Tarih: 09.02.2026 13:57

Umran Dergisi Şubat 2026/378. Sayı Çıktı!

Facebook Twitter Linked-in

ABD'nin resmî askeri stratejisini uygulayan Trump politikalarının hem ülke içine hem de ülke dışına bakan yüzünü irdelerken, ondan önceki Amerikan başkanlarının diğer ülkelere saldırıp işgal etmek konusunda hiç de ellerini korkak alıştırmadığı göz ardı edilmemeli. Trump'ın programının iki boyutu var: Amerika'nın parçalanmış toplumsal yapısını onarmak ve ABD'nin dünya hâkimiyetini yeniden tesis etmek. Hangisinin baskın olduğu belirsizliğini hâlihazırda koruyor. Bazen izolasyon politikası bazen müdahaleci siyaset izleniyor. Trump'ın "Donroe Doktrini" bu karışımın özel bir şekli; müdahalecilik ama Amerika kıtası sınırlı; bu kendi başına yeni değil. "Sonsuz savaşlar"dan kaçınarak esas rakibi Çin'i çevrelemeye odaklanan ABD'nin Venezuela devlet başkanı Maduro'yu kaçırması eski usul bir emperyalizm örneğidir. Egemenlik kavramını alenen ayaklar altına alan bu operasyonu farklı kılan ise tam ölçekli işgal yerine hızlı ve sınırlı "iğne ucu" operasyonu hüviyeti taşımasıdır. Küresel açıdan bu, dünyanın karşılıklı saygı duyulan bölgesel "etki alanlarına" bölünmesi anlamına gelir. Bu alanlarda büyük güçler az çok istedikleri gibi hüküm sürerler. 

Trump, uygun gördüğü her an diğer devletlerin işlerine karışma, egemenliklerine meydan okuma veya bu egemenliği zayıflatma hakkına sahip olduğunu açıkça ortaya koydu. Amerikan politikaları açısından bunun yeni bir tarafı yok, sadece örtbas etme çabası nihayete erdi. Selefleri gibi İran'daki rejimi devirmek isteyen Trump ve İsrail'deki dostları nihayetinde İran'da kaos yaratıp ülkeyi parçalamayı amaçlıyorlar. Bir kere daha hatırlatalım ki ABD hem iç hem de dış siyasette her zaman şaşırtıcı derecede saldırgan eğilimliydi. Onlar için savaş sonrası dönem Hiroşima ve Nagazaki ile başladı, ardından Kore, Vietnam ve 1990'dan bu yana ABD'nin dünyanın herhangi bir yerinde savaşmadığı tek bir gün bile olmadı. Grönland ve Kanada'nın ilhakı, güvenlik, harcamalar ve diplomasi alanındaki çekişmelerin gösterdiği üzere Amerikalılar, bir süre daha Avrupalılara karşı sert bir tutum sergilemeye devam edecekler. Zira Avrupalılar ABD'nin dayatmalarına maruz kalmadan Rusya'ya karşı sıcak veya soğuk savaş başlatamayacak durumdalar. Almanya'nın iktisadi sebeplerle ABD'nin Rusya ve özellikle Çin'e yönelik yaptırım politikasına ilanihaye uyum sağlayamayacağı dikkate alınırsa AB içindeki tartışmaların ayyuka çıkması kaçınılmaz. İngiltere ve Kanada'nın Çin'le ilişkilerini başka bir boyuta taşımaları örneğinde görüldüğü üzere Atlantik'in her iki yakasındaki farklılıkları yönetmek, ittifakın jeopolitik belirsizlik çağından daha güçlü mü yoksa daha bölünmüş mü çıkacağını belirleyecektir.

Küresel siyasette maskenin düştüğü anlar vardır; bu, gücün birdenbire ahlakı keşfetmesinden değil, gösteriyi sürdürmenin artık fazla maliyetli hâle gelmesindendir. Davos'ta, Kanada Başbakanı Mark Carney, Trump'ın uluslararası hukuku ve kurumları hiçe sayan tavrı karşısında alışılmadık bir şey yaptı. Sözde kurallara dayalı uluslararası düzenin aslında hiçbir zaman eşit uygulanmadığını itiraf etti. Kısa bir an için, neredeyse bir rahatlama hissedilebilirdi. Gerçek yeni olduğu için değil, sonunda yüksek sesle dile getirildiği için. Oysa nesiller boyunca bize onun tarafsız ve iyiliksever olduğu söylenmişti.

Aslında Yahya Sinvar'ın da kaydettiği gibi Gazze, hemen her şeyi faş etti, yalanlarını, suçlarını, ikiyüzlülüklerini ortalığa döktü. Aksa Tufanı'nın vuku bulduğu 7 Ekim'den beri dünyada hiçbir şey aynı değil, âdeta o gün bir katalizör işlevi gördü. Hemen her şeyin görünüşteki yaldızını kazıyıp attı, içteki çürümüş özü ortaya çıkarttı. Batılı zenginlerin Filistinlilere yönelik yerleşimci soykırımdaki suç ortaklıkları yanında kurdukları tüm komplo ve düzen, gözler önüne serildi. İnşa ettikleri küresel düzenin her köşesinde, her yüzünde gizli saklı hiçbir şey kalmadı. Her sektöre ait her bir dişlinin nasıl Amerikan-Siyonist ittifakına hizmet etmek ve onu pekiştirmek için kullanıldığını, bu ittifak eliyle gerektiğinde değiştirildiğini hep birlikte gördük.

Dikkatlerden kaçmıyor;  Allah'ın yasakladığı sınırlarda dolaşanlar hep aynı isimler. İlginçtir bu kişiler, kendilerini hep saklamaya çalıştılar ancak artık gizli saklı bir şey kalmadı. Bu durum, yaklaşık 1492'den beri ortaya koydukları girişimlerin gerçek niteliğini, inkâr edilemez bir biçimde ortaya koydu. Beyazların üstünlüğü adına ilk yerli kanı döküldüğünden beri açgözlülük ve doymak bilmez bir iştahla 'Tanrı adına', kendileri de 'Tanrı olmak için' hareket ettiler. Rockefeller'e "Servetinizin hesabını verebilir misiniz?" sorusunu sorduklarında onun da "İlk beş seneyi sormazsanız, elbet!" cevabını vermesi sebepsiz değil. Hâlihazırda Batı hegemonyasının işlediği ve sürdürüldüğü her düzeyde sergilenen acımasız şiddetin, mutlak ahlaksızlığın ve ahlaki iflasın derinliklerini keşfediyoruz. İşte böylesi bir ortamda sözümüzün Taha Abdurrahman'ın ifadesiyle "bir deniz misali dolgun, bir ağaç gibi yüce olmasını istemeliyiz. Çabası böyle olanın sayısı az da olsa etkisi çok olur."

İdrak edeceğimiz Ramazan ayını sadece bir ibadet ve takvayı besleyen bir araç olarak görmemeliyiz. Merhum Mevdudi'nin tefsirinde dile getirdiği üzere oruç günleri, aynı zamanda gerçek hidayet rehberi Kur'ân şeklinde vücut bulmuş nimeti için Rabbimize şükrümüzün ve minnetimizin bir ifadesidir. Hiç şüphesiz nimete karşı en iyi şükür ise "bir kimsenin var gücüyle kendisini o lütuf veya nimetin gayesine ulaşması için hazırlaması demektir. Kur'ân'ın indirilmesinin gayesi de Yüce Allah'ın hoşnutluğuna götüren yolu öğrenmemiz, buna göre yaşamamız ve dünyayı da yalnızca buna yöneltebilmemizdir. Bu sorumluluğu yüklenebilmemizin en yetkin aracı ise oruçtur. 

Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.

 

Kaynak  Umran Dergisi




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —