğan’dan yoksa Erdoğan mı Sisi’den öğrendi, kim kimin öğretmeni orasını anlayamadım işte.

Türkiye ile Mısır arasındaki benzerlikler bununla da sınırlı değil. Bizdeki Sedat Peker olayına benzer bir vakıa, 2019 yılında Mısır’da yaşandı. Sisi yönetimi internet üzerinde yasal düzenlemeler ve trolleri (Arapça’da trole ‘Zübab elektroni’ deniyor, yani elektronik sinek) sayesinde terör estiriyorken birdenbire bir olay patlak verdi. Sisi yönetimiyle ticari bağlantıları olan ve yakın çalışan Muhammed Ali diye bir işadamı, yönetimin yolsuzluklarıyla ilgili yurt dışından Yotube üzerinden yayın yapmaya başladı. Muhammed Ali, geleneksel medyanın hiçbirine, yani uydu TV kanallarına, muhalif gazetelere ve hatta uluslararası basına başvurmadı. Bunun yerine 39 Milyon facebook kullanıcısının bulunduğu Mısır’da sosyal medyaya yöneldi zira anlatısının inandırıcılığının artacağına ve daha fazla kişinin bu bilgilere erişebileceğini düşünüyordu. Muhammed Ali’nin kişisel sayfasının takipçilerinin sayısı, yetkililer onu hacklemeden önce yaklaşık 2 binden 160 bine fırladı. Tüm videolar “korsanlar” tarafından kalıcı olarak silinmesine rağmen, “Muhammed Ali’nin Sırları” adlı yeni Facebook sayfası sadece iki günde 200 binden fazla takipçiye ulaştı.

Bizdeki Sedat Peker olayına benzer bir vakıa, 2019 yılında Mısır’da yaşandı. Sisi’yle ticari bağlantıları olan bir işadamı, yönetimin yolsuzluklarıyla ilgili yurt dışından yayın yapmaya başladı. Sisi’nin korkusu kayda değerdi.

Bütün muhaliflerini sindirmiş olan Sisi yönetiminin korkusu, kayda değerdi. Muhammed Ali, sızdırdığı bilgilerle Mısır hükümetinin aldığı önlemlere meydan okudu. Mısırlı iş adamının Sisi rejimi içindeki kanat çatışmasının bir tarafı olabileceği tezleri de gündeme gelmedi değil ancak Muhammed Ali vakası, tek bir kişinin bilgi teknolojisi kullanarak rejimin anlatısına alternatif anlatılar yayma ve iktidarın labirentlerinde histeri yaratma yeteneğine sahip olduğunu kanıtladı. Medyaya ve internete uygulanabilecek tüm sert önlemlere rağmen, acımasız otoriter rejimlerin interneti yoğun olarak kullanan bir toplumda ne kadar savunmasız olduğunu gösterdi bir bakıma.

Muhammed Ali’nin anlattığı olaylar tıpkı Sedat Peker’in anlattıkları gibi hem doğru hem de şok edici bilgiler içeriyordu. Mısırlıların çoğu onun anlattıklarından haberdar olsa da, yakın zamana kadar rejime yakın olan, rejimin sırlarını bilen birisi tarafından dile getirilmemişti. Olgunun önemi burada yatıyordu.

EL CEZİRE YÜZÜNDEN ELEKTRİKLERİ KESEN CEZAYİR’DEN NE FARKIMIZ VAR?

Yeniden sosyal medya yasasına gelirsek AKP iktidarının bu yasaları otoriter bir şekilde yorumlama kapasitesinin açığa çıkmasıyla birlikte iktidarın sakladığı gerçek enflasyon oranlarını açıklamak, çeşitli bürokrat veya hükümet üyelerinin yaptığı yolsuzluk iddialarını gündeme getirmek, bunların araştırılmasını istemek veya bu konuya ilişkin soru sormak bile dezenformasyon kapsamına girebilir. Hukukun üstün olduğu ülkelerde yalan haber yapmak, dezenformasyon elbette suç olmalı ancak bir, öncelikli olarak bu ülkede kanunların evrensel hukuka uygun olması ve bu şekilde yorumlanması, ayrıca iktidarın söylediği yalanların da bu kapsama sokulması gerekir. İki, dezonfarmasyon ve yalan haber yasağı, öncelikle devleti değil bireyi devletin ve iktidarın tasallutundan korumak amacıyla düzenlenmelidir. İktidarın medya aygıtları ve troller 7 gün 24 saat yalan haberler yayınlar ve dezenformasyon güzellemeleri yaparken muhalefetin gerçeklerine saldırmak işte tam da otoriter bir yönetimin yapacağı bir eylem.

Sosyal medya sansürleri, yasaklamalar, internet bantlarının yavaşlatılması ya da bağlantının herhangi bir sayfa açamayacak kadar yavaşlatılması bütün dünyada yönetimlerin acziyetinin bir göstergesidir. Zira muhalefetle meşru ve makul yollarla mücadele edemiyor ve bu tür ilkel, etik dışı yollara başvuruyor demektir. Akademik bir metinde, internet kullanımının henüz yaygın olmadığı ve uydu kanallarının Arap dünyasında yaygın bir şekilde izlendiği yıllarda Cezayir yönetiminin el Cezire kanalındaki bir program nedeniyle uydu yayınını engelleyemediği için ülke sathında elektrikleri kestiğini okumuştum. Sansür merakı ve korku, bazen otoriter yönetimleri böyle komik durumlara düşürebiliyor.

Sadece bu yasal düzenleme bile seçimler yaklaştıkça korkunun dağları sardığını, AKP iktidarının ne büyük bir endişe içerisinde olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Ey iktidar, bütün medyayı o ya da bu şekilde ele geçirmişsin zaten, binlerce maaşlı troller üzerinden sosyal medyaya gerekli ayarı veriyor, istediğini istediğin gibi linç ettirebiliyorsun, ne gerek vardı bu sosyal medya düzenlemesine? Niye zahmet edip kendini bu kadar yordun?

Dijital bir çağda insanların aslanlara değil ama trollerin önüne atılarak linç edildiği bir arenada zalim yöneticilerin bitmek tükenmez bir mücadele girmek zorunda kaldığı internet ve sosyal medyanın mutlak kontrolünün neredeyse imkânsız olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu çabalar boşuna.

 

Kaynak: Farklı Bakış




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —