Musab Aydın


ZENBİLFROŞ

Musab Aydın; Bizim Topraklar da Bir Yusuf Hikayesi


"Helal lokma"
Yeleleri havada uçuşan at, yerle göğü yara yara ilerliyor sanki. Bir av dönüşüydü, mahmuzlanan at rüzgâr gibi esiyordu. Çölemerik (Hakkâri)’in Katramas Çayı'nın kıyısında ilerleyerek su gibi akıyordu. Bir süre kavak ve söğüt ağaçlarının gölgesinde ilerleyen at, kıyıdan patikaya saptı. Çıktığı tepeden aşağı doğru hızla inerken yaşlı bir ardıç ağacının gölgesine girmişti ki ayakları toprağa saplandı. Yere yığılan atın süvarisi birkaç metre ileriye fırlamıştı. Çırpındıkça toprağa gömülen at çaresiz olduğu yerde kaldı. Arkadaşları telaşla koşuşturmaya başladı.  Kimi süvarinin başına koşarken kimi atının yardımına koştu. Kazmaya başladılar toprağı. Derince bir çukur kazdılar atı çıkarmak için. Fakat ardıç ağacına doğru bir beyaz bez belirmeye başlamıştı. Kazıdan çürümüş kefene sarılı bir ceset çıktı gün yüzüne. 

Bedeni çürümüş olmasına rağmen kafatası sağlamdı ve alnında hala kurumamış boncuk boncuk ter duruyordu. Ardıç ağacının gölgesin de bekleyen süvari, arkadaşları gibi bu durumdan çok ürkmüştü. "Ölümün yüzü soğuk demiş” ya eskiler, hepsi bu manzaradan korkmuştu. Ama süvari sanki düşmüştü kazılan çukura. Başından fırlayacakmış gibi büyümüştü gözleri. Cesedin alnından birikmiş terden ayıramıyordu gözlerini. Saatlerce oturduğu yerden kalkamadı ve uzun süre bu durumun etkisinden kurtulamadı.  Gün batmıştı ama oturduğu yerden ayrılmak istemiyordu. Arkadaşları zor kaldırırlar yerinden. Kendine gelmesi uzun zaman aldı. Atına bindi ve şehre girinceye kadar dere tepeden demeden çılgınca sürdü. Atı şehrin bir ucundan diğerine bilinçsizce gitti, geldi. Şehirli süvarinin yoluna dökülüverdi. Ardından süvarinin anası, babası atıldı önüne. Bütün yakarışlar nafile, hiçbir sesi duyacak halde değildi. Artık bir divaneydi Zembilforuş.

Erimeyen buzlarıyla Cilo'nun, Reşko'nun, ve Sümbül Dağının gölgesinde kadim bir medeniyetin şehridir Çölemerik (Hakkari). Dağların ortasında bitmeyen bir yalnızlık destanının adıdır. Hemen yanı başında tüm heybetiyle şehre kol kanat germiş yemyeşil Sümbül Dağı, dağların en görkemlisidir elbette. Eskiden "ağlayan gelin” veya “ağlayan lale” denilen dağların süsü ters lalesi ile bilinirmiş. Hatta bugün de lalenin genç kızların elleri ile kilimler de can bulması, kadim bir gelenek olarak devam etmektedir. Ters lale açmaya başlamışsa dağların yamaçlarında bahar gelmiş demektir Hakkâri’ye.

Gün doğarken yarım bir ışık yayılır şehrin üzerine. Güneşin önünde, ondan da büyük Sümbül Dağı bir perde gibi çekilmiştir. Her sabah doğmak için, güneş Sümbül Dağı'nı tırmanmak zorundadır. Bu yolculuktan dolayı yorgun bir güneş doğar Hakkâri’nin üstüne. Ortasında ay gibi duran Çölemerik Kale'sini çevreleyen şehir yıldızlar gibi durmuş. Zap Nehri'nin coşkun sularının iniltisi bir melodi gibi duyulur gecenin ıssız vaktinde. Şehrin diğer ucunda Bay Kalesi taştan bir asker gibi durmaktadır.

İki büyük uygarlığın arasındaki yalnız ve tek şehirdir. Sabah yola düşen Hakkarili akşama Tuşpa’dadır, aynı Hakkârili atına binip Çukurca’dan güneye giderse akşam Ninova'ya varır. İşte aklını yitiren bu divane, Aşiretler, beyler şehri, edipler ve medreselerin başkenti, Çölemerik Bey'inin tek oğlu Zenbilfroş’tur. 

Zenbilfroş, rengarenk fistanlarıyla kadınların ve “Şal û Şepik”lerini kuşanmış erkeklerin oynadığı “Şêxanî” de oyun başıdır ya da edipler meclisinde baş köşenin en saygın konuğu. Ama en çok maiyetiyle Sümbül Dağı'nda, Cilo'da, Berçelan Yaylası’nda av peşindedir. Bazen de Karadağ yamaçlarından uzayıp giden Katramas Çayı'nın veya çılgın akan Zap suyunun kıyısında zevk-u sefa peşinde.

Her zamanki gibi Katramas Çayının kıyısında at koştururken yakalandı bu amansız hastalığa. Babası bütün hekimleri topladı saraya. Lakin çare ne lokman da ne de hekim de. Umudu kalmayan Babası başka çareler arar; alimlerden, erenlerden medet ister. Bir an yerinde duramayan ve günlerce tek kelime konuşmayan Zenbilfroş'un derdine derman arar Çölemerik Beyi. Lakin nafile çırpınışlardan çıkmaz bir çare. Çölemerik Beyinin yardım çığlıkları her yerden duyulur. Derman olmak ve Beyin cömertliğinden faydalanmak için bilen bilmeyen herkes sarayın önünde yığılır. Saraya girende çaresiz, çıkan da. Hâl ehlinden bir derviş de gelir, Bey'in sarayına. Derviş usulca yaklaşır Zenbilfroş’un yamacına. Onunla susar bir zaman, onunla yürür, onunla yorulur ve omuzunu dayanak yapar ona, oturur yanı başında. Derviş düşer Zenbilfroş'un derin kuyusuna, onu da çıkarır kendi katına. Derviş günü geceye ekler, geceyi güne, onunla yanar, onunla pişer bir daha. Ona yarenlik eder, merhamet eder, dua eder, hâl ehlidir derviş, onun halinden anlar.

Ter” nedir dedi Zenbilfroş? On yıllarca kuramayan ter… “Helal rızık uğruna dökülendir.” dedi derviş. “O yüzden kıymetlidir, ama kıymeti bilinmiyor.” dedi bu fâni dünyada. Fâni dünya için feda edilemeyecek baki alemi anlatır derviş. Ölümü, sonrasını, hesap gününü… “Çare nedir?” dedi Zenbilfroş. “Tövbedir.” dedi derviş, “Tövbekâr olmaktır.”. “Tövbekâr nedir?” dedi Zenbilfroş? “Vazgeçmektir…” dedi derviş, “… gönülden bağlandığın ne varsa vazgeçmek. Sevdiğin ne varsa. Azâd bırak gönlünü, o bulur sahibini, sahibi de seni...”.

Tutar derviş Zenbilfroş'un kolundan çıkarır, onu kuyudan. Elini yüreğine koyar, yüreğini onun eline, gönül makamına çıkarır onu. Tövbe makamına... Zenbilfroş da dervişin elinden tutar bu kez. Çıkarken o saraydan, çıkarır herkesin girmek için türlü hallere girdiği, oyunlar çevirdiği, insanlığını, onurunu ayaklar altına serdiği o saraydan...

Haramın bal olup, insanlığı peşinden koşturduğu bir zamandı. Tıpkı bugün de olduğu gibi...
Sonsuzluğun gölgesi bir perde misali düştü gözlerine. Bir Serdengeçti oldu Zenbilfroş, hanımını ve çocuklarını aldı ve çıktı o saraydan….

 

devam edecek…



YAZARLAR