Röportajdan öne çıkan başlıklar
- Gazeteci Nazlı Ilıcak, 15 Temmuz sonrası 3,5 yıl cezaevinde kaldıktan sonra Medyascope’a kapsamlı bir röportaj verdi.
- Cezaevi sürecini, sağlık durumunu ve hayatını anlatan Ilıcak, gazeteciliği özlediğini ifade etti.
- Ilıcak, 27 Mayıs darbesi ve ardından gelen siyasi gelişmeleri değerlendirerek, muhalefetin Fethullahçılara karşı tutumunu eleştirdi.
- Nazlı Ilıcak, geçmişteki siyasi deneyimlerini paylaşırken Türkiye’nin geleceği ve demokrasisi hakkında umutlu olduğunu belirtti.
- Fethullahçılarla ilgili yanıldığını kabul eden Ilıcak, tarikatların kamudaki etkisini ele alarak liyakatın önemine dikkat çekti.
Ilıcak, sağlık durumunu ve günlerinin nasıl geçtiğini anlattı:
“Allah’a şükür yaşıma göre sağlık durumum iyi. Bugün yapmak istediğim birçok şey var. Gazeteciliği özlüyorum. Televizyondaki tartışmalar, konuklar… Bugün için bu imkânsız. Anılarımı yazdım; ama anılarımı uygun bir zaman diliminde bastıracağım. Bir davet verip jübilemi yapmayı düşünüyorum. Fakat bugünkü şartlarda doğru olmaz. Günlerim çok iyi geçiyor. Rahat bir emeklilik yaşıyorum. Tiyatroya gidiyorum, dostlarla buluşuyorum, briç oynuyorum. Pilates ve fitness yapıyorum. Torunlarla vakit geçiyorum. Seyahatlere çıkıyorum. Bundan iyisi can sağlığı.”
Ilıcak, cezaevi günlerini ise “Hapishanede ayakta kalmak için umuda tutunmak şart” diyerek anlattı:
“Daha genç olsaydım mutlaka daha dayanıklı olabilirdim. 12 Eylül’de 3 aylık Sağmalcılar tecrübem var. O günler bu kadar ağır geçmedi. 3 aylık hafif bir ceza almıştım. Sabah 7’de çıkıp akşam 7’de cezaevine gidiyordum. Mamafih Sağmalcılar’ın şartları bugünkü cezaevlerine göre çok daha ağırdı. Yemek yiyecek masa yoktu; yatak üzerinde yenirdi. Yıkanmak için kurnalı bir hamam vardı, koğuşlar çok pis kokardı. Yaşım gençti, ceza hafifti; Sağmalcılar tecrübesini nispeten kolay atlattım. Bu defa durum farklıydı. Sonuç belli değildi, ne kadar kalacağım bilinmiyordu. Üstelik ‘terör örgütü üyeliği’ ve ‘darbeye hazırlık’ gibi iddialarla üç kez ağırlaştırılmış cezaya mahkûm edildim; müebbet hapis cezası da İstinaf’ta onandı. Dışarıda sahip çıkanımız yoktu.
Muhalif denilen çevreler de ‘FETÖcü’ olarak adlandırılanlara karşı acımasızdı. Kemal Kılıçdaroğlu sahip çıktı ama her seferinde kendi tabanından sert tepki gördü. Bu ayrımcılık hâlâ sürüyor. Muhalefet yalnızca kendi mahallesinin derdiyle ilgileniyor. Sonuçta keser döndü, sap döndü; kendini dokunulmaz sananlar teker teker cezaevine girdi. Sarı öküzü vermemek gerekiyordu.
Bakırköy Kadın Cezaevi’nde nispeten rahattım. Bir süre sonra tek odada kalmayı başardım. Uyku problemim olduğu için bu çok önemli. Her gün ya avluda yürüyüş yapıyor ya da jimnastik yapıyordum. Allah’a şükür hiç hastalanmadım. Orada hastalanmak bir felâket. Hem ilâç temininde güçlük var hem de hastaneye gidip gelmek, kelepçelenmek, adeta teşhir edilmek rencide edici. Yaşım dolayısıyla genel bir bakımdan geçmek üzere hastaneye gönderildim. Ama Adli Tıp, hapishane şartlarına dayanabileceğim kararını verdi. Kimse Adli Tıp’a bel bağlamasın. Çok daha ağır hastalara bile ‘kendine bakabilir’ hükmü veriyorlar. Hapishanede ayakta kalmak için mutlaka bir umuda tutunmak gerekiyor.
Müebbet hapis cezası aldım ama bu böyle süremez, nasıl olsa çıkacağım diye düşündüm. Her celse ayrı bir umutla duruşmaya gittim. Tabii sonradan yıkılıyor, birkaç gün kendime gelemiyordum. Bolca Sudoku da çözdüm. Bir işe yaramayacağını bilmeme rağmen savunmalarımı yazmaya çok vakit ayırdım. Tutukluluğuma itiraz dilekçelerimi de ben kaleme alıyordum. Savunmalarımı yazarken suçsuzluğumu daha derinden ve kuvvetle idrak ediyordum. Hapishaneden çıkınca dostlarıma, evlatlarıma ve torunlarıma kavuştum. Onlarla bolca vakit geçirdim. Zaten gazetecilikten zoraki emekliliğe ayrılmıştım. Başka yapacak bir işim yoktu.”
“27 Mayıs lâfı açıldı mı bende söz bitmez”
- İlk gençliğiniz 27 Mayıs dönemine denk geliyor. Adnan Menderes’i ve 27 Mayıs sürecini nasıl hatırlıyorsunuz?
Darbe olduğunda, Notre Dame Fransız Lisesi’nde yatılı okuyordum; ailem Ankara’daydı, ben İstanbul’daydım. Darbe sonrasını ve travmalarını yaşadım. İlerleyen yıllarda Menderes’in siyasi kişiliği hakkında fikir edinebildim.
Menderes demokrat ve özgürlükçü birisi miydi? Hayır. Ama onu eleştirirken, Millî Şef adı verilen çok daha kötü ve baskıcı bir devri takip ettiği, CHP ve İsmet İnönü gibi ağır bir muhalefetle karşı karşıya kaldığı unutulmamalıdır.
Demokrat Parti’nin ilk döneminde muhalefete hoşgörü ve özgürlüklere saygı vardı ama zamanla mutlak güç yozlaştırdı. 1955-56’dan itibaren askerî darbe hazırlıkları mevcuttu; CHP de askerden medet umuyordu. 27 Mayıs darbesine CHP’lilerin dolaylı/dolaysız katkıları oldu. İsmet Paşa’nın “Sizi ben bile kurtaramam” cümlesi, CHP’nin darbe beklentisini gösteriyordu. Orhan Erkanlı bunu sohbette bize doğruladı. Tahkikat Komisyonu doğru değildi ama Menderes, tepkiler üzerine bir ay sonra feshetti.
“Bir dokun, bin ah işit şu kase-i fağfurdan” demişler… 27 Mayıs lâfı açıldı mı bende söz bitmez. Demokrat Parti özgürlüğe karşı demokrasi açısından kabul edilemeyecek adımlar atmış olsa da 27 Mayıs darbesi ile Türk demokrasisinde çok ağır bir yara açıldı.
Askerî vesayete ilk adım atıldı. O tarihten sonra Genelkurmay başkanlarının cumhurbaşkanı olması adet hâline geldi. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı ile bu süreç kesildi. 27 Mayıs darbesinden sonra yüksek yargı belirli bir ideoloji çerçevesinde yeniden örgütlendi. Yargıtay üyeleri değiştirildi, “makbul kişiler” o görevlere geldi. Yeni kurulan Anayasa Mahkemesi gene “makbul kişilerden” oluşturuldu.
Ama darbeciler sözde yargı bağımsızlığı vadetti. Yargıya vesayetçi bir zihniyetin yerleşmesinin yolunu açtı. Tek bir örnek vermek gerekirse: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden eski Demokrat Partililer için siyasi af çıktı. Anayasa değiştirilerek onların siyaset yapmasının önü açıldı. Türkiye İşçi Partisi Anayasa Mahkemesi’ne müracaat etti ve Meclis’in yaptığı bu değişikliği Anayasa Mahkemesi iptal etti. Daha güncel bir misal vermek gerekirse, 2007’de Anayasa Mahkemesi, halkın çoğunluğunun desteğini almış bir AK Parti’yi kapatmaya tevessül etti. 2007’nin tohumları 1960 darbesiyle atıldı.
“Menderes’in idam kararını duyunca hıçkıra hıçkıra ağladık”
60 darbesi sonrası, bütün Demokrat Partili aileler büyük acı yaşadı; birbirimize kenetlendik. Benim yaşım 18’in altı olduğu için Yassıada’da süren davayı takip etmem mümkün değildi; dolayısıyla babamı hiç göremiyordum. 1,5 yılda bir kere görüş izni verdiler. Yassıada’ya bir geminin en alt katında, adeta mahzeninde gittik. Yassıada’da aileler bir odaya dolduruldu. Görüşme sürerken bir anda kapı açıldı, içeriye ada komutanı girdi.
Babalarımız birden ayağa fırladı ve esas duruşa geçti. Bu beni çok üzdü. Tabii ondan sonra idamları da acı bir şekilde yaşadık. Doğrusu ben hiç ihtimal vermiyordum. Karar günü Celal Yardımcı’nın eşi Harika Yardımcı bizdeydi. Ve biz Mutaharra Polatkan’ın Şişli’deki apartmanında, alt katta oturuyorduk. O zaman iletişim imkânları çok sınırlıydı. Radyo dinleyerek kararları öğrenmeye çalışıyorduk. Babama 6 sene 2 ay verdiler. Oysa beraat bekliyordum; yıkıldım. Celal Yardımcı müebbet hapis cezasına çarptırılınca “ucuz atlatmışız” diye sevindim. Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu hakkındaki idam hükmünü duyunca gözyaşlarımıza hâkim olamadık. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Mutaharra Polatkan üst kattaydı; kim bilir ne hâlde idi! Menderes, Zorlu ve Polatkan’dan bir iki gün sonra asıldı.
Menderes’i alelacele, gündüz vakti saat 12’de astılar. Darbeyi yapan Millî Birlik Komitesi bütün gücünü kaybetmişti. Güç, Türk Silahlı Kuvvetler Birliği Cuntası’nın eline geçmişti. İsmet Paşa, Menderes’e af için Cemal Gürsel’i ziyaret etti ama bu geç kalmış bir çabaydı. İlk günden itibaren CHP bir duruş sergileseydi, Türkiye bu acıyı muhtemelen yaşamazdı. Aksine ilk tutuklamalar sırasında CHP’liler seferber oldu ve askere Demokrat Parti sempatizanlarının evlerini ihbar etti. CHP’li öğretim üyelerinin pek çoğu da askerle işbirliği yaptı.
“Hiçbir başbakanın aklına gazetecileri cezaevine atmak gelmiyordu”
- 70’li yılları bizlere anlatabilir misiniz?
O dönemde Demirel iktidardaydı. Rakibi Ecevit’ti. Ecevit de iktidara geldi. Aralarında büyük gerginlik ve düşmanlık vardı. Fakat demokratik bir ortamdaydık. Hiçbir başbakanın aklına gazetecileri cezaevine atmak gelmiyordu. Hiçbirinin aklından medyayı susturmak geçmiyordu. Her ikisini de rahmetle yâd ediyorum. Özellikle Demirel’e çok yakındım. Ona ayrı bir sempatim ve sevgim vardı. Zaten koalisyon dönemleri olduğu için iktidarlar güç sarhoşluğuna kapılıp yozlaşacak kadar zamana da sahip değildi. Medyaya karşı hiçbiri akreditasyon uygulamazdı. Meselâ ben Tercüman gazetesinde Ecevit’e ağır muhalefet yapıyordum. Ama Moskova gezisine beni de davet etti. Evde yapılmış bir kek ikram ettim Ecevit çiftine. Çok hoş vakit geçirdik. O tarihte insanlık ölmemişti; gazetecilik de canlıydı.
“15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”
- Nazlı Ilıcak, bugün 1974’te Tercüman’da yazmaya başlayan genç Nazlı Ilıcak’a neler demek isterdi?
1974’te çok gençtim; kendime çok güveniyordum; ateş gibiydim. Gözüm pekti, korkum yoktu. Bu hâlim maalesef çok uzun zaman devam etti. Sonunda 15 Temmuz 2016’da duvara çarptım. Şimdi çok daha temkinliyim, dikkatliyim. Bir konuşursam üç susuyorum. Ama gençler bugünkü Nazlı Ilıcak’ı örnek almasın. Onlar ateş gibi olsun, Türkiye demokrasisine sahip çıksın. Dolayısıyla 1974’teki Nazlı Ilıcak’a “daha sakin ol” tavsiyesinde bulunmazdım. Çünkü mademki elimde bir kalem vardı, o gün kamuya karşı vazifemi yerine getirmeliydim.
Nitekim hayatım hep mücadeleyle geçti; zarar da gördüm fakat pişman olmadım. Adım “yalakaya” çıksaydı, hep iktidarın eteklerinde dolaşsaydım sanırım çok utanırdım. Buna mukabil yanlışlarım da oldu. İnsanları iyi niyetli gördüm, onlara çabuk inandım. Başkası bir adım önde gitsin demeden kendimi siper ettim. Aldanmışlıklar da yaşadım. Ama her adımımı iyi niyetle ve inanarak attım. Hiçbir zaman iktidardan gizli beklentilerim olmadı. Bu bakımdan bir özeleştiri yapabilirim ama 1974’teki Nazlı’ya itidal tavsiye etmem doğru olmaz. Çünkü bir insanın kimliği, hatalarıyla sevaplarıyla, inandıklarıyla yanılgılarıyla oluşuyor.

