İran'da "İslam Cumhuriyeti" rejimini devirme umutları her defasında neden hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor?
Batılı kavramsal sistemin kalıplarıyla düşünenler "rejim devriliyor mu?" heyecanını 2009, 2018 (Aralık) ve 2022'deki gösterilerde de yaşamıştı. 2025'in son günlerinde başlayan ve 12 Ocak'a kadar devam eden gösterilerde de aynı heyecan yaşandı. Türk ve Batı basınında ve sosyal medyada "Molla rejimi yıkılıyor", "Mollalar bu defa zor durumda" şeklinde pek çok "yorum" ve "analiz" ile karşılaştık. Ne var ki beklentiler yine boşa çıktı, heyecan yerini hayal kırıklığına bıraktı. Kuşkusuz bunda sosyal medyada yayılan sahte videoların ve sübjektif haber dilinin önemli bir payı vardı. Fakat asıl sorun "molla rejimi" kavramının yaptığı çağrışımlarla hareket edenlerin bu haber ve videoların doğruluğunu teyid etmeye ihtiyaç duymamasıydı.
Türkiye'deki temel sorunlardan biri de bu: Kimi akademisyen, yazar ve gazeteciler beklenti ve temennilerini "analiz"miş gibi sunuyor. Halbuki bu kişilerin pek çoğu İran'ı tanımıyor. Devrimin hangi dinamikler ve hedefler üzerine inşa edildiğini bilmiyor. Modern siyaset teorisinin kendilerine sunduğu anahtar kavramlarla düşünmek ve analiz yapmak hatasına düşüyorlar. Kafalarındaki "molla rejimi" kavramına yenik düşüyorlar.
"Molla rejimi" kavramının çift yönlü bir kullanımı var: Hem küçümseme ve alay içeriyor, hem de "korku" yüklüyor. "Molla rejimi" denildiğinde bilimden, sanattan, felsefeden, edebiyattan, eleştirel ve analitik düşünmeden nasibini almamış bir "yobaz grubu" anlaşılıyor: Bir yandan katı ve gelenekçi tutumlarıyla yozlaşmış ve korku verici, diğer yandan ise "gelişmiş" ve "modern" dünyanın gerçeklerini anlayamayacak kadar "komik" ve "karikatürize" tipler.
Ne var ki bu yaftaya maruz kalmanız için illa "din adamı" olmanız gerekmiyor; dini bir tasavvura sahip olmanız da yeterli. Merhum Necmettin Erbakan Hoca'nın da bütün kariyerinin yıllarca "takunya" kavramına indirgenerek tanımlandığını hatırlayalım.
"Molla Rejimi": İrrasyonel ve Delice
Fakat yine de İran'daki siyasal sistemin merkezinde "ulema"nın bulunması Batılılar için gerçekten anlaşılmaz ve ürkütücüdür. Bunun sebebi, İran'daki "velayet-i fakih" sisteminin Batı'nın siyasal tasavvurunu oluşturan merkezi kavramlara dayanarak işlememesidir. Modern siyaset teorisi "ekonomik ve askeri kapasite", "ulusal menfaat", "güç dengesi" gibi seküler kavramlar üzerine bina edilmiştir. Bu kavramlarla düşünen ve karar veren bir zihinle anlaşamasalar da o zihinleri anlayabilmekte; siyasal davranışlarının nasıl şekilleneceğini öngörebilmektedirler. Buna karşın İran'daki devrimin kurucu liderleri Batılıların "anlamadığı" ya da modern siyaset teorisinde yeri olmayan "velayet", "intizar", "şehadet", "Kerbela", "tevekkül", "gaybi yardım", "heyhat minezzille" gibi bir takım kavramlara itibar etmektedir. Bu durum İran siyasetini ve siyasetçisini terbiye etmek isteyen Batılılar için bir dezavantaja dönüşmektedir.
David Patrick Houghton "Siyaset Psikolojisi" kitabında bu duruma ilişkin önemli bir tespit yapar. İran İslam İnkılabı gerçekleştiğinde ABD Başkanı olan Jimmy Carter'ın "esas problem"inin Ayetullah Humeyni'yi anlayamaması olduğunu belirtir: "Carter yönetiminin üyeleri, içerisinde kendi Ortadoğu uzmanları da olmak üzere, Ayetullah'ın eylemlerini anlamada zorlandılar." Houghton, ABD'nin İranlıları anlamak için ellerinde bir "zihinsel pusula" olmadığını söyler ve şu önemli vurguyu yapar: "Başkan Carter'ın kendisi Ayetullah'ın eylemlerini irrasyonel ve hatta delice görmüştür."
Gerçekten de İmam Humeyni'nin davranışları, görüşleri ve kararları "çıkar", "güç dengesi", "ekonomik koşullar" gibi reel politiğin kavramlarıyla düşünmeye alışmış bir siyasetçi için "delice" görünmektedir. Batılı diplomasi alıştığı kavramlarla iletişim kurmakta; "tehdit" ve "teklif"ler bu kavramlarla siyaset yapmaya koşullandırılmış siyasetçiler üzerinde etkili olmaktadır. Fakat İmam Humeyni "Bizi neyle korkutuyorsunuz? Eğer bizi açlıkla korkutuyorsanız, biz Ramazan'ın çocuklarıyız. Eğer bizi ölümle korkutuyorsanız biz Kerbela'nın çocuklarıyız!" diyerek Batılı siyasetçinin ikna stratejilerini daha baştan etkisiz kılmaktadır. İmam Humeyni'nin devrim öncesi ve sonrası konuşmalarına bakıldığında konuşmalarının merkezinde "Allah'a tevekkül" olduğunu görürüz.
Onun "önem verdiği", "korktuğu", "kızdığı" şeyler Batılı siyasal kalıpların çok dışında, anlaşılmaz şeylerdir. Örneğin daha devrimin ilk aylarında televizyonda bir bakanlığın koltuklarla döşendiğini görünce buna sert tepki göstermiştir. Belki kimsenin farkına bile varmayacağı ayrıntı onu kızdırmıştır. İran'a döndüğündeyse şunları söylemiştir: "Amerika'nın ordusundan ya da ekonomik ablukasından korkmuyoruz. Allah bizimle. Dünyanın tüm kapıları kapansa bile, Allah'ın rahmet kapıları açık kalır. Biz Allah için hareket ederiz. Biz Yüce Allah için kıyam ettik." Devrimin üst düzey yetkililerine yaptığı bir konuşmada onları herhangi bir gurura kapılmamaları için uyarmış, kendini ve devrimin öncü kadrosunu aradan çıkararak "Bu devrim Allah'ın mustazaf halka bir hediyesidir!" demiştir.
ABD'nin hatası da buydu. Dünyayı değiştirecek devrimin ayak seslerini duyamamış, her şey gözlerinin önünde cereyan etmesine rağmen devrimin olacağını görememişlerdi. Yıllar sonra gizliliği kaldırılan CIA ve Dışişleri belgeleri bunu doğrulamaktadır.
CIA Başkanı: "Ayetullah Nedir Bilmiyorum!"
Kyle Balzer "Policy, Perception, and Misconception The United States and the Fall of the Shah" (Politika, Algı ve Yanlış Anlama: Amerika Birleşik Devletleri ve Şah'ın Düşüşü) başlıklı makalesinde ilginç bir olay anlatır.[1] Dönemin Başkan Yardımcısı Walter Mondale CIA Başkanı Turner'a basit bir soru sorar: "Ayetullah Nedir?" Turner'ın cevabı dramatiktir: "Lanet olsun bilmiyorum ama öğrenip size geri döneceğim!"
Akademik literatürde ABD istihbaratının nasıl olup da bir devrimi göremediği en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Gizliliği kaldırılan belgeler 1978 yılının Kasım ayına kadar, yani devrimin olmasına sadece 3 ay kalana kadar, ABD istihbaratının İran'da bir devrim beklemediğini göstermektedir. ABD Dışişleri Bakanlığı İstihbarat ve Araştırma Bürosu'nun 28 Ocak 1977 tarihli belgesi İran'da durumun "normal" olduğunu Şah'ın 1980'lerin ortalarına kadar iktidarda kalacağını öngörüyordu: "İran'ın önümüzdeki birkaç yıl boyunca Şah'ın liderliğinde istikrarlı kalması muhtemeldir... İran'ın en azından 1980'lerin ortalarına kadar nispeten sorunsuz bir şekilde ilerlemesi olasılığı yüksektir."[2]
ABD'nin devrimden sonra yayınladığı ilk rapor Haziran 1979 tarihlidir. Meşhur siyaset psikoloğu Robert Jervis ve John Devlin'in kaleme aldığı "Analysis of NFAC's Performance on Iran's Domestic Crisis, Mid-1977-7 November 1978" başlıklı rapor Haziran 1978'de İran'daki durumun çok kritik olmasına rağmen ABD istihbaratının bunu Kasım ayına kadar fark edemediğini ifade etmektedir. Raporun girişinde İran Şahı'nın da olup bitenlerden ne denli kopuk olduğunu yansıtan bir sözü yer almaktadır: "Ya biz bir şeyleri yanlış yapıyoruz, ya da [protestocuların] hepsi deli. Ama sayıları çok fazla. Bu kadar çok insan deli olabilir mi?"