Yaklaşık bir aydır Mekke'deyim.
Her fırsatta Kâbe'yi ziyaret ediyorum.
Harem-i Şerif'te, Kâbe'nin çevresinde olup biteni izliyor;
gördüklerim üzerinde tefekkür ederek,
geçmiş ile bugün arasında bir köprü kurmaya,
kalbimle bir muhasebe yapmaya çalışıyorum.
Çünkü bazı şehirler vardır;
insan onları gezmez,
onların içinde yavaş yavaş kendini okur.
Bazı mekânlar vardır;
insan onlara bakmaz,
onların huzurunda kendine bakar.
İşte dün, yine böyle bir vakitte,
Kâbe'nin dış alanında,
sessizliğin bile ürperdiği bir yerde durdum.
Taşların dili yoktu belki;
ama kalbim, tarihin feryadını işitiyordu.
Toprağın altında kalmış çığlıklar,
asırlar sonra kalbime yükseliyordu.
Burası, cahiliyenin en karanlık yüzünün sahnelendiği yerdi:
Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü mekân…
Ve aynı zamanda, iman uğruna işkenceyle şehit edilen
Ammâr bin Yâsir'in annesi Hz. Sümeyye'nin
can verdiği mübarek toprak…
Tam orada,
Kur'ân'ın asırlardır susmayan sorusu
içimde yankılandı:
وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ
بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ
"Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman:
Hangi suçtan dolayı öldürüldün?"
(Tekvîr, 81/8–9)
Bu soru,
masum çocuğa değil;
onu öldüren vicdana sorulan bir soruydu.
Kur'ân, o küçücük bedeni sanık kürsüsüne değil,
şahitlik makamına çıkarıyordu.
Suçlu olan, toprağın altındaki değil;
toprağı kazarken kalbini kaybedendi.
Cahiliye Mekke'sinde kız çocuğu,
fakirlik korkusuyla,
utanç vehmiyle,
kirlenmiş bir erkeklik anlayışıyla
hayattan siliniyordu.
Ama Allah Teâlâ,
o susturulan canlara ses verdi:
"Korkma…
Seni öldürenler konuşacak.
Sen susacaksın,
ama hakikat seninle konuşacak."
Ve aynı toprak…
Bir yanda,
henüz "anne" demeyi bile öğrenememiş
bir kız çocuğunun mezarı…
Öte yanda,
"Ehad, Ehad" diyerek
işkence altında can veren
Hz. Sümeyye…
İlk kadın şehit.
Cahiliye,
kızını utanç sayıp öldürüyordu.
İman ise,
kadınını şehadetle yüceltiyordu.
Ve o iman…
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem),
kızı Fâtıma'nın sesini dışarıdan duyar duymaz,
oturduğu yerden kalkar,
altındaki minderi onun için sererdi.
Onu alnından, başından, gözlerinden öper;
iki elinden tutar,
bir gül gibi koklar,
ona sevgisini saklamazdı.
Arap cahiliyesine inat,
İslâm'ın kadına verdiği değeri,
sadece hutbelerde değil,
evinin içinde yaşayarak öğretirdi.
Ne büyük dönüşüm…
Burada insan şunu daha iyi anlıyor:
İslâm sadece putları kırmamıştır.
Zalim kalıpları,
merhametsiz anlayışları,
taşlaşmış kalpleri de kırmıştır.
Sadece Kâbe'yi putlardan değil,
kalpleri de
şirkten,
katılıktan,
sevgisizlikten,
merhametsizlikten
temizlemiştir.
O mekânda dururken,
kalbime şu soru düştü:
Diri diri gömülen sadece kız çocukları mıydı?
Bazen merhametimizi gömüyoruz,
bazen adaleti,
bazen de hakikati…
Ve her çağın kendi "mev'ûde"leri var.
Bugün de,
istenmeyen diye yok edilen canlar,
daha cinsiyeti bile belli olmadan
kürtajla hayattan koparılan bebekler,
sesi bastırılanlar,
hakkı çiğnenenler,
yaşama hakkı elinden alınanlar…
Her devir,
kendi toprağını kazıyor.
Her devir,
kendi vicdanıyla sınanıyor.
Kur'ân'ın sorusu hâlâ ayakta:
"Hangi suçtan dolayı öldürüldün?"
Bu soru,
sadece geçmişin katillerine değil,
bugünün kalbine de soruluyor.
Dua
Oradan ayrılırken,
ellerimi göğe kaldırarak şöyle dua ettim:
"Allah'ım,
bizi,
cahiliyenin karanlığında zulmü sıradanlaştıranlardan değil,
mazlumun gözyaşını kendi duası bilenlerden eyle.senden gelecek her hayra muhtacız yardımını merhametini bizden ve neslimizden esirgeme
Kalplerimizi,
taşlaşmaktan koru.
Bize merhameti unutturacak
hiçbir alışkanlığa alışık kılma.
Bizi,
hakikati susarak boğanlardan değil,
hakkı incitmeden söyleyenlerden eyle.
Şirkin, zulmün, merhametsizliğin,
kalbi karartan her gölgesinden
yalnız Sana sığınıyorum, Allah'ım."
Çünkü bazı mekânlar vardır…
İnsan onları ziyaret etmez,
onlar insanın kalbini ziyaret eder.
Bazı mekânlar vardır…
İnsan oradan çıkmaz,
orada yeniden doğar.
Muhammed Gülnar
Mekke – Ocak, 2026

