Tarih: 05.02.2026 15:43

Türk–Kürt barışının önündeki asıl engel: Toplum

Facebook Twitter Linked-in

Prof. Mümtaz'er Türköne'nin birkaç ay önceki çıkışı, barışın adresinin Ankara değil, Türk toplumunun vicdanı olduğunu gösterdi.

Türkiye'de Kürt meselesi konuşulduğunda gözler neredeyse otomatik olarak devlete, iktidara, silahlı aktörlere çevrilir. Barış neden olmuyor? sorusu da refleks hâlinde siyasal mekanizmalara yöneltilir. Son aylarda Prof. Türköne'nin yaptığı açıklamalar, sorunun yerini başka bir noktaya çekiyor. Türk toplumunun zihinsel eşiğine sabitliyor. Yani Kürt meselesinin önündeki asıl engel siyaset değil, Türk toplumunun empati kurmayan yapısı ve normalleşmiş cezasızlıktır diyor.

Türköne'nin soyadındaki "Türk" ön ekini "Kürt" ile değiştirebileceğini söylemesi, kızının Kürtçe öğrenmesi ve torununun Kürtçeyle büyümesini istemesi, bir sembolik jestten ibaret değil. Bu, bir entelektüelin yalnızca bugüne değil, geleceğe yatırım yapmasıdır. Kendi ailesini, soyunu ve geleceğini bu tercihin içine katarak, Kürt meselesini soyut bir politik tartışma olmaktan çıkarıp nesiller arası bir sorumluluk alanına taşıyor.

Bu çıkış Türk toplumuna yöneltilmiş bir sorudur. Türk toplumunda, empati kurmayan bir toplum ve cezasız kalan ırkçılık, Türkiye'de barışın önündeki asıl engel gibi görülüyor. Kürt olmak neden hâlâ bir yük, bir tehdit, bir utanç gibi algılanıyor sorusuna cevap arıyor.

Bu soruya cevap verilmeden hiçbir barış süreci başarılı ve kalıcı olamaz diyor.

 

Barış neden hep devletten bekleniyor?

Türkiye'de her barış süreci aynı cümleyle başlar ve aynı cümleyle biter: "toplum hazır değildi." Büyük umutlar, temkinli açıklamalar, sonra sessizlik.

Peki bu toplum neden hiç hazır olmuyor?

Bu soruya cevap vermeden barış tartışması yapmak, hastalığı teşhis etmeden ateşi düşürmeye çalışmaktır. Çünkü Türkiye'de Kürt meselesi bir siyaset krizi değil, toplumsal bir eşik sorunudur. Ve bu eşiği geçemeyen taraf Kürtler değil, Türk toplumudur.

Empati yoksa barış da yok

Türk toplumunun büyük bir kısmı, Kürtlerin yaşadığı ayrımcılığı kendisinden uzak bir sorun olarak görüyor. Kürtçe konuşulduğunda rahatsız olan, Kürt kimliği görünür olduğunda huzursuzlaşan, ama bunu ırkçılık olarak tanımlamayan geniş bir kesim var.

Bu durum tesadüf değil, yılların eğitiminin sonucudur. Devlet politikası, empatiyi değil hiyerarşiyi öğretti. Eşit yurttaşlık hiçbir zaman gerçekten içselleştirilmedi. Kürtler, eşit değil, tolere edilen bir topluluk olarak görüldü.

Bu yüzden Kürtlere yapılan haksızlıklar, toplumun büyük kısmında bir vicdan refleksi yaratmıyor. Barışın toplumsal zemini tam da burada çöküyor.

Türkiye'de her gün nefret suçu işleniyor

Kürtlere yönelik ırkçılık Türkiye'de istisna değil, gündelik bir pratik. Sosyal medyada, TV'de, sokakta, iş yerlerinde, mahkeme salonlarında her gün Kürtlere karşı nefret suçu işleniyor. Hakaret, aşağılama, dışlama, dilin yasaklanması, kimliğin kriminalize edilmesi… Bunların hepsi cezasız kalıyor.

Bu cezasızlık topluma şu mesajı veriyor: «Bu kabul edilebilir, bunun bedeli yok». Hannah Arendt'in tarif ettiği gibi bu, kötülüğün sıradanlaşmasıdır. Kanunlar yoktur ki uygulansın, kurallar vardır ama işletilmez. Bu boşlukta ırkçılık büyür.

 

Devamı >>>




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —