120. Yıl Bildirgesi

21 Aralık 2020’de Türkiye İlâhiyat ve İslâmî İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyi sanal ortamda “120. Yılında İlâhiyat ve İslâmî İlimler Fakülteleri Çalıştayı” düzenledi ve bir “Sonuç Bildirgesi” yayımladı.

120. Yıl Bildirgesi

İlahiyatçı yazar Mustafa çağrıcı yazdı;

21 Aralık 2020’de Türkiye İlâhiyat ve İslâmî İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyi sanal ortamda “120. Yılında İlâhiyat ve İslâmî İlimler Fakülteleri Çalıştayı” düzenledi ve bir “Sonuç Bildirgesi” yayımladı. Önce bildirgede neler var, ona bakalım: 

Fakültelerin tarihi özetlenmiş; akademik yapısı, mezunlarının hizmet ve faaliyet alanları anlatılmış. “Fakültelerin esas olarak İslam dinini öğretmeyi merkeze alan yükseköğretim kurumları” olduğu belirtilmiş (10. madde). Kanımca bu vurgu gereksizdi. 13. maddedeki “İlahiyat Fakülteleri… sivil dinî grupların varlığını reddetmez” ifadesi de gereksiz bir mesaj. Üstelik Fakülteler onları hiç reddetmedi; bilimsel kurum reddetmez; yapıp ettiklerini değerlendirir. Giderek büyüyen asıl sorun şu ki, bazı “sivil dinî gruplar” İlâhiyat Fakültelerini reddediyor.  

Bildirgede “…herhangi bir (dinî) grubun düşünce ve örgütlenme açısından İlâhiyat ve İslâmî İlimler Fakültelerini tek tek veya tamamen kontrol altına alması kabul edilemez” deniliyor. Bu, Dekanların gelişmelerden duydukları kaygının ifadesidir. 

Madde 14 ve sonrası son günlerdeki bir münferit gelişmenin etkisinde yazılmış gibi görünüyor. Ancak, her şeyin her an dijital ortamda kaydedilip dünyaya servis edilebildiği bir çağda artık “spesifik tartışmalar”ın “akademya içinde” – “halk önünde” yapılması gibi bir ayırım anlamsız. Esasen, Dekanların bildirgesinde, toplumdaki linç eğilimlerini giderme yerine, kamuoyundan bilgi ve düşünce saklamanın gerekliliğinden bahsedilmesi bir talihsizliktir. 

Madde 15’te, İslam bilim tarihinde istisnai görüşlerin halka kapalı ortamlarda tartışıldığına örnek olarak “Huzur Dersleri”nin gösterilmesi kanımca isabetli olmamış. “Huzur dersleri”nde tartışmalar olmuş; ama bunlar, –yüzlerce yıl öncesinin Abbasi saraylarında “Mecâlis” (Oturumlar) adıyla yapılan toplantılarda olduğunun aksine– ilmî, aklî ve felsefî tartışmalar değildi. Konunun uzmanı Prof. Dr. Mehmet İpşirli’nin TDV İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı “Huzur Dersleri” maddesinde şöyle deniliyor:  

“…Dersler genellikle Kadı Beyzâvî tefsirinden yapılırdı. Ancak ayetlerin tefsirinin son derece ağır ilerlediği, birkaç yılda sadece birkaç âyetin ele alınabildiği, bunun ise ayetlerin tefsir ve tahlillerinde gramer meselelerine, etimolojik ve ilgisiz yorumlara ağırlık verilmesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır...” Bu da şaşırtıcı değildir. Çünkü bu âlimlerin yetiştiği medreselerin skolastik öğretimleri de “gramer meseleleri, etimolojik ve ilgisiz yorumlar”dan ibaretti. 

*** 

Gelelim bildirgede olması gerekip de olmayanlara: 

1. Keşke dekanlarımız, medreselerin her bakımdan iflas etmesi üzerine, çağdaş bir din öğretimi özlemiyle kurulan fakültelerimizin –siyasi ve ideolojik çekişmelerden ve müdahalelerden kaynaklanan kusurlarına rağmen- hizmet alanlarındaki başarılarının altını çizselerdi. Daha da başarılı olmaları için objektif öneriler getirselerdi. Kurumların daha ilmî, daha özgür; bilime, dinimize, ülkemize ve insanlığa daha yararlı olmaları yolundaki başlıca engellere işaret etselerdi. 

2. Dünya değişti, insanlığın sorun ve değer öncelikleri değişti, değişiyor. Bu nedenle dünyada bilimsel kurumların eğitim ve öğretim hedefleri, müfredat öncelikleri de değişti. Nizamiye medreselerinden beri dersleri, müfredatları, modelleri değişmeyen, sadece İslam toplumlarının dinî öğretim kurumları kaldı. Saygıdeğer dekanlarımız bunu yönettikleri kurumların bir meselesi olarak görmüyorlar mı?  

3. Kamuoyunda ciddi bir ahlâkî erozyondan, dindarlık yozlaşmasından söz ediliyor. Sayısı yüzü aşan İlâhiyat Fakültelerinin bu konudaki araştırmaları, çalışmaları, projeleri nelerdir? Dekanların bu konularda kamuoyunu aydınlatmaları gerekirdi.  

4. Dünyada ve ülkemizde İslam’ın imajını karalayan gelişmeler artarak sürüyor. Dekanlarımızın karalamacılarla ve onların kullandıkları malzemelerle ilgili ne tür ilmî çalışmalar yaptıklarını ve nelerin yapılması gerektiğini bildirgeye koymaları beklenirdi.  

Eminim ki, çalıştaya katılan hocalarımız, “sivil dinî grupların varlığını” tanımaktan, “sıra dışı fikirler”in toplumdan saklanması gerektiğinden daha ciddi konular görüşmüşlerdir.