u yazıyı, Pankaj Mishra'nın sarsıcı eseri The World After Gaza'nın (Gazze Sonrası Dünya) neden bu kadar önemli olduğunu, Türkçeye henüz çevrilmemiş olsa da ana fikri ve iddiası üzerinden daha fazla insana ulaşabilmesi umuduyla kaleme alıyorum. Stefan Zweig, Dünün Dünyası'nı kaybedilmiş bir medeniyetin ardından yazmıştı. Pankaj Mishra ise bu eserinde, sonrasını daha karanlık tahayyül ettiğimiz için henüz kaybettiğimizi kabullenmek istemediğimiz, 1945'te büyük vaatlerle kurulmuş dünyanın otopsisini yapıyor.
Yirminci yüzyılın ortasında, Avrupa'nın kendi rasyonel aklıyla ve endüstriyel kapasitesiyle yarattığı cehennemden, Auschwitz'in dumanları arasından sağ kurtulan İtalyan kimyager ve yazar Primo Levi, insanlığın kolektif hafızasına asla silinmeyecek bir kavram emanet etti: "İyileşmez suç". Levi'ye göre bu suç, gaz odaları kapandığında veya tel örgüler yıkıldığında sona eren bir eylem değildi. Aksine, bir virüs gibi hayatta kalanların ruhuna, tanıkların vicdanına ve hatta gelecek nesillerin ahlaki bütünlüğüne sirayet eden, "insan olmanın ne anlama geldiğine" dair inancı temelden sarsan varoluşsal bir kırılmaydı. Levi, "Birimiz bile güvende değilsek, hiçbirimiz insan kalamayız" uyarısında bulunurken, kötülüğün bulaşıcı doğasına işaret ediyordu.
Bugün, Pankaj Mishra'nın sarsıcı ve bir o kadar da karanlık eseri The World After Gaza'da işaret ettiği gibi, Gazze'nin enkazı altında kalan sadece on binlerce Filistinlinin parçalanmış bedenleri değildir. Aynı zamanda 1945 sonrasında Batı medeniyetinin "Bir Daha Asla" şiarıyla inşa ettiği o görkemli ahlaki, hukuki ve siyasi mimari de o enkazın altında kaldı. Mishra'nın tezi radikal ve rahatsız edicidir. Ona göre Gazze'de yaşananlar, Batı demokrasilerinin bir "anlık gafleti" veya "stratejik hatası" değildir; bilakis, modern Batı tarihinin, onun sömürgeci bilinçdışının ve "evrensel" olduğu iddia edilen değerler sisteminin kaçınılmaz bir sonucudur.
Bu çöküşü anlamak için, Eyal Weizman'ın Arendt'ten Gazze'ye Ehvenişer Siyaseti çalışmasındaki titiz analize başvurmak elzemdir. Weizman'a göre, Batı liberalizmi, 21. yüzyılda kötülüğü (soykırımı, katliamı, açlığı) ortadan kaldırma iddiasından vazgeçmiş; bunun yerine onu "yönetilebilir" bir teknik meseleye indirgemiştir. Batı, "insancıl şiddet" kavramını icat ederek, mutlak kötülük ile "daha az kötü" arasında bir tercih yapmayı "etik" bir duruş olarak pazarlamıştır. Gazze'de tanık olduğumuz şey, bu "ehvenişer" siyasetinin nihai iflasıdır. Çünkü "hesaplanmış", "orantılı", "hukukçular tarafından denetlenmiş" ve "uyarılarak" yapılan o yüksek teknolojili katliamlar, günün sonunda, 20. yüzyılın en ilkel barbarlık biçimine, yani bir halkın topyekûn imhasına dönüşmüştür.

Pankaj Mishra, bu tarihsel kırılmayı, Yahudi aydınlanmasının evrenselci ve hümanist köklerinden koparılıp, 19. yüzyıl Avrupa'sının en toksik ürünü olan etnik milliyetçiliğe kurban edilmesi üzerinden okur. Ancak mesele sadece İsrail veya Siyonizm değildir. Gazze'deki dünyanın en eski kiliseleri ve camileriyle birlikte, Batı Hristiyanlığının ve aydınlanma sekülerizminin ahlaki otoritesi de yerle bir olmuştur.
Gazze, modernitenin maskesini düşürmüş, bizi Hannah Arendt'in "karanlık zamanlar" dediği o tekinsiz boşluğa fırlatmıştır. Hakikatin kamusal alandan silindiği, dilin anlamını yitirdiği (sözde "savunma hakkı"nın "çocuk öldürme hakkı"na dönüştüğü) ve gücün, hiçbir ahlaki filtreye takılmadan çıplak şiddet olarak uygulandığı bir zamana.
Entelektüel "Demir Kubbe": Sansür ve İsimsizleştirilen Ölümler
Gazze'deki fiziksel yıkıma eşlik eden, belki de uzun vadede ondan daha tahrip edici olan bir diğer felaket, Batı kültür, sanat ve akademi dünyasının üzerine çöken sistematik sessizlik, sansür ve inkâr perdesidir.
Mishra'nın bizzat deneyimlediği ve kitabında detaylandırdığı üzere, Batı'nın kültür kurumları, üniversiteleri (Harvard'dan Freie Universität Berlin'e) ve ana akım medyasının büyük bölümü; Gazze'deki soykırımı tarihsel bağlamına oturtmaya çalışan her sesi, "antisemitizm" sopasıyla, "terörü övme" suçlamasıyla veya "durumun karmaşıklığı" bahanesiyle susturma yarışına girmiştir. Mishra, bu durumu "entelektüel despotizm" olarak tanımlar. Çok az istisna dışında Batı entelijansiyası, Rusya'nın Ukrayna'yı işgaline karşı gösterdiği "ahlaki netliği" ve seferberliği; konu Gazze ve İsrail olunca, bir anda "karmaşık nüanslar", "tarihsel bagajlar" ve "ama"larla dolu bir sis perdesinin arkasına saklamaktadır.
Bu sistematik susturma ve karartma operasyonunun temel amacı, Gazze'deki kurbanları birer "insan" olmaktan çıkarıp, onları birer "istatistiksel veri" yığınına, isimsiz, yüzsüz ve hikayesiz bir kalabalığa dönüştürmektir. Oysa Gazze'de öldürülen her bir "rakam", yarım kalmış bir roman, yazılmamış bir şiir, tamamlanmamış bir aşk, sabah kahvaltısında yarım bırakılmış bir çay bardağı ve yıkılmış bir dünya, yaşanmış bir kıyamettir. Rakamlar duygusuzdur, oysa her şehidin bir yüzü, bir ismi ve bir hayali vardır. Rakamlar, Batı'nın vicdanını rahatlatmak için icat edilmiştir ve "isimsizleştirmeye", daha doğrusu "insandışılaştırmaya" hizmet etmektedir.
Bu insandışılaştırma, şiddetin meşrulaştırılmasının da ön koşuludur. Batı medyası ve siyasi söylemi için İsrailliler "öldürülürken" veya "katledilirken" (korkunç bir suçun kurbanı olurken), Filistinliler sadece "ölmektedir" (doğal bir afetin veya kaçınılmaz bir sürecin nesnesi gibi). Batı'nın kurumsal aklı, sosyal medya üzerinden anlık olarak izlediğimiz korku, toz, beton, kan ve parçalanmış bedenlerin inkâr edilemez çıplak gerçekliğini görmeyi ısrarla reddeder. Batı İsrail'i sadece füzelerden koruyan bir sistem değil (Demir Kubbe); aynı zamanda eleştirel düşünceden, tarihsel hakikatten ve ahlaki sorgulamadan koruyan bir "Entelektüel Demir Kubbe" inşa etmiştir.
Gazze'de, yıkımların arasında Sınır Tanımayan Doktorlar bünyesinde çalışan bir çocuk psikologunun notlarını okumuştum. Sürekli titreyen, konuşmayı bırakan, ebeveynlerinin kucağından inmeyi reddeden çocukları anlatırken, aslında fiziksel bir yıkımdan ötesini tarif ediyordu. Gazze'deki çocuklar sadece evlerini, okullarını veya ailelerini değil; gelecek tasavvurlarını da yitirmiştir. Bir çocuğun "Büyüyünce ne olacaksın?" sorusuna "Büyümeyeceğim ki, öldürüleceğim" cevabını verdiği bir dünyada, Batı'nın güvenli salonlarından yapılan "insan hakları" retoriği insanın kulağında karşılık bulmuyor. Bir teselli sunmuyor. Sadece insanın içini acıtan, hatta utandıran bir boşluk bırakıyor.
Mishra'nın işaret ettiği ve Ilan Pappé ve Noam Chomsky'nin yıllar önce uyardığı gibi, bu sessizlik, inkâr ve insandışılaştırma politikası, İsrail'in eylemlerini uluslararası hukukun bir "istisnası" olmaktan çıkarıp, Batı destekli yeni bir sömürgeci "norm" haline getirmiştir. Bu zihniyetin Gazze'de hakikati duyurmaya çalışan herkesi hedef alması da şaşırtıcı değildir. Çünkü Gazzelilerin hikayeleri duyulduğunda, onlar yok edilebilir birer "tehdit" veya "insansı hayvan" olmaktan çıkıp, yas tutulabilir insanlara dönüşüyor. Ve Batı'nın bugün en çok korktuğu şey, suç ortağı olduğu bu katliamda Filistinlilerin yasını tutmak zorunda kalacağı o ahlaki yüzleşmedir.
Kozmopolit Ruhu Öldürmek: "Zayıf Yahudi"den "Savaşçı Siyonist"e
Pankaj Mishra'nın metninde belki de yarına dair en kritik uyarı, İsrail devletini kuran ideolojinin yalnızca Filistinlilerle değil, çok daha önce ve çok daha derinde, Yahudi modernliğinin kozmopolit ve evrenselci ruhuyla giriştiği hesaplaşmadır. Mishra burada bir ahlaki ve entelektüel kopuşu anlatır; sürgün deneyiminden, yersiz-yurtsuzluktan ve güçsüzlükten doğmuş bir etik bilincin, nasıl tasfiye edildiğini.
19. ve 20. yüzyılın başında Avrupa Yahudi entelektüel geleneği, tarihsel zorunluluklar sonucu, Batı medeniyetinin en keskin eleştirel vicdanlarından biri hâline gelmişti. Heinrich Heine'den Walter Benjamin'e, Rosa Luxemburg'dan Sigmund Freud'a, Hannah Arendt'ten Joseph Roth'a uzanan bu çizgi, kendisini hiçbir zaman "yerleşik" hissetmedi. Tam da bu nedenle, ulus-devletin kutsadığı kök, toprak, bayrak ve egemenlik fikirlerine içgüdüsel bir mesafeyle yaklaştı.
Bu mesafe, Isaac Deutscher'in meşhur ifadesiyle "Yahudi olmayan Yahudiler"in dünyasıydı. Deutscher'in tarif ettiği bu figürler, dini gelenekten büyük ölçüde kopmuş, fakat ulusal cemaatlere de tam olarak dahil olamamışlardı. Bu dışlanmışlık ve ötekileştirme içindeki arayış, onları evrensel bir insanlık fikrine yöneltti. Ulus-devletin kendilerine sunduğu kapılar kapalıydı; bu yüzden kurtuluşu, kapıların anlamsızlaştığı bir dünyada aradılar. Sosyalizm, enternasyonalizm, evrensel hukuk ve insan hakları, Yahudi düşünürlerin arayışlarını derinleştirdikleri yaşamsal çıkış yollarıydı.
Yuri Slezkine'nin (The Jewish Century/Yahudi Yüzyılı) gösterdiği gibi, modernite zaten büyük ölçüde bu "yersiz" figürlerin omuzlarında yükselmişti. Kentlilik, hareketlilik, entelektüel emek, soyut düşünce ve evrensel kategorilerle çalışma becerisi… Bunların tümü, Yahudileri modern dünyanın hem taşıyıcısı hem de sembolik hedefi hâline getirdi. Modernitenin vaatlerini en ciddiye alanlar, aynı zamanda modernitenin yarattığı korkuların da başlıca adresi oldular.
Hannah Arendt'in (The Origins of Totalitarianism/ Totalitarizmin Kaynakları) antisemitizm analizinde işaret ettiği üzere, modern antisemitizm tam da bu noktada klasik dini Yahudi düşmanlığından koptu. Artık mesele yanlış inanç değildi; fazla soyut, fazla evrensel, fazla kozmopolit olmaktı. Yahudiler, ulus-devletin talep ettiği köklülüğe, sadakate ve homojenliğe direnç gösterdikleri ölçüde, "tehlikeli" ilan edildiler.
Mishra'nın trajedi olarak gördüğü şey; bu kozmopolit, evrenselci ve eleştirel ruh, 20. yüzyılın felaketleriyle birlikte yalnızca bastırılmamış, bilinçli biçimde reddedilmiştir. Enzo Traverso'nun "Yahudi modernliğinin sonu" dediği bu an, Auschwitz'ten sonra gelir. Soykırım, yalnızca insanları değil; ulus-devletin tehlikelerine dair önceden geliştirilmiş ahlaki sezgileri de gömmüştür. Hayatta kalanlar için artık evrenselcilik bir erdem değil, taşınamayacak kadar ağır bir yük gibi görünmeye başlar.
Siyasi Siyonizm bu süreçte sahneye çıkar ve Mishra'nın anlatısında belirleyici bir rol oynar. Siyonizm, bu kozmopolit geleneğin devamı değildir; büyük ölçüde onun reddidir. Theodor Herzl ve Max Nordau gibi figürler, yükselen antisemitizmi bir ahlaki uyarı olarak değil, bir güç ve imaj problemi olarak okurlar. Onlara göre Yahudiler aşağılanmaktadır, çünkü zayıftırlar; çünkü devletsizdirler; çünkü entelektüeldirler; çünkü Avrupa'nın sert, militarist iktidar estetiğine uymazlar.
Bu varoluşsal krize bulunan çözüm, Avrupa'nın şiddet ve tahakküm üzerine kurulu değerler hiyerarşisini reddetmek değil; bilakis, o hiyerarşinin tepesine tırmanmak oldu. Mishra'nın analizi üzere, Siyonizm bu bağlamda Avrupa sömürgeciliğine karşı bir başkaldırıdan ziyade, onunla kurulan hastalıklı bir özdeşleşme (mimesis) halidir. Bu nedenle Theodor Herzl'in, kurulacak devleti "Asya'daki barbarlığa karşı Avrupa medeniyetinin bir suru" olarak tahayyül etmesi, aslında bir jeopolitik vaat değildir. Yüzyıllardır Yahudileri dışlayan ve ezen "üstün beyaz adam"ın dilini benimsemek olan bu dönüşüm, Mishra'nın deyimiyle, asimilasyonun en uç ve en trajik biçimidir.
Bu dönüşüm, "diasporanın reddi" doktriniyle kurumsallaşmıştır. Avrupa'nın "titrek", "entelektüel", "kurban" Yahudi imgesi bilinçli olarak aşağılanmış, yerine "kaslı", "toprağa bağlı", "silahlı" ve gerektiğinde acımasız bir "Yeni İbrani" inşa edilmiştir. Max Nordau'nun "kaslı Yahudilik" ideali, yalnızca bedeni değil, ahlakı da dönüştürmüştür. Etik tereddüt, evrensel sorumluluk ve parya bilinci¹; yerini kolektif güç, militarizm ve kabileci sadakate bırakmıştır.
Bu dönüşümün bedeli yalnızca Filistinlilere ödetilmedi. Yüzyıllardır Arap coğrafyasında yaşamış Yahudiler olan Mizrahimler de bu Avrupalılaştırma projesinin kurbanı oldu. Çok dilli, çok kültürlü, bölgesel kimlikler bastırıldı; yeni ulusun hiyerarşisinde alt basamaklara itildiler. Böylece Siyonizm, yalnızca dışlayıcı değil; içeride de homojenleştirici bir güç olarak işledi.
Peter Beinart'ın Being Jewish After the Destruction of Gaza'da dile getirdiği itiraf, bu uzun sürecin ahlaki sonucunu gözler önüne serer. Yahudi kimliği, etik bir duruş olmaktan çıkarılıp, devletin bekası adına her türlü şiddeti meşru gören bir kimliğe indirgenmiştir. Tarih boyunca gücün mağdurlarıyla özdeşleşmiş bir gelenek, gücün kendisiyle özdeşleşmeye başlamıştır. Yahudi olmak artık "mazlumun sesi" olmak değil; tankın içindeki askerin kimliği hâline gelmiştir.