Ramazan yine farklı günlerde başladı. Gökyüzü aynıydı, hilal aynıydı, astronomik veri aynıydı; fakat takvimler ayrıştı. Hesap esas alınmalı diyenler konuştu, rü'yeti önceleyenler karşı çıktı, hesabın yeterli olduğunu savunanlar metinler yayımladı. Her yaklaşım kendi ilmî dayanağını sundu. Tartışma yöntem farklılığı gibi göründü. Oysa asıl mesele yöntem değildi, aynı bilgi karşısında ortak hüküm üretilememesiydi.
Bugün hilalin konumu küresel ölçekte aynı hassasiyetle hesaplanıyor, görünürlük ihtimali aynı tablolarla gösteriliyor, içtima anı herkes için aynı matematiksel çerçevede belirleniyor. Veri ortak olduğu hâlde sonuç ortaklaşmıyor, çünkü hangi ilanın sınır aşarak bağlayıcı kabul edileceği konusunda bir merkez bulunmuyor. Her devlet kendi kurulunu oluşturuyor, kendi takvimini ilan ediyor, kendi kararını kendi sınırları içinde kesinleştiriyor. Ümmet dili geniş bir coğrafyaya hitap etse de karar ulusal çerçevede sınırlı kalıyor.
Bu durum mezhep farklılığıyla açıklanabilecek bir ihtilaf değil. Modern dönemde dinî otorite devlet yapısının içine yerleşti ve bağlayıcılık, siyasal sınırlar içinde tanımlandı. Böylece ilmi konular egemenlik alanının parçası hâline geldi. Ayrışma geçici bir görüş farkı olmaktan çıkarak kurumsal bir alışkanlığa, zaman zaman da taassuba dönüştü. Küçük meselelerde ortaklaşamayan yapıların büyük meselelerde ağırlık koyması zorlaştı.
Takvimdeki ayrışma yalnız başına önemsiz görülebilir, fakat aynı tablo başka alanlarda da karşımıza çıkıyor. İslam dünyası ortak hassasiyetler söz konusu olduğunda hızlı biçimde ses yükseltebiliyor, meydanları doluyor, bildiriler yayımlıyor; buna karşılık ekonomik ve diplomatik alanlarda bağlayıcı eşgüdüm sağlanamıyor. Enerji politikaları ortaklaştırılmıyor, ticaret ilişkileri yeniden tanımlanmıyor, mali baskı oluşturacak adımlar atılmıyor. Her ülke kendi iç dengelerini ve kendi çıkar hesabını önceleyerek hareket ediyor.
Gazze'de yaşananlar bu durumun en açık örneği oldu. Büyük bir insani felaket karşısında güçlü ifadeler kullanıldı, kınamalar yapıldı, uluslararası platformlarda sert konuşmalar gerçekleşti. Ancak bu sözler kalıcı ve ortak bir yaptırım düzenine dönüşmedi. Bölgesel ekonomik ağırlık kullanılmadı, diplomatik baskı sürekli bir koordinasyona bağlanmadı. Ortak tepki vardı, fakat ortak risk üstlenme iradesi görünmedi. Her aktör kendi sınırının içinde kaldı.
Burada yalnızca siyasi liderliği suçlamak eksik kalır. Dinî kurumlar da aynı dağınıklığı taşıyor. Ortak takvim belirleyemeyen yapılar, kriz anında bağlayıcı strateji üretemez. İlmi meselelerde müşterek usul kuramayan yapılar, siyasal alanda ortak davranış geliştiremez. Sorun kişisel niyetlerden çok topyekûn bir duruş ve öncelik belirleme konusundaki yetersizlikte yatıyor.
Hz. Peygamber Medine'de farklı kabileleri tek bir merkez etrafında toplamış, görüş ayrılıklarını istişareyle yönetmiş ve nihai karar çıktığında kararın herkes için geçerli olmasını sağlamıştı. O, sözün ağırlığını kurumsal düzenle pekiştirmişti. Ömer döneminde genişleyen coğrafya tek siyasal irade içinde tutulmuş, kamu malı korunmuş, yöneticiler hesap vermişti. Güç, yüksek sesten ziyade, düzen kurma kapasitesiyle ortaya konmuştu.