2010 referandumunu CHP getirseydi?

Alper Görmüş'ün yeni yazısı;

2010 referandumunu CHP getirseydi?

 

‘Kahrolsun YAE’cilik’ tarikatına sormak lazım: Açın bir daha okuyun 2010 referandumunun maddelerini (fakat çoğulcu bir Hakimler ve Savcılar Kurulu’nu mümkün kılan seçim siteminin CHP’nin talebiyle Anayasa Mahkemesi’nde reddedildiğini unutmadan okuyun) ve sorun kendinize: “Bu referandumu CHP getirseydi ‘yetmez ama evet’ der miydim” diye. Utanmayın, sesli söyleyin, biz de duyalım.

 

“Türkiye’de siyasetin ‘yetmez ama evet’lerle dolu tarihi” başlıkla son yazımda, siyaset denen şeyin ‘yetmez ama evet’te karşılığını bulan ittifak arayışları olmaksızın yapılamayacağını, Türkiye’nin siyasi tarihinden ‘yetmez ama evet’ örnekleriyle anlatmaya çalıştım.

O yazı, biraz kapalı olduğunu kabul ettiğim ve bu yazıda açmayı vaat ettiğim bir iddiayla sona eriyordu.

Özetlersem; diyordum ki, on yıldır “kahrolsun YAE’ciler”den başka bir şey söylemeyenler, sorsanız,

a) 1920’nin başlarında taşıdıkları sınıfsız toplum idealine rağmen o tarihsel momentte sınıf temelli ve milli bir iktidar kurmaya çalışan Kemalistleri destekleyen komünistleri,

b) 1945-50 arasında tek parti diktatörlüğüne karşı Demokrat Parti’yi destekleyen sosyalistleri,

c) 12 Mart diktatörlüğünü vesayet üzerinden sürdürmek için ite kaka aday olup kendini seçtirmek amacıyla seçim günü parlamento üzerinde savaş uçakları uçurtan generale (kara kuvvetleri komutanı Faruk Gürler) karşı direnen Demirel’i destekleyen sosyalistleri haksız bulmayacaklardır; ki zaten solun tarihindeki bu ittifakları “Kahrolsun YAE”cilik taraftarları hiç sorunsallaştırmadılar.

İşte bunları hatırlattıktan sonra, “biraz kapalı kaldı” dediğim şu iddiayı öne sürmüştüm:

“Yani aslında onlar ‘yetmez ama evet’e ilkesel olarak karşı değiller. (…)

Onların ‘yetmez ama evet’çiliğe karşı pozisyonları, öznesine göre; kimin önerisine ‘yetmez ama evet’ denmiş olduğuna göre değişiyor.”

Normal olarak okumakta olduğunuz yazıya bu noktadan devam etmem ve vaat ettiğim gibi bu sorunun cevabını vermeye başlamam gerekiyordu. Fakat iki gün önce tesadüfen karşıma çıkan bir yazı, bu sorunun cevabına geçmeden önce geçen yazımın alt temalarından birini teşkil eden “onlar da sürekli ‘yetmez ama evet’çilik yapıyorlar da farkında değiller” meselesi üzerinde biraz daha durmamı gerektirdi.

Aslında işin bu yanını ilk ele alışım, Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı adaylığını Tayyip Erdoğan’a karşı açıkça destekleyen “daha solcu”ların pozisyonu vesilesiyle olmuştu. Şöyle yazmıştım:

“‘CHP dışı sol’ (…) bir anlamda ‘yetmez ama evet’ diyerek onu destekledi. Ne var ki İnce hızla ‘söyleminin adamı’ olmaktan çıkıyor ve bu da bu kesimi zor durumda bırakıyor. Oysa utanacak bir şey yok; demokratik siyaset demokrasiyi geliştirme sözünü verenleri desteklemeyi ve teşvik etmeyi gerektirir. Söz veren sözünde durmazsa, sen de onun arkasında durmazsın. Ne var ki, İnce’yi destekleyen ‘CHP dışı sol’ bir zamanlar AK Parti’nin demokratik adımlarını destekleyenlere kan kusturduğu için kendi kendilerini böyle bir savunma yapma hakkından mahrum etmiş durumdalar.”

Daha sonra, aynı fasıldan Ekrem İmamoğlu’na destek örneği üzerinden konuya yeniden dönmüş, bu ‘yetmez ama evet’ çizgisinin de doğru olduğunu yazmıştım. (“İmamoğlu’na ‘yetmez ama evet’ diyen ‘yetmez ama evet’ düşmanları”, Serbestiyet, 15 Ağustos 2019).

‘Yoksa biz de mi ‘yetmez ama evet’çilik yapıyoruz?”

Ben bu yazıları hep “’Yetmez ama evet’çilik yapıyorlar ama farkında bile değiller” alt metniyle yazıyordum. Fakat iki gün önce karşıma çıkan o yazı meselenin tam da böyle olmadığını gösteriverdi bana. Meğer, onlar da, “Yahu, İnce’ye İmamoğlu’na oy veriyoruz da acaba biz de ‘yetmez ama evet’çilik mi yapmış oluyoruz böylece” diye aralarında tartışmaktaymışlar.

Sözünü ettiğim yazı Gazeteduvar’da çıktı karşıma. Ahmed Saymadi imzalı yazının başlığı şöyle: “Ekrem İmamoğlu solun ikinci ‘Yetmez ama evet’i mi?”

Yazar, bu soruyu şöyle açıyor yazısının başında:

“Geçtiğimiz günlerde 2010 Anayasa Referandumunda tercihini ‘Yetmez ama evet’ yönünde kullanan bir arkadaşım da benzer biçimde, ‘‘Biz o dönem askeri vesayetin geriletilmesi için ‘Yetmez ama evet’ dedik. Siz de bugün AKP’nin geriletilmesi için İmamoğlu’na ‘Yetmez ama evet’ diyorsunuz. Bunlar aynı şey’’ dedi. 2010’da ‘Yetmez ama evet’ diyenlerdeki genel kanaat de sanırım bu yönde.”

Yazar, Ekrem İmamoğlu’nun önce iyi gittiğini, fakat sonraki bazı çıkışlarının tatsız olduğunu ve bunların “gözlerden kaçmadığını” tespit ediyor. Bunlar, şunlarmış:

“YSK kararının açıklanmasının beklendiği gün, Ekrem İmamoğlu’nu Ömer Koç ziyaret etti. İmamoğlu Ramazan Bayramı’ndaki Karadeniz turuna da Koç Holding’in uçağıyla gitti. İmamoğlu her türden sağcıyı anarken 31 Mayıs’ta Gezi’yi anmayı es geçti ama aynı gün Kadir Gecesi’nde katıldığı cami programını canlı yayınladı ve son olarak, Giresun’da Topal Osman’a bağlıyım’’ dedi.

Yani, İmamoğlu’nu destekleyen sosyalist solcular, tıpkı 2010’da ‘yetmez ama evet’ diyen solcular gibi “mahçup olma” ihtimaliyle karşı karşıyaymış. (Ayşe Hür de zaten Birikim’de kaleme aldığı bir yazıda, bu solculara hitaben “’yetmez ama evet’ desinler sesimi keserim’’ demiş.)

E, peki bütün bu benzerliklere karşı durum neymiş? İmamoğlu gerçekten de solun ikinci ‘yetmez ama evet’i miymiş? Tabii ki hayır:

“(…) Dolayısıyla solun Ekrem İmamoğlu’na verdiği taktik desteğin, ‘Yetmez ama evet’ olarak değerlendirilemeyeceği açıktır. Ekrem İmamoğlu’nun durduğu politik zemin sol tarafından bilinmekte olup, verilen desteğin taktiksel olduğu açık.”

Bir izah çabası ikna edici olmaktan bu kadar uzak olabilir. Sizin ‘yetmez ama evet’iniz ‘taktiksel’ fakat başkalarınınki değil. Bu, enfes bir totoloji.

CHP iktidarda olsaydı ve 2010 referandumunu o getirseydi?

“Kahrolsun YAE’cilik” çizgisini bu kadar kof bir savunmaya mecbur bırakan şeyin altında yatanlar, bizi geçen yazının sonunda dile getirdiğim iddiaya yaklaştırıyor: “Aslında onlar ‘yetmez ama evet’e ilkesel olarak karşı değiller. (…) Onların ‘yetmez ama evet’çiliğe karşı pozisyonları, öznesine göre; kimin önerisine ‘yetmez ama evet’ denmiş olduğuna göre değişiyor.”

Evet, bütün hikâye burada düğümleniyor: 1920’lerde Kemalistlere, 1950’lerde Demokrat Parti’ye, 1970’lerde Demirel ve Adalet Partisi’ne ve son yıllarda İnce’ye ve İmamoğlu’na ‘yetmez ama evet’ denebilir, fakat AK Parti’ye hiçbir döneminde, hiçbir zaman, ne yaparsa yapsın ‘yetmez ama evet’ denemez.

Sebep? Sebebe gerek yok. Öyle. Daha doğrusu herkes biliyor sebebini.

Onlara şöyle seslenmek lazım: Açın bir daha okuyun 2010 referandumunun maddelerini (fakat çoğulcu bir Hakimler ve Savcılar Kurulu’nu mümkün kılan seçim siteminin CHP’nin talebiyle Anayasa Mahkemesi’nde reddedildiğini unutmadan okuyun) ve sorun kendi kendinize: “Bu referandumu CHP getirseydi ‘yetmez ama evet’ der miydim” diye.

Utanmayın, sesli söyleyin, biz de duyalım.