Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Musab Aydın


ZEMBİLFİROŞ (2)

Musab Aydın'ın yeni yazısı;


                                                                               

Sözü tüketmek

Güneş, Albat Dağ’larını aşarak Fagin’i (Silvan’ı) terk etmişti. Kısa bir aradan sonra karanlık bir bulut çökmüştü şehrin üzerine. Cılız da olsa, evlerin pencerelerinden sızan ışıklar karanlığı yırtıyordu. Evlerden dışarı süzülen ışık huzmeleri şehre ruh, taş duvarlara can katmıştı. Sokakları teslim alan karanlık, insanları da evlere hapsetmişti. Sağa sola koşuşturan çocukların sesi kesilmiş, evlerine sığınmışlardı. İnsanların çekilmesiyle, meydan Hatûn’a kalmıştı, o da şehvetin elinde esir...  Her şey gibi zaman da onun lehine çalışıyordu. Konağa kurduğu hâkimiyet gibi zamana da hükmettiğini düşünüyordu. Gücünün karşısında teslim olan koca bir şehir ve büyük bir konak/saray vardı. Buna karşın bir sepet satıcısını teslim alamamıştı. Yoksul ve garip bir sepet satıcısına boyun eğdirememişti. Tıpkı Züleyha’nın köle (!) Yusuf’u teslim alamadığı gibi. Nasıl Züleyha vazgeçmediyse Hatûn’da vazgeçmiyordu. Arzularından ve hırsından bütünüyle vazgeçmek, bir nedamet bir tövbe olacaktı belki. Lakin Hatûn’un bunu yapmaya hiç niyeti yoktu.

“Her insanın bir rehberi vardır, bir de yolu”  demiş irfan ehli. Hatûn Züleyha’yı, Zembilfiroş ise Hz. Yusuf’un yolunu ve ayak izlerini takip ediyordu. Züleyha, şehvetin hırsı ile kaç tuzak kurmuştu Hz. Yusuf’a, üzerine kaç kapı kilitlemişti kendi sarayında. Hatûn da, aynı hırs ile Zembilfiroş’un üzerine kilitlemişti konağın bütün kapılarını. Nasıl, Züleyha’nın sarayı Yusuf’a zindan olmuş ise Hatûn’un konağı da Zembilfiroş’a zindan olmuştu. Ha Züleyha’nın sarayı ha Hatûn’un konağı, dehlizlerinde şeytanın cirit attığı iki büyük zindan… “İnsan, benliğinde taşıyor şeytanı evlat, şeytanı benliğine yük etme” demişti derviş. İmanı kalpten atmadan, şeytan bedende yer bulamazmış. Şeytan, benliğe girince de imana yer kalmazmış. Büyük muharebeye meydan olan insan bedeninde, imana karşı şeytan en büyük silahı olan şehvete yönelirmiş. Bu aşamadan sonra bedendeki akıl şeytana yol gösterirmiş, kalp de kötülüğe. Geriye iradesini kaybetmiş, arzularına itaat etmeye hazır bir köle…  Şehvetin hırsı ve öfkenin körlüğü ile yol alınmazmış. Hatûn’da yolunu şaşırmıştı, sözünü de. Son bir hamle ile yeniden söze hücum etmişti ölçüsüzce…

Xatûn                                                 

Zembîlfiroş lawike nenas î

Zembilfiroş sen yabancısın

Tena derpî û kiras î

Üstünde yok başında yok (fakirsin)

Tuji destem nabî xelas î

Sen elimden kurtulamazsın

Lawiko ez evîndar im

Delikanlı ben sevdalıyım

Hatûn, nezaketini kaybetmişti, artık aşağılayarak ve tehdit ederek sindirmeye yönelmişti. Son saldırısında sertleşmeye başlamıştı. Ancak sözlerini son kez ilanı aşk ile noktalamıştı. Teslim almak için her yönüyle kapana sıkıştırmak istiyordu. Üzerine kapattığı kapılar, gecenin karanlığı ve konağın yüksek surları. Kurduğu şeytanî tuzakla hedefine ulaşacağının vehmine kapılmıştı. Bir ülkeyi teslim almak üzere olan muzaffer bir komutanın edası vardı yüzünde. Zembilfiroş için en zoru ise başına gelen bu hadiseden duyduğu utançtı. Teslim olmayacaktı, fakat sözün de bir faydası kalmamıştı. Allah’a sığınan Zembilfiroş, son bir kez söze, söz ile karşı durmaya karar vermişti.

Zembilfiroş

Xatûna gerden bi morî

Gerdanı incili-boncuklu hatûn

Qet nabe bi kötek û zorî

Zorla dayakla olmaz

Tirsa minji wî Reb ê jore

Korkum (yukarıda ki)  Allah’adır

Xatûne ez tobedar im

Hatûn ben tövbeliyim

Ji ser toba xwe qet nayem xware

Ben tövbemden vazgeçemem (geri dönmem)

Zembilfiroş, Hatûn’un öfkesini azaltmak istemişti. Bu yüzden söze, onu övmekle başlamıştı. Onurunu kırmadan ve incitmeden ret ediyordu. Zorlamayla bir neticeye ulaşamayacağını ve sadece Allah’tan korktuğunu söylemişti. Bir anına bile sahip olmadığı bir yaşam için sonsuz bir hayatı feda edebilir miydi? Bir mümin için tövbesinden vazgeçmenin ve harama yönelmenin mümkün olmadığını anlatmaya çalışmıştı. Lakin anlatabilmek ne kadar büyük bir marifet ise, anlamak da bir o kadar önemli bir meziyettir. Sözden anlamayan, halden nasıl anlasın ki? “Sözü söyle alana, kulağında kalana”  demiş eskiler. Hatûn, sözden anlamamıştı ki kulağında kalsın… 

Zembilfiroş’un üzerine doğru yürümeye başlamıştı. Nasıl olsa kaçacak bir yeri yoktu, iyice yakınlaştığında teslim olmaktan başka bir çaresi kalmayacaktı. Hatûn iyice yaklaşınca genç adam sepetlerini terasta bırakarak surların üzerine tırmanmıştı. Bir gelene bakıyor, bir de aşağıya. Atlamak için oldukça yüksek bir mesafedeydi.

 “Söz tükendi ben tükendim” demiş ozan, sözü tükenince insan da tükeniyormuş. Laf anlamaz, söz dinlemez insan, insanlığı da, sözü de tüketiyor çoğu zaman. Zembilfiroş’un hem sözü tükenmişti hem de kendisi… Savunma hattının sonuna gelmişti. Hatûn, tutmak için ani bir hamle ile atılmıştı. Genç adam, “Zinaya yaklaşmayın, zira o, bir hayâsızlıktır, ve çok kötü bir yoldur” (17/İsra, 32) ayetini okumuş ve “Allah’ım çirkin gördüğünü ve haram saydığını yapmaktansa canımı al” demiş ve aşağı doğru kendisini bırakmıştı. Birkaç saniye sonra derinden bir gürültü duymuştu Ğatun. Eğilip bakmıştı lakin karanlıkta ne bir şey görebiliyordu ne de bir ses duyabilmişti. Bu yükseklikte düşen birinin yaşamasına imkân olamazdı, Zembilfiroş da ölmüştür, diyen Hatûn, öfkesi ve hırsıyla kalmıştı…

devam edecek



YAZARLAR