Tarih: 23.02.2026 21:51

KÜLTÜREL ANTROPOLOJİ AÇISINDAN ORUÇ RİTÜELİNİN TARİHSEL DERİNLİĞİ VE EVRENSELLİĞİ

Facebook Twitter Linked-in

Kur'ân'da yer alan "Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı" (Bakara 2/183) ifadesi, oruç ibadetinin yalnızca İslâm'a özgü bir uygulama değil, insanlık tarihinin derinliklerine uzanan evrensel bir ritüel olduğunu açık biçimde ortaya koyar. Bu ayet, orucu hem tarihsel hem de antropolojik açıdan araştırmayı gerekli kılar. Nitekim dinler tarihi, antropoloji ve kültür tarihi çalışmaları incelendiğinde, orucun en eski toplumlardan günümüze kadar hemen bütün medeniyet ve dinlerde görülen yaygın bir uygulama olduğu anlaşılır.

Oruç, en genel anlamıyla belirli bir süre yeme, içme veya bazı dünyevî faaliyetlerden bilinçli olarak uzak durma pratiğidir. Bu pratik yalnızca İslâm'da değil, Yahudilik, Hristiyanlık, Hinduizm, Budizm, Jainizm, Taoizm ve hatta yerli ve şamanik inançlarda bile yer almıştır. Bu yönüyle oruç, insanlığın ortak dinî tecrübesinin en eski ve en yaygın biçimlerinden biridir. Araştırmalar, orucun ruhsal arınma, tövbe, yas, adanmışlık, kurban, kendini disipline etme ve ilahî olana yaklaşma gibi çok farklı amaçlarla uygulandığını göstermektedir. 

En eski bilinen uygarlıklarda bile oruç benzeri uygulamaların bulunduğu görülür. Antik Mısır, Mezopotamya ve Yunan medeniyetlerinde insanlar hem ruhsal arınma hem de bedensel temizlik amacıyla belirli dönemlerde yeme-içmeden uzak durmuşlardır. Bu toplumlarda oruç bazen tanrıları yatıştırmak, bazen de kehanet veya rüya yoluyla ilahî mesaj almak için bir hazırlık olarak uygulanmıştır. İlk uygarlıklarda besin kaynaklarının sınırlılığı ve doğa koşullarının sertliği de periyodik açlık ve perhiz deneyimini dinsel bir anlamla birleştirmiştir. 

Antik Yunan ve Roma dünyasında oruç, yalnızca dinî değil aynı zamanda tıbbî bir uygulama olarak da görülmüştür. Hipokrat ve Galen gibi hekimler hastalıkların tedavisinde perhiz ve açlık yöntemlerini önermiştir. Böylece oruç, insan bedeninin ve ruhunun arınmasıyla ilişkilendirilen evrensel bir disiplin haline gelmiştir. 

 

 

İbrâhîmî dinler açısından bakıldığında orucun sürekliliği daha açık biçimde görülür. Yahudilikte Yom Kippur (Kefaret Günü) başta olmak üzere yıl boyunca çeşitli oruç günleri vardır ve bu oruçlar tövbe, kefaret ve arınma amacı taşır. Hristiyanlıkta ise özellikle Hz. İsa'nın çölde kırk gün oruç tuttuğuna dair anlatı, orucun manevî disiplin olarak önemini belirlemiştir. Hristiyan geleneğinde Paskalya öncesi kırk günlük "Lent" orucu, erken dönemden itibaren kurumsallaşmış ve neredeyse evrensel bir uygulama haline gelmiştir. 

İslâm öncesi Arap toplumunda da oruç bilinmekteydi. Aşure günü orucu gibi bazı uygulamalar, Ramazan orucu farz kılınmadan önce Müslümanlar tarafından da tutulmuştur. Bu durum, orucun vahiy gelenekleri içinde süreklilik arz eden bir ibadet olduğunu gösterir. İslâm, bu kadim ibadeti belirli bir takvim ve disiplin içinde yeniden düzenlemiş ve Ramazan ayı orucunu farz kılmıştır. Kur'ân'ın orucu "öncekilere de yazılmış" bir ibadet olarak sunması, onu tarihsel süreklilik içinde konumlandırır. Böylece oruç, yalnızca bir dinî emir değil, insanlığın ortak tecrübesi olarak tanımlanır. 

İbrâhîmî dinler dışında Hint ve Uzak Doğu dinlerinde de oruç merkezi bir ritüeldir. Hinduizm'de belirli tanrılara adanmış günlerde veya kutsal aylarda oruç tutulur; Budizm'de rahipler çoğu zaman günün belirli saatlerinden sonra yemek yemeyerek bedenî arzuları kontrol altına almayı hedefler. Jainizm'de ise oruç, ruhun arınması ve karma yükünden kurtulmanın temel yollarından biri sayılır. 

Antropolojik açıdan bakıldığında oruç, yalnızca dinî bir ibadet değil, aynı zamanda insanın kendini sınırlama ve disipline etme yeteneğinin sembolüdür. Neredeyse bütün kültürlerde orucun varlığı, insanın kutsal ile ilişki kurarken bedenini kontrol altına almayı gerekli görmesinden kaynaklanır. Açlık ve susuzluk deneyimi, insanı hem kendi sınırlarıyla hem de varoluşunun anlamıyla yüzleştiren güçlü bir tecrübe olarak görülmüştür. Bu nedenle oruç hem bireysel arınma hem de toplumsal dayanışma işlevi görür. 

Sonuç olarak, oruç ritüeli insanlık tarihi kadar eski ve neredeyse evrensel bir uygulamadır. Antik uygarlıklardan İbrâhîmî dinlere, Hint ve Uzak Doğu geleneklerinden modern dinî pratiklere kadar oruç, farklı biçimlerde ama benzer amaçlarla varlığını sürdürmüştür. Kur'ân'daki "sizden öncekilere de yazıldı" ifadesi, bu antropolojik gerçekliği ve tarihsel sürekliliği teolojik bir dil içinde dile getirir. Böylece oruç, yalnızca Müslümanlara özgü bir ibadet değil, insanlığın ortak manevî mirasının en kadim ve en yaygın ritüellerinden biri olarak ortaya çıkar.

Söz konusu ayette mucizevi olan şey şudur: 7. yüzyılda dünyanın görece yalıtlanmış bir coğrafyasında ortaya çıkan ümmi Muhammed, insanlık tarihinin bu kadar yaygın ve derin bir gerçeği olan oruç ritüelini nereden biliyordu da bunu bize Kur'an'da iletti?

 

*)Kadir Canatan, Sosyolog/Kültürel Antropolog




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —