Tarih: 12.04.2019 07:31

Musab AYDIN; Bir Şehide Şahitliğim

Facebook Twitter Linked-in

Sonbahar hüzün mevsimidir. Oysa hüzün gelip bulur bizi, yaz bahar demeden. Yine de en çok sonbahar da bulur rengini. Gökyüzünü saran bulutlar ıslanır, hüzün gözyaşı olur sağanak yağmura durur. Bazen hüzün doruğa ulaşır, kar boran olur. Sonra zemheri bir kış kuşatır yeryüzünü. İşte böyle puslu ve ayazlı bir sonbahar sabahıydı. Güneş arada bir yüzünü göstermeye dirense de bulut işgalinde bir İstanbul pazarıydı.

Biz üç delikanlı, -gerçi on üç yaşlarında çocuk da denilebilecek- üç arkadaş sinemaya gitmek için Vefa caddesinde ilerliyorduk. Bir iki kez gördüğüm ve ismini sonradan öğreneceğim Mehmet Yücekaya abimiz yolumuzu kesip bir vaaza davet etti. Sinema niyetimizi gizleyip ?Peki.? dedim. Gültepe de bir camiye gitmiştik. Vaizden pek bir şey anlamamıştım ama camii atmosferi iyi gelmişti. Dönüşte Süleymaniye Akıncılarının buluşma noktası Diriliş´e uğramıştık akşamüstü. Kalabalık bir ortam vardı. Siyasi bir yapılanma olduğu için yaşıtlarımızdan da kimse yoktu. Hararetli konuşmalardan pek bir şey anlamıyordum. Biraz tedirgin bir ruh hali ile dinliyordum konuşmaları. Arada Kur´an, namaz gibi aşina olduğum kelimelerin telaffuz edilmesi tedirginliğimin azalmasına ve ilgimin artmasına vesile olmuştu.
/resimler/2019-4/12/0748271506339.jpg

Musab AYDIN Abdulhamit TURGUT´u Yazdı

Bizim ile kimse ilgilenmemişti. Muhtemelen çocuk görmüşlerdi bizi. İkram edilen çayı yudumlarken yanımıza mütebessim bir ağabey oturdu. Samimi ve sevecen, yirmili yaşlarda biriydi. İsimlerimizi, memleketlerimizi, nasıl bir işte çalıştığımızı sorduktan sonra gayet mütevazı bir ses tonuyla ?Ben Abdülhamid Turgut.? diyerek kendisini tanıttı. Diğer insanların aksine karşısında çok önemli insanlar varmış gibi davranmıştı. Oldukça doğal ve samimi bir hâl ve üslup ile konuşmaya başlamıştı. Kendimizi çok değerli hissedecek bir atmosfer oluşturmuştu. Öyle ki birbirinden ayrı düşmüş, yıllar sonra mucizevi bir şekilde kavuşmuş iki kardeş gibi hissetmiştim.

Anadolu´nun bir dağ köyünden çıkıp gelmiştik İstanbul´a. İlkokulu bitirip geçim sıkıntısı çeken ailelerimizin bütçesine katkıda bulunmak amacıyla gurbet yollarına düşmüştük. İstanbul´un Vefa semtinde bekârların barındığı hanların birinden on beş kişinin yaşadığı bir odayı kiralamıştık. İlkokul okumuş olsak da kendimizi ifade edecek kadar Türkçe de bilmiyorduk. Bildiğimiz kelimeleri de doğru dürüst telaffuz edemediğimiz için derdimizi de anlatamıyorduk. Bu durum toplumun ötekileri yapmıştı bizi.  Hakaret derecesinde hitaplara muhatap olduğumuz bir şehirde ve toplum da yaşıyorduk. Biz kenar mahallenin çocukları değildik. Aksine şehrin tam göbeğinde yaşıyorduk ama her yönüyle İstanbul´un ötekileriydik (!) Böyle bir toplum içinde bir yaşam mücadelesi verirken karşımızda çıkmıştı Abdülhamid Turgut.

1979 yılı sonbaharıydı. Müslümanların fikri ve siyasi mücadele ortamına girdiğim ilk gün, daha çocuk sayılabilecek yaşımda tanışmıştım Abdülhamid ağabeyle. Dahası bu mücadelenin bir ferdi olmamı sağlamıştı. Gençler için şehrin her köşesinde birer tuzak olarak kurulan cinlerin (!) şatafatlı sofrasına, şölenine karşın Abdülhamid ağabey; samimiyetin, sevginin, fedakârlığın, duygunun, azmin, mücadelenin, dostluğun ve vefanın ete kemiğe bürünmüş haliydi. Bütün bu hasletler onun şahsında, aramızda canlı dolaştığına şahit oldum her zaman. O küçük yaşımda, İslam´ı fikren ve duygusal anlamda benimsememe vesile olmuştu. İlk sokak eylemim de onunla yürümüştüm. İlk sloganımı onunla atmıştım. İlk ev sohbetine onunla katılmıştım. Kitap okumaya onun teşvik etmesiyle başlamıştım. Cihada uğurladığım ilk mücahit o idi. Afgan cihadının başladığı günlere şahitlik ettiğimiz zamanlarda? 

Seksen yılının sonlarında, ilkbaharda ayrıldığım İstanbul´a tekrar dönmüştüm. 12 Eylül darbesinin üzerinden henüz iki ay geçmişti. Siyasi partiler, vakıflar, derneklerde gibi Diriliş de kapanmıştı. Arkadaşlarımdan kimseleri görememiştim İstanbul sokaklarında. Henüz İslam düşünce yapısını kavramış değildim. Yalnızlıktan bocalamaya başlamıştım. Böyle bir dönemde, nasıl oldu bilmiyorum, bulmuştu beni Abdülhamid ağabey. Sonraki yıllarda da İstanbul´a gelişinde, iş değiştirdiğim zamanlarda bile bir şekilde adresimi öğrenip beni yoklardı. Vefa civarında bir ev kiralamıştı. Herkesin kendi gölgesinden korktuğu bir dönemde, ara vermediği ev sohbetlerine katılmaya başlamıştım. İlerleyen yıllarda bazı konularda fikirlerim farklılık göstermeye başlamıştı. Kırmadan, dökmeden ve dışlamadan konuşmuştuk birçok konuyu. Bendeki bazı fikrî değişime rağmen ihmal etmez, zaman ayırırdı. Bu davanın bir neferi olarak görünceye kadar ilgisini esirgemedi Abdülhamit ağabey. O bir insana dokunmanın sorumluluğunu omuzlarında taşıyacak kadar bilinçli bir davetçiydi. 
/resimler/2019-4/12/0738519463768.jpg
Malatya´da evinde misafir olmuştum. Sonrasında bir gece de İstanbul´da benim misafirim olmuş, sabah ezanına kadar sohbet etmiş hatta kendisinden ilahiler dinlemiştim. Derdi olan bir dava adamıydı. Hedef kitlesi gençlerdi. Umudun ve geleceğin gençlerde olduğunu gören, kendisi de genç, bir davetçiydi. Cemaatler arası görüş ayrılıklarının derinleşmesinden endişe ile bakıyordu. Bu ayrılıkların giderek kronikleşmesine karşı önerileri ve çabaları çok iyi anlaşılamadı. İlme, ahlaka ve takvaya verdiği önemi kendi şahsında müşahede etmek için kısa bir tanışıklık kâfi gelirdi.

Fatih Kadınlar Pazarı´nda, daha önce defalarca çay eşliğinde derin sohbetler ettiğimiz çay ocağında bir baskın sonucu beraberinde otuzdan fazla arkadaşıyla gözaltına alındığını duyduğumda 12 Mart 1990 yılıydı. Sonrasında öğrendik ki kayıt dışı ve bilinmeyen bir yerde akla hayale gelmeyen işkencelere maruz kalmışlardı. İlk baskını Mit yapmış olsa da sorgularını CİA veya Kontrgerilla yapmıştı. On yedi gün boyunca gece gündüz yılan ve köpek gibi vahşi hayvanların da dahil edildiği korkunç işkencelere maruz kalmıştı. Bu işkencelere karşı gösterdiği direnci ve metanetli duruşunu sağ, sol ve farklı gruplara mensup mahkumlardan da duymuştuk. Birçok ünlü faili meçhul cinayeti üzerlerine yıkmak istiyorlardı. Sonrasında polis kontrolünde devam etmişti işkenceler. Fethullah Gülen´in işkenceci polislerini ilk Abdülhamid ağabeyden duymuştu Türkiye. Ama bizim mahalle de kimse bu tehlikeyi duymak ve görmek istememişti. 

Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılamaları tutuklu devam etmişti. Uzun zaman sonra bir bayramda açık görüş için Sağmalcılar Cezaevi önünde toplanmıştık. Mahşeri kalabalık vardı. Polislerin kimsenin içeri alınmayacağını söylemesinden sonra, dışarda epeyce gürültü koparmıştık. Sınırlı sayıda bir grubu almaya karar verdiler. Ben ilk içeri girmeyi başaranlardan olmuştum. Hasretle sarılmıştık dakikalarca. Sanırım bu yüz yüze son görüşmemiz olmuştu. Üç yıla yakın bir zaman haksızca ve ağır iftiralarla içeride tutulmuştu. Tahliye olduktan sonra mahkemesi devam ediyordu. Birkaç aylık özgürlükten sonra, Malatya´dan İstanbul´a mahkemeye geliyordu. İstanbul´da karşılayacak ve kucaklaşacaktık. Ama olmadı, baharın ortasında hüzün ayazdan bir ateş olup yüreğimizi yakmıştı. 13 Nisan 1993 yılında doğduğu topraklar olan Darende´ye yakın bir yerde, şaibeli bir trafik kazası sonucu şehadet şerbetini içmişti. Evet bu normal bir kaza değildi. Hâlâ da üzerinden sis perdesinin kalkmadığı şaibeli bir kaza olarak hafızalarımızda kalmaya devam ediyor. Abdülhamid ağabeyde kalbimizde...
Şehadetinin yirmi yedinci yılında özlemle ve rahmetle...

 




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —