Menü Haber Duruş Sizin De Bir Duruşunuz Olsun
Tarih: 18.03.2026 12:28
Yılgın Bir Türk Olarak Bülent Akyürek

Yılgın Bir Türk Olarak Bülent Akyürek

Facebook Twitter Linked-in

Bülent Akyürek ile 90'lı yılların sonunda Gökkuşağı Çay Evi'nde tanışmıştık. Askerlik için Ankara'daydım. Çarşı izinlerinde mutlaka uğradığım yerler vardı. Kızılay'da okur-yazar kesiminin takıldığı, koltuğunun altında kitap dergi olanların uğrak mekânıydı Gökkuşağı Çay Evi. Sadece burada oturup orada bulunanların sohbetlerini dinlemek bile beni bir süreliğine askerliğin ruha derin izler bırakan ortamından uzaklaştırıp bir edebiyat şöleninin ortasına bırakıyordu. İşte tam da böyle bir zamanda ve yerde tanıştım Bülent abi ile. Heyecanlı konuşması, sıra dışı cümleleri ve bakış açısı ile çevresindeki herkesin dikkatini çekecek bir samimiyete sahipti. Derdi vardı, ağrıları çoktu, ülkesini çok seven bir yürek taşıyordu. Benim için o, tam anlamıyla yılgın bir Türk'tü. Hatta yıldırılmış demek daha doğru olur. Mazlum geldi, mahzun gitti denecek bir ömür yaşadı Bülent abi.

Yılgın Türk'leri çok iyi tanırdı o. Her zaman halkın tam da içinde yaşadı ve konuştu. Yılgın Türkler kitabını onun ruh halini düşünerek okumakta fayda var. Çünkü Yılgın Türkler bir ayna tutar. Sert, çarpıcı, yer yer kahkaha attıran bir ayna. Bülent Akyürek sokağın dilini, kahvehanenin jargonunu, dolmuş muhabbetinin ritmini alıp edebiyatın içine yerleştiren bir yazardı. Bu sebeptendir ki okur bu satırlarda kendini gördü; bazen güldü, bazen yüzü kızardı ama sonunda tuhaf bir rahatlama hissetti. Çünkü söylenmeyenler, fısıldananlar, içe atılanlar onun kaleminden yüksek sesle dile getirilmişti.

Akyürek, Türk insanının kolektif ruh halini yılgınlık kavramı etrafında dolaştırıyor. Zafer naraları atmayı bıraktığımız, yenilgiyi bile "ezilmedik" diye teselli ettiğimiz, "böyle gelmiş böyle gider"le avunduğumuz bir hal ortaya çıkıyor. Bu yılgınlık tembel bir kabulleniş değildir; aksine derin bir yorgunluk, yüzyıllık savaşların, göçlerin, bekleyişlerin tortusudur. Akyürek bu tortuyu kazımıştı. Kazıdıkça koyunla kurt arasında gidip gelen, söğüt gölgesinde pinekleyen, cam kenarını seçen, "ayaktayken bir bardak su getirsene" diye emreden bir insan tipi ortaya koymuştu.

Kitap boyunca denemeler kısa kısa ama ağır darbeler indiriyor. Her biri ayrı bir tokat, her biri ayrı bir kahkaha atıyor. "Ayaktayken bir bardak su getirsene..." (s. 9) cümlesiyle başlıyor yolculuk. Bu basit görünen ricada gizli bir iktidar arzusu, yatay-dikey gerilimi, başkasına iş buyurma genetiği saklıdır. "Yenildik ama ezilmedik!" (s. 102) cümlesi yenilgiyi bile zafer sayma maharetimizi özetliyor. "Bana bi şey olmaz abi, ben Türk'üm!" (s. 117) ise bütün mikroplara, virüslere, krizlere karşı kalkanımızdır; ne kadar kırılgan olursa olsun.

Akyürek'in dili sokak ağzıyla edebiyat arasında salınıp duran bir hassas denge kurmuştu. Mizahı keskindi, acıydı, yer yer kabaydı ama bu kabalık yapmacık değildi; içten geldiği gibiydi. Kahvede, dolmuşta, iş çıkışı dost masasında konuşulanların yazıya dökülmüş haliydi. Bu yüzden okurken her cümle tanıdık geldi bizlere. Tanıdık geldikçe de rahatsız etti. Rahatsız etmek yazarın niyetiydi zaten.

Yılgın Türkler'i bir millet portresi olarak okumak gerek. Bu portrede ne kahramanlık destanları ne de mağduriyet edebiyatı ağır basıyor. Onun yerine günlük hayatın içindeki küçük yenilgiler, küçük kibirler, küçük kaçışlar büyütülüyor. Tüm yılgınlıklarımızı ardı ardına tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Yazar bu damarı buldukça okuru da buluyor. Buldukça yüzleştiriyor. Yüzleştirdikçe de tuhaf bir kardeşlik hissi uyandırıyor.

Kitaptaki birçok şey biraz abartılı, biraz şişirilmiş, alaycı olarak görülebilir ama bu abartı boş bir şamata değildir. Abartı sayesinde gerçek daha net görülür. Pastırmanın eyer altında pişmesiyle başlayan hikâye, aslında hafiflik arayışını, yükten kurtulma çabasını anlatıyor. Söğüt dikme alışkanlığı geçiciliği, faniliği, "bir gün buralardan gitcem abi" cümlesini simgeleştiriyor. Cam kenarı sevdası koridor korkusunu, ortada görünmek istememeyi, kenardan izlemeyi yansıtıyor. Her küçük detay büyük bir ruh halini açığa vuruyor kitapta.

Akyürek bu detayları toplarken acımasızdı. Acımasızdı ama hiç kin tutmadı. Kızdı ama sevdi. Severken de dövdü. Döverken de güldürdü. Bu yüzden okur sayfaları çevirdikçe hem kendini tanıdı hem de kendiyle yabancılaştı. Yabancılaştı çünkü yılgınlığın ne kadar derinlere işlediğini fark etti. Tanıdı çünkü bu yılgınlık hepimizin ortak malıydı.

Kitap bittiğinde şu soru kalıyor geriye: Bu yılgınlıktan çıkış var mıdır? Akyürek cevap vermedi. Sadece gösterdi. Gösterdikçe okuru kendiyle baş başa bıraktı. Belki de en ağır yük buydu: Kendini görmek. Kendini gördükten sonra ne yapılacağını bilmemek. Bilmemek ama yine de bir yerden başlamak istemektir.

Bülent Akyürek yaşadığı sokakların filozofuydu. Filozof hem güldürür hem düşündürür. Hem kızdırır hem de tuhaf bir kardeşlik hissi uyandırır. Çünkü en çok güldüğü yerde en çok acır, en çok kızdığı yerde en çok sever. Bu çelişkili duygu yumağı kitabı okurken içimizde düğümleniyor. Düğümlendikçe çözülmek istiyor. Çözülmek istedikçe daha çok düğümleniyor.

Yılgın Türkler okunduktan sonra insan bir süre sessiz kalıyor. Sessiz kalıyor çünkü söylenecek çok şey vardır. Çok şey vardır ama hepsi aynı anda söylenemez. Söylenemez çünkü yılgınlık tam da bunu yapar; söylenmeyi erteler, içe atar, kendi kendine mırıldanır ama bu kitap o mırıldanmayı yüksek sesle okuyor. Yüksek sesle okudukça da belki bir yerden değişim başlayacak. Başlar mı gerçekten? Bilinmez. Ama en azından birileri yüksek sesle sormaya devam edecek.

Bülent Akyürek'in sessiz ama derinden yaktığı bir ateş var. Onun anlayanlar, sesini duyanlar ondan sonra da o ateşi canlı tutacak. Çünkü Bülent Akyürek, nasıl yazdıysa öyle yaşadı. Dosdoğru, içten ve mümince. Cennet olsun mekânı.

 

Kaynak: kitap haber




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —