Mehmet Âkif Ersoy'un Kur'an Meali etrafında şekillenen "kayıp" anlatısı, hem onun şahsiyetini hem de yaşadığı dönemi anlamak açısından önemli bir eşiktir. Bu hadise çoğu zaman yakılan defterler, vasiyet ve yarım kalmış bir eser çerçevesinde dramatik bir hikâye olarak anlatılır. Oysa mesele yalnızca bir mealin akıbeti değildir; aynı zamanda erken Cumhuriyet'in din politikaları, tercüme anlayışı ve ibadet dili tartışmalarıyla iç içe geçmiş tarihsel bir vakıadır.
Bugün asıl soru şudur: Ortada bütünüyle yok olmuş bir meal mi vardır, yoksa tarihsel şartların, siyasal gerilimlerin ve ideolojik okumaların gölgesinde "kayıp" ilan edilmiş, fakat izleri ve parçaları günümüze kadar ulaşmış bir emanet mi söz konusudur? Bu soru, yakım hadisesinin sembolik yönüne takılıp kalmak yerine, mealin çoğaltılan nüshalarına ve bilinçli bir geri çekilme ihtimaline odaklanmaya davet eder.
Bu yazı, Mehmet Âkif'in "yakılan meal"ine dair anlatıyı mutlak bir kayıp olarak değil, tarihsel şartlar nedeniyle dolaşımdan çekilmiş fakat parçaları günümüze ulaşmış bir meal ve sorumluluk temelli bir tercih olarak yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor.

Resmî Meal Projesi ve Siyasi Atmosfer
Tanzimat döneminden itibaren Kur'an'ı halkın anlayacağı şekilde tercüme etme girişimleri olmuşsa da çoğu eksik ve hatalı olmuştur. Cumhuriyet'in ilanından sonra ise Kur'an-ı Kerim'in Türkçe tercümesinin hem dinî hem de siyasî tartışmalara sahne olduğu bilinmektedir. Bu süreçte dikkat çeken en önemli hadise; Suriye kökenli bir Süryani Hristiyan olan Zeki Megamiz'in (1871-1932) 1914'te yaptığı tercüme girişimidir. Beş forması basılan tercümenin dönemin hükümeti tarafından durdurulduğu bilinmektedir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da, 1924'te tekrar aynı şahıs tarafından ikinci defa bu tercümeyi basma teşebbüsü olmuştur. Bu teşebbüs ise Diyanet'in müdahalesiyle engellenmiştir. Bunun üzerine Diyanet, TBMM'ye başvurarak resmi bir tercüme ve tefsir çalışması başlatılmasını teklif etmiş ve ödenek tahsisi talebinde bulunmuştur. (1)
Böylece Kur'an-ı Kerim'in tercüme ve tefsiri mevzusunun bir zaruret hâline gelmesi üzerine 21 Şubat 1925'te TBMM'de, "Kur'an-ı Kerim ve bazı İslami eserlerin" Türkçeye tercümesi için 20.000 lira ödenek ayrılmıştır. Babanzade Ahmed Naim Tecrid'in tercümesini, Elmalılı Hamdi ise tefsiri üstlenmiş; Kur'an-ı Kerim tercümesinin ise Mehmet Âkif tarafından hazırlanması planlanmıştır. Fakat Âkif'in, ağır sorumluluk nedeniyle başta bu görevi kabul etmediğini biliyoruz.
Ancak daha sonra Âkif, yakın dostlarının yoğun ısrarı sonucunda, Kur'an'ın tercüme değil de meal olarak hazırlanması konusunda Elmalılı Hamdi ile uzlaşıya varmıştır. Neticede; Meclisten çıkan karar gereği her ikisine altışar bin lira ödenecektir. Buna istinaden önce her birine 1000'er lira avans verilmiştir.
Âkif, Mısır'a gittikten kısa bir süre sonra (Ocak 1926) meal çalışmasına başlamış ve uzun yıllar üzerinde çalışmıştır. Ancak temize çekme işlemini bir türlü bitiremediğini veya mazeret olarak öne sürdüğünü görüyoruz. Yakın dostu Mahir İz'e yazdığı bir mektupta: "Meal bitti ama tebyiz bitmedi. Bakalım o mu benden evvel bitecek, ben mi ondan evvel biteceğim!" ifadesi de bu durumu teyit ediyor.
Yine arkadaşı Eşref Edip'ten öğrendiğimize göre titizliği nedeniyle eseri uzun süre teslim etmemiştir. Çünkü eser üzerinde ilerledikçe bazı kelimelere daha uygun karşılıklar bulmuş ve tam olarak tatmin olana kadar da teslim etmemiştir. Neticede ise; Diyanet'in bütün ısrarlarına rağmen eserin gönderilmediğini ve bu nedenle de 1932'de mukavele feshedilmiştir. Bunun üzerine Âkif avansı iade etmiştir.
Diyanet ile mukavelenin feshi üzerine ise Elmalılı Hamdi'nin, tefsir ve meali birlikte üstlendiğini ve eserin 1935-1938 yılları arasında peyderpey dokuz cilt hâlinde Hak Dini Kur'an Dili adıyla yayınlandığını biliyoruz. Kur'an eeali sözleşmesinin feshediliş meselesi yalnızca teknik bir gecikme değildir. Bir bakıma Mehmet Âkif, hazırladığı Kur'an Meali'ni bilinçli olarak teslim etmemiştir. Çünkü o dönemde Türkçe ezan ve Türkçe namaz projeleri gündemdeydi. Âkif, mealini bu reform projelerine alet etmek istememiştir. Yakın dostu Baytar Şefik Kolaylı'ya; 'Meal güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lakin onu verirsem, namazda okutmaya kalkışacaklar. Ben o zaman Allah'ımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimizin yüzüne bakamam…" diyerek teslim etmeyişinin gerekçesini de açıkça dile getirmiştir.
Evet, Âkif, mealinin alet edileceği devlet merkezli din reformu projelerinin farkındaydı. İlgililere sık sık, "Benim meali bunun için mi istiyorlar?" diyerek karşılık verdiğini görüyoruz. İşin doğrusu arkadaşı Eşref Edip'in, meali basmak üzere almak istemesi de sonuçsuz kalmıştır.
Dolayısıyla Âkif'in bu tavrı, kişisel titizliğin ötesinde, dönemin din politikalarına karşı ihtiyatlı bir mesafe olarak okunmalıdır. Daha sonraki dönemlerde de meali alma girişimlerinin sonuçsuz kaldığını görüyoruz. Mesela 1936 yazında Hakkı Tarık Us ve diğerleri meal için hasta yatağındaki Âkif'i ziyaret etmiş, ancak Âkif mealini Mısır'da bıraktığını söyleyerek bu isteği geri çevirmiştir.
Aynı şekilde Âkif'in Mısır'dan ayrılırken hazırladığı meali emanet ettiği dostu Yozgatlı İhsan Efendi de Âkif'in vefatından sonraki yıllarda emanetini gözü gibi korumuş ve mealin teslimi için yapılan baskılara karşı koymuştur. Âkif'in damadı da dâhil birçok resmi kişiler meal için baskı kursa da başarılı olamamışlardır. İhsan Efendi'nin, Âkif'in emanetlerini 1961'de vefatına kadar koruduğunu ve vefatına yakın oğluna yakıp imha etmesini vasiyet ettiğini biliyoruz.

Yakım Hadisesi ve Vasiyet Meselesi
Mehmet Âkif 1936 yılında vefat ettiğinde geride yalnızca şiirlerini değil, uzun yıllar üzerinde titizlikle çalıştığı Kur'an meali meselesini de bırakmıştır. Mısır'da bulunduğu yıllarda hazırlamış olduğu bu meali, hastalanıp yurda dönmeden önce "demir kasa" gibi sağlam gördüğü dostu Yozgatlı İhsan Efendi'ye emanet etmiştir. Haziran 1936'da hastalığı ağırlaşınca Türkiye'ye dönmeye karar veren Âkif, dostuna şu vasiyette bulunmuştur: "Şayet dönersem eksikleri tamamlar, basarız. Dönemezsem meali yakarsın."
Bu vasiyet, ilerleyen yıllarda büyük bir tartışmanın merkezine yerleşmiştir.
Yozgatlı İhsan Efendi (ö.1961), Âkif'in emanetini vefatına kadar büyük bir titizlikle saklamıştır. Ölümünden birkaç gün önce henüz 17 yaşında olan oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu'nu yanına çağırarak, odasındaki çekmecede bulunan bir iki tomar defteri kendisinin vefatından sonra yakmasını istemiş, anahtarın yerini dahi tarif ederek bu vasiyetin mutlaka yerine getirilmesini tembihlemiştir. (2)
Bu vasiyet gereği İhsan Efendi'nin vefatının üçüncü günü, Ekmeleddin İhsanoğlu; Mustafa Sabri Efendi'nin oğlu İbrahim Sabri Bey, Osman Saraç, Ali İhsan Okur ve İsmail Hakkı Şengüler'in şahitliğinde söz konusu defterler yakılmıştır. Bu yakımda en büyük etkenlerden birincisi vasiyet idiyse de, ikincisi o dönemin konjonktürüydü. Çünkü 27 Mayıs sonrasında Türkiye'de Türkçe Kur'an ve ibadet tartışmalarının yeniden alevlenmesi, dönemin şartlarını daha da hassas hale getirmişti.
Bu hadise de yıllar boyunca "Âkif'in Meali tamamen yok edildi" anlatısının temel dayanağı olmuştur böylece.