On altı aydır çeşitli kaygı ve belirsizliklerle yavaş da olsa ilerleyen süreç, yeni yılın hemen başında ilk büyük kriziyle karşı karşıya geldi. Suriye'deki tıkanıklık, Türkiye'deki süreci de zora sokuyor.
Gerek uluslararası gerekse de bizatihi kendi çatışma çözümü tecrübelerimiz, bu tıkanıklığı/krizi aşabilecek tecrübeye ve birikime sahiptir. Sadece son on altı aydır yaşadıklarımız ve tecrübelerimiz bile buna yetecek ölçüdedir.
Yeter ki bunların kıymetini bilelim; altı ay önce yakaladığımız o silahlı çatışmanın hukuk ve politik zemine taşınması için ortaya çıkan tarihsel fırsatın elimizden kolayca kaymasına izin vermeyelim, sessiz kalmayalım.
Bugün Suriye'de ve ülkemizde yaşananlar, farklı kaynaklardan alınan haberler, mağdurların ve Kürt toplumunun iddiaları, ulusal ve uluslararası hak örgütlerinin ve kurumların çeşitli verileri ve açıklamaları, Türkiye toplumunun değişik kesimlerinde de derin endişe ve kaygıya yol açmış durumdadır.
Suriye Ordusu ile SDG arasında yoğunlaşan çatışmalar, Halep'te iki mahallede Kürtlerin zorla yerinden edilmesine yol açtı. Haseke ve Kobani'nin (Ayn el-Arab) Suriye Ordusu tarafından kuşatılmış olması ciddi bir insani krize neden oldu. Bu durum, Suriye'de Kürt kimliğinin ve haklarının tanınması için atılan ilk adım olan Cumhurbaşkanı kararnamesini de gölgeledi.
Yoğun işkence, saldırı, katliam gibi iddiaların yanı sıra kuşatılan yerlerde gıda, temiz su ve sağlık hizmetleri sorunu yaşandığına; insani yardımın bölgeye girişinin engellendiğine dair yerel çatışma haberleri kamuoyuna yansımıştır. Bütün bunlar, uluslararası insan hakları hukuku ve insancıl hukuk açısından ağır bir ihlal niteliğindedir.
Kuşatma altındaki bölgelerde sivillerin temel insani ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için acil ve etkili adımlar atılmalıdır; Suriye Ordusunun kuşatması derhal kaldırılmalıdır.
Çatışmanın ve krizin tüm taraflarını ve sürece etkisi bulunan bölgesel aktörleri can kayıplarını önlemeye, şiddeti tırmandıracak adımlardan kaçınmaya, temel hak ve özgürlükler ekseninde sürecin yeniden yeni bir yol bularak diyalog ve müzakereyle sorunu insani duyarlılık ve hukuk temelinde masada çözmeye davet ediyoruz.
Diğer taraftan Türkiye'deki süreci de etkileyen bu durum, toplumu etkileyen medya, siyaset ve sivil toplum alanında yaygınlaşan üstenci, ötekileştirici, aşağılayıcı ve yaralayıcı dil ve söylem; eşit, özgür bir arada yaşamı zorlaştıran, ortak geleceğimizi dinamitleyen bir muhtevayla zaten zorlukla ilerleyen süreci daha da tıkamış ve söylemleri sertleşmiştir. Bu durumun kendisi, duygusal kopuşa ve yarılmaya yol açmanın eşiğine dayanmıştır. Sertleşen ve ayrıştıran dil ve söylem, bu süreçte hiç kimseye bir şey kazandırmaz.
Böylesi bir dil ve söylem; süreci zorlayan, toplumsal zenginliğimizi körelten, bir arada var oluşumuzu tehdit eden bir dildir. Ülkemiz ve bölgemiz bu zorlu ve kritik süreçten ancak herkesin katkısıyla, toplumun her kesiminin değerlerini ve onurunu birlikte korumayı başarabildiğimizde geçebilecek ve sorunlarımız ancak bu koşulda kalıcı çözüme kavuşabilecektir.
Şimdi el birliğiyle, diyalog ve müzakere zeminlerini güçlendirmek, kalıcılaştırmak ve kurumsallaştırmak hepimizin ama daha çok siyasetin ve medyanın sorumluluğu ve görevi olduğunu unutmadan sözümüzü kurmalıyız.
Suriye'de bir yandan ateşkes defalarca ihlal edilirken öte yandan anlaşmanın bazı unsurlarına ilişkin müzakereler sürmekte. Türkiye'de ve Suriye'de taraflar arasında diyalog ve müzakere zeminlerini güçlendirmekten, kalıcılaştırmaktan ve kurumsallaştırmaktan başka yol bulunmamaktadır. Sorunların kalıcı çözümünün ancak diyalog ve müzakere ile sağlanabileceğinden, tüm tarafları acil olarak barışa ve sorunların görüşmeler yoluyla çözümünün sağlanmasına davet ediyoruz.
Barış Vakfı Yönetim Kurulu
29 Ocak 2026
Kaynak: barisvakfi.org