Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

6 Şubat dolaysıyla… Bize Depremi Hatırlatan Tekâsür Hastalığının Habire Tekerrür Etmesi

Sait Alioğlu, 11 vilayeti derinden etkileyen ve var olan etkisi o anı yaşayan insanların bilebileceği 6 Şubat depremi üzerinden Tekâsür Suresi’nin vurgularına işaret ediyor.

6 Şubat dolaysıyla… Bize Depremi Hatırlatan Tekâsür Hastalığının Habire Tekerrür Etmesi

“Geç fark ettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış ! Her doğan günün bir dert olduğunu İnsan bu yaşa gelince anlarmış.” demişti Cahit Sıtkı Tarancı.

Kimse kızmasın ama tekâsür’ün, yani çokluğun, çoğu kez olumsuzlandığı bir kelam-ı kibar var halk dilinde, “Çokluk bilmem nedir!” diye.

Birçok ifade gibi bu ifade de, halk muhayyilesinden sâdır olmuş bulunan ve arifliği içeren bir öze sahiptir. Bu tür ifadeleri, felsefe içre ve bir nevi hikmeti arama sevdasının sonucu olan filozofik bir düşünce ile değerlendirdiğimizde, eli öpülesi o yüce gönüllü insanların birer filozof, hikmet ehli olduklarını çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki, çokluk nedir?  Çokluk, sözlükte bir ad(isim) olarak “sayı ya da ölçü yönünden çok olma durumu”nu ifade eder

Çokluk, salt maddi anlamda doğru olmasına doğrudur ama onun manevi ve psikolojik yanının ise, maddi anlamda insanı baştan çıkardığını, ona yoldan çıkardığını, olması gereken istikametini şaşırttığını, “aşırı olacak şekilde” elde ettiği dünya malı ile övünmesine etki ettiğini ve var olan imtihanını da peşinen kaybettirdiğini unutmamak gerekir.

Hep öyle olmamış mıydı? Karun, neyden dolayı helak olmuştu ya da “sütunlar sahibi İrem halkı” neden helak olmuştu? Veya bahçe sahipleri… (Kalem Suresi)

Buna, Kur’an’dan, kıssalardan, tarihten ve günümüzden “büyük ve küçük” birçok örnek verilebilir.

Mahiyetleri farklı da olsa, aynı mantık içre çoklukla övünmek, bir nevi tanrılaşmak ve haşa Allah’ın yerine geçmek, O’nu devre dışı bırakmak tekâsür yoluyla olabilirdi. Anlayacağınız, klasik dönemlerde vuku bulduğu gibi modern/postmodern dönemde de batıl paradigmalarla Tanrılaşmak, Allah’ın(cc) yerine geçmek ve bu suretle de şirk içre yaşamak. Maddeye tapan insanın halet-i rûhiyesi bu minvalde sürüp gidiyor, geçmişten günümüze.

O zaman sûremize bir göz atalım;

Tekâsür Sûresi:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”

“1. O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, 2. Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! 3. Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4. Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5. Öyle değil, kesin olarak bilseniz, 6. And olsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz, 7. Sonra yine and olsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8. Sonra and olsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!”

“Tekâsür terimi, “çoğaltma için ihtirasla çırpınma”, yani taşınır veya taşınmaz, gerçek veya hayalî kazançları arttırma ihtirası anlamına gelir. (…) bu terim, insanın, daha çok konfor, daha fazla maddî servet, insanlar veya tabiat üzerinde daha güçlü otorite ve kesintisiz bir teknolojik ilerleme için çırpınma saplantısını ifade eder. Bu çabaların, başka her şeyi dışlayan bir şekilde aşırı bir tutku ile sürdürülmesi, insanı her türlü ruhî kavrayıştan ve dolayısıyla tamamiyle manevî/ahlakî değerler üstüne kurulmuş herhangi bir sınırlama ve kısıtlamayı kabullenmekten alıkoyar -ve sonuçta yalnız bireyler değil, bütün bir toplum iç tutarlılığını ve dengesini ve böylece her türlü mutluluk şansını yavaş yavaş yitirir.[1]

Gelelim acı ve yakıcı gerçeğimiz olan depreme…

Depremin kendisi de insanı öldürmez, yalnızca ihmal ve rant, çarpık kentleşme, modernleşme uğruna karton kutular, zemin etüdü yerin yapısı ve tespit edilmiş inşâ kriterlerinin aksi istikametinde seyrettiği, temeli çürük binaların, bu haliyle ilahi iradeye yenilişi sonucu oluşan durum yıkardı; yıkardı insanı ve en nihayetinde de öldürürdü. Sözde ilerleme kaydetmiş, epey mesafe almış ve bilimin yol göstericiliğinde hareket edilmesi icap ederdi, ama her şey yerle bir…

Hele bir de buna, hangi ideolojik formasyondan olurlarsa olsunlar, salt kendi rantını düşünen, gerisini teferruat sayan, sözde çağdaş bir ortamın hazırlanmasına katkı sunan, ülkeyi üst çağdaşlık seviyesine taşıyan ama sonuçta bazı şeyleri ketmedip bir türlü dışa yansıtmayan “muhafazakâr” zihniyet! Ona nasıl atıf yapılırsa yapılsın, bilime, ilme değer verecektik ama aklımızı da kullanarak ve ahlaktan da taviz vermeden. Zira ahlak işin içerisinde yoksa insanın ne değeri olur ki, başta kendine, çevresine ve topluma, cümle mahlûkata faydası dokunsun!

Bunun için en önemlisi de insanın var oluş amacını sorması, sorgulaması, hayatın anlamını hakkıyla kavraması, bir yaratıcıya inanıp güvenip bel bağlaması ve en sonunda kendine düşen görevleri eksiksiz yerine getirmesi ilk anda akla gelen ilkelerdir.

Bundan sonra da yapılacak olan işler var elbette. Onlar da tembelliğe kaçmadan çalışmak, ama çok kazanmak, rant elde etmek için değil, kişinin kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak, gelecek nesillere iyi ve hayırlı anlamda örnek olmak, örneklik sergilemek, kent yerine şehri öncelemek; ona, eski ve sağlam değerleri güncelleyerek yeni bir çehre kazandırmak, bir açıdan sıkışmışlığı ifade eden kapalı kutu sayılabilecek site formu yerine mahalleyi ve ona ruh veren havayı canlandırmak/diri tutmak, adil bir paylaşımı ve bölüşümü, sağlıklı bir iş bölümü tesis etmek, kardeşlik ruhunu diriltmek, en önemlisi de insanın bulduğu, ortaya koyduğu devlet aygıtını es geçmeden ama onun yapılan işleri denetleme yetkisini ona bırakarak sivil toplumu güçlendirmek ve her işin, toplumun türlü katmanlarının eşitlikçi bir şekilde katılımı ile gerçekleşecek olan “danışma/şûra” çerçevesinde çalışmalara ve çabalara işlerlik kazandırıp, sistemi işlevsel kılmak…

 

Devamı >>>



Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER