Tarih: 20.02.2026 11:54

Eşit yurttaşlık bilincinden yoksun “Laiklik” bildirisi

Facebook Twitter Linked-in

Bir metni eleştirmenin en adil yolu, önce onun hangi soruya cevap verdiğini sormaktır. Önüme düşen "ortak laiklik açıklaması"nı okurken (tam metin:  https://laikligisavunuyoruz.org/) aklıma ilk gelen soru şuydu: Bu metin, hangi laikliği, hangi sorun karşısında, hangi gerekçelerle ve hangi hukuk anlayışıyla savunduğunu anlatıyor mu? Cevap açık: Metin, gerekçeden çok öfke; muhakemeden çok yafta üretiyor. Bu sebeple metnin kendisi ciddiyet taşımıyor; fakat ifşa ettiği zihin dünyası ve bu zihniyetin toplumsal dolaşımı, ayrıca Cumhurbaşkanı ve Millî Eğitim Bakanı'nın metne tepki göstermesi, üzerinde durmayı kaçınılmaz kılıyor.

 

 

Öncelikle bildiride yer almasa da bu bildirinin arka planında, tabiri caizse "bardağı taşıran son damla", Millî Eğitim Bakanlığı'nın illere gönderdiği genelgeymiş. Bu genelge doğrultusunda Ramazan ayı boyunca okullarda "Maarifin Kalbinde Ramazan" adı altında etkinlikler yapılması ve bu kapsamda öğrencilere "Ramazan Çetelesi" dağıtılması hususu, metnin bu kadar yüksek perdeden kurulmasının nedeniymiş. Bildiri ile hedef, "şeriatçı dayatmalara" yeter artık demekmiş.

İlk bakışta bir rejim savunması gibi duran metin, satır araları incelendiğinde modern demokrasi ve özgürlük tasavvurunun oldukça gerisinde kalmış, otoriter bir sekülerizm anlayışını ele veriyor. Dili, sosyolojik bir analizden çok, 19. yüzyılın pozitivist ve dışlayıcı reflekslerini 21. yüzyılın çoğulcu toplumuna taşımaya çalışan bir savunma hattı kuruyor. Böyle olunca da bildiriye imza atanlar, iktidarın elbette eleştirilecek pek çok pratiğinin karşısına özgürlükçü bir ufuk koymak yerine, laikliği bir "yaşam tarzı jandarmalığı"na çevirebilecek kadar sert, dışlayıcı ve üstenci bir siyaset tahayyülüyle konuşuyor.

Bir taraftan böyle bir bildirinin motivasyonunu artıran "sıkışmışlık" hissini de anlamıyor değilim. Türkiye'de hukuk devletinin fazlasıyla aşındırıldığı, kurumların ileri düzeyde partizanlaştığı, yaşam tarzlarının baskı altında hissedildiği, eleştirinin kriminalize edildiği, ifade özgürlüğünün hiç olmadığı kadar daraldığı, yargı bağımsızlığının adeta yok edildiği bir atmosferi göz ardı edemeyiz elbette.

Fakat laiklik gibi bir ilkeyi savunuyorsanız, ciddiye alınabilmeniz için onu ötekileştirici bir sloganın değil, demokrasinin ve hukukun diliyle savunmak zorundasınız. Çünkü slogan dili en kolay şekilde heyecanı kamçılayıp "haklılık hissi" üretse de en hızlı şekilde muhakeme kabiliyetini öldürür. Oysa demokrasi, yalnızca kendi mahallenizin endişelerini büyütmeme olgunluğu değil; aynı zamanda karşıda konumlandırdığınız toplumsal kesimleri bir "tehdit kategorisi"ne indirgemeden, eşit yurttaşlık zemininde konuşabilme erdemidir.

Söz konusu bildiri ise tam tersini yapıyor. Metin, geniş bir toplumsal kümeyi "gerici-şeriatçı kuşatma" gibi toptancı etiketlerle tanımlıyor; siyasal çekişmeyi hukuki ihlaller üzerinden değil, "iyi-kötü" karşıtlığı üzerinden kuruyor; iktidar eleştirisini somut ve denetlenebilir gerekçelere dayandırmak yerine komplo retoriğiyle büyütüyor. Bunun en görünür örneği, bildirinin kendi içinde bile tutarlı kalamayan komplo dilidir: Bir yandan ülkeyi "ABD ve İsrail planları" doğrultusunda "Talibanlaştırma baskısı" altında gösterebiliyor; öte yandan "Siyasal İslamcı rejim"in "ABD ve Trump'ın ipine sarıldığını" iddia edebiliyor.

En önemlisi de, Türkiye'de dindar vatandaşın kamusal alandaki görünürlüğünü bir "tehdit" ve "kuşatma" olarak kodlayarak laikliği bir özgürlük alanı olmaktan çıkarıp agresif bir savunma hattına dönüştürüyor. O kadar akademisyen, sanatçı ve gazetecinin imza attığı bir metnin en azından bir mantık silsilesi, az buçuk bir derinliği olmalıydı. Buna rağmen, bir "fikir açıklaması"ndan çok, öfke nöbetiyle yazılmış bir metin izlenimini veriyor.

Bildiri sahiplerinin nasıl bir paradoks içinde olduklarını kısaca göstermek isterim.

Bildiri, iktidarın otoriterleştiği iddiasıyla yola çıkıp, toplumun büyük bir kesimini "vesayet altına alınması gereken karanlık bir kitle" gibi resmederek, eleştirdiği otoriterliğin daha katı bir versiyonunu ortaya koyuyor. Meşruiyeti halkın iradesinde veya hukukun evrensel tarafsızlığında değil, belirli bir grubun "doğru yaşam tarzı" tekelinde arıyor. Bu yaklaşımın demokratik siyasetin temel mantığına aykırı olduğunu ya göremiyorlar ya da zaten demokrasi diye bir iddiaları yok. Hangisi daha ürkütücü, okurun takdirine kalsın.

Laiklik ne değildir? Vesayet refleksinin hafızası

On yıllardır aynı kısır gündem; yine de altını çizmek gerekiyor: Demokratik hukuk devletinde laiklik ne değildir? Laiklik, bir ideolojinin veya bir yaşam tarzının devlet eliyle diğerine üstün kılınması değildir. Geçmişte olduğu gibi "makbul vatandaş" üretme projesi değildir. Dini kamusal alandan sürme girişimi değildir. Toplumun bir kısmını "aydınlık", diğer kısmını "karanlık" diye sınıflandırıp devlet gücüyle bu hiyerarşiyi kalıcılaştırmak değildir. Türkiye tecrübesi bize şunu defalarca gösterdi: Laiklik, devletin tarafsızlığı olmaktan çıkıp "terbiye edici" bir ideolojiye dönüştüğünde, haklar "rejimi koruma" gerekçesiyle daraltılır; yurttaşın sivil hayatı bile "doğru laiklik" adına düzenlenmek istenir; devlet gücü, bir dünya görüşünün yaşam tarzı jandarmalığına evrilir.

Özgürlükçü demokratik devlet anlayışında laiklik, tam tersine, bir "eşit yurttaşlık tekniği"dir. Devlet, dinler ve inançsızlık dâhil tüm dünya görüşleri karşısında tarafsız kalır; örgütlenmesini ve meşruiyetini herhangi bir dinin, mezhebin ya da anti-din ideolojisinin "hakikat iddiası" üzerine kurmaz. Bu, devletin "dinli" veya "dinsiz" olması demek değildir; devletin "hakem" olması demektir. Devlet, yurttaşın inancını da inançsızlığını da korur; kimsenin kimseye üstünlük kurmasına izin vermez; kamu gücünü "bir hayat tarzını diğerine karşı tahkim" için kullanmaz. Bu yönüyle demokratik laiklik, başkalıkların bir arada yaşamasını mümkün kılan bir "birlikte yaşama sözleşmesi"dir.

 

Devamı >>>




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —