Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Musab Aydın


ZEMBİLFİROŞ / Aşkın tutsaklığı şehvet!

Yazarımız Musab Aydın'ın "yeni" yazısı...


Zembilfiroş, atıldığı zindanın karanlık hücresinde bir başına kalmıştı. Hücre, mahkûmların ayakta duramayacağı kadar basık, uzanarak yatamayacağı kadar dardı. Karanlık bir dehlizi andırıyordu, ufak bir ışık sızıntısı dahi almıyordu. Her vakti zifiri karanlık bir gece olan hücrenin taş duvarları nemli, zemini ise ıslaktı. Mahkûmların uzun zaman kalması durumunda bu hücrelerden sağçıkması mümkün değildi. Sağ çıksalar dahi ciğerleri çürür, hayatlarının geri kalanını öksürük krizleri ile geçirirlerdi.Zindanın negündüzü belliydi ne de gecesi. Zembilfiroş’un maruz kaldığı türlü işkencelerin zamanı belli değildi. Ancak günde bir kez verilen bir parça kuru ekmek ile zindan günlerinin çetelesini tutabiliyordu.Bu dehlizin içindene kadar kalacağını bilmiyor,hanımını ve çocuklarını merak ediyor, hallerine, ahvallerine dair türlü endişeler taşıyordu. Zihnine hücum eden kaygılardan; “Herkesin sahibi Allah’tır ve kimsenin kaderini bir başkasının eline bırakmaz diye.” mırıldanarak biraz da olsun ferahlıyordu.

İnsanoğlu her şeye alışırmış: Günler ilerledikçe zindana da alışmıştı Zembilfiroş. Bir münzeviydi gibiydi hücresinde, Rabbiyle baş başa kalmıştı. İbadeteyönelmiş, dua ve niyaz ile yakarışa durmuştu. Hücresinin basık tavanı yüzünden kıyamda duramasa da namazlarını “namaz” tadında eda ediyordu, her türlü telaştan uzakta.Dualarında tam bir teslimiyet ve tevekkül içindeydi. “Kimin izinde yürürsen,onun kaderini de yaşarsın evlat” demişti derviş. Öyle de olmuştu, Yusuf peygamberin ayak izlerini takip etmeye başladığı ilk günden itibaren, kaderini de yaşamaya başlamıştı. Hal böyle olunca, başına gelen zorluklara katlanmasının da kolay olacağınıdüşünüyordu.“Olan olur ve olanda hayır vardır”demiş hal ehli.“Olacakların karşısında duramıyor ve değiştiremiyorsan,vardırbundada bir hayırdeyip tevekkül etmeli insanoğlu.” diye mırıldandı. Evet, vardır bunda da bir hayır…

Günler, her zamanki hızlı akışıyla devam ederken, hücrede zaman genişliyor, saatler gün, günler ay gibi uzun geliyordu. Mir’in avdan dönmesi de yakındı. Hâtun, Mir avdan dönmeden önce amacına ulaşmak için tuzak üstüne tuzak kuruyordu. Mir’in av merakı ve avcılığıFargin halkının da dilindeydi. Bazen günlerce, kimi zaman da bir aydan fazla süre avlanmak için şehre uğramıyordu. Mir, maiyetiyle beraber, Albat Dağlarının ardında, av köşkündeydi. Böyle zamanlarda konağın idaresi deHâtun’a kalıyordu. Mir’in av peşinde koştuğu bir zamanda, Hâtun da avına odaklanmış, şeytani hilelerle Zembilfiroş’a tuzaklar kuruyordu. Böyle zamanlar için “bekle, kimin av kimin avcı olduğunu günün sonunda göreceksin” demiş eskiler. Hâtun her şeyi ıssız vakitlere denk getirmişti. Bu sebeple yaşananların duyulmayacağından emindi. Biri kadın üç hizmetçisi dışında kimse olup bitene şahit olmamıştı. Kendisine sadakatle bağlı olan hizmetçilerin olup biteni bir sır olarak saklayacaklarından şüphesi yoktu.

Zembilfiroş sabrı ve tevekkülü kuşanmış, tuzak kuranların, kurdukları tuzakların kendi başlarına geçirmesi için Rabbine yalvarıyordu. Her karanlık gecenin bir nurlu sabahı vardı lakinZembilfiroş’unhücresine güneş doğmuyordu. Uğradığı zulme rağmen her zorlu gecenin sabahına kavuştuğunu bir ibibik kuşunun ötüşüyle hissediyordu. İbibik öterken sanki onu selamlarcasına başını öne eğiyordu. Zembilfiroş bu selamı göremese de hissediyor ve sadece sabah vakitleri gelen bu güzel dostun selamını alarak güne başlıyordu. Zindanın nemli taş duvarlarından teyemmüm alıyor ve namaza duruyordu. Namaz ve dua imanını güçlü kılıyor, direnme gücü artıyordu.

Zembilfiroş’un tuttuğu çeteleye göre tutsaklığının yirminci günüydü.İki hizmetlinin onu alıp Hâtun’un huzuruna getirdiklerindeherkesin el etek çekmiş olduğu gecenin ilk demleriydi. Hâtun mağrur bir şekilde terasa bakan pencerenin önünde duruyordu. Zembilfiroş’unteslim olacağına inanmış, bu sebeple odasına getirtmişti. İkisi yalnız kalmış, yeniden arzularına boyun eğmesi için genç adama yönelmişti. İlk karşılaşmalarında kurduğu bütün cümleleri tekrarlamaya başlamış, daha önce de yaptığı gibi bedeniyle bu iffetli gencin kafasını karıştırmaya çalışıyordu. Ancak her seferinde aldığı cevap değişmiyordu.

Uzun süre karşılıklı direnmeler devam etmişti. Zaman ilerliyordu ve gece bitmeden arzularına ulaşmak istiyordu. Bu yüzden Hâtun tedirgin olmuş, telaşa kapılmıştı. Bu telaş davranışlarına yansımaya başlamıştı. Durumun farkına varan Zembilfiroş, zaman kazanmak için namaz kılmak ve niyazda bulunmak için izin istemişti. İki hizmetçinin gözetiminde izin vermişti. Her ikisi de kendi açısından bir yol bulmak için düşünüyordu. Genç adam namaz kılarken, Hâtun da bir sonuca varmıştı. Direnmeye çalışırsa avını bırakmaya razı olacaktı ancak sonuca gidebileceği hamlesini daha sonra yapacaktı. Zembilfiroş’un namazı bitince uzun bir dua ile oyalanmış, ancak bunun da bir sonu olmalıydı. Nihayet namazdan kalktığında konağın büyük kapısının açık olduğunu görmüştü. Kapıya yöneldiğinde hizmetçiler tutmaya yeltenseler de,  Hâtun’un yaptığı işaretle durmak zorunda kalmışlardı.

Koşarak konağın büyük kapısından çıkanZembilfiroşhızla uzaklaşmıştı. Şehrin dolambaçlı sokaklarında izini kaybedenZembilfiroş, takip edilmediğini görünce nefeslenmişti. Oysa peşine düşseler yakalamaları hiç de zor olmayacaktı. Neden yakalamak istemdiler diye düşününce sevinci uzun sürmemiş, yeni bir tuzağın kendisini beklediğini hissetmişti. Gelgitlerin etkisinde kurtulamadan şehrin dışındaki çadırına gelebilmişti. Çadıra girdiğinde hanımı ve çocukları uyuyordu, yorganın köşesini kaldırıp altına kıvrılmıştı ki hanımı uyanmıştı. Uyumasına izin vermeden peş peşe sorular ile sıkıştırmaya başlamıştı hanımı. “Kaç gündür neredesin, bu çocukların halini hiç mi düşünmedin mi, hani sepeler, madem sattın parasını ne yaptın”?Soruların ardı arkası kesilecek gibi değildi fakatZembilfiroş’unkonuşacak takati kalmamıştı. Neyi nasıl anlatacaktı ki? Anlatsa bile kim nasıl inanacaktı, yaşadıkları inanılması kolay şeyler değildi, bunu biliyordu. Başını yastığa gömdü, hiçbir ses duymak istemiyordu.

devam edecek...



YAZARLAR