Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Musab Aydın


ZEMBİLFİROŞ (1)

yazarımız Musab Aydın'ın "yeni" yazısı...


Güneş Farqin’inin (Silvan’ın) üzerinden çekilmeye başlamıştı. Sararan ışıkları Albat Dağ’larının zirvesine yansıyordu. Albat’ın yamaçlarından dökülen büyük çeşmenin (Kaniye Mezin) coşkun suları konağın terasından görülüyordu. Sulamaya getirilen sürülerin sesleri duyuluyordu. Akşam serinliğinin düştüğü şehrin sokaklarında bir telaş vardı. Evlerine çekilmek için koşuşturmalar hızlanmıştı Silvan sokaklarında. Çocukların bağrışmaları yankılanıyordu konağın burçlarında. Lakin konağın terasında bir Zembilfiroş vardı, bir de Ğatun. Başka ne gelen vardı ne giden, konağın onlarca hizmetkârından birisi de çıkmamıştı terasa. Önünde durduğu kapıyı kapatan Ğatun, bir çıkış yolu bırakmamıştı. Konağın yüksek surlarından aşağı atlamak ise oldukça zordu. Konağın burcunun önünde duran Zembilfiroş çaresiz kalmıştı. Bağırmadan, çağırmadan ve kimseyi şahit etmeden kurtulmaya çalışıyordu. Sözü de gücü de tükenmek üzereydi. “Hayat bir ateş denizinde yüzmektir” demiş eskiler.  Bu ateş denizinde bir çıkış yolu bulamayan Zembilfiroş’un kalbi sıkışmaya başlamıştı. “Kalp daralınca sığınacağın tek şey duadır” demişti derviş. Çaresiz genç duaya yöneldi, duaların biri bitmeden bir diğeri diline hücum ediyordu.

Ğatun ise, avına odaklanmış bir şahin duruşundaydı. Durumu gözden geçirmiş ve yeniden hücuma geçmeye hazırlanıyordu. Bir kartalın keskinliğiyle bakıyordu Zembilfiroş’a. Gücü bedeniydi, vurucu sözlerini dişiliği üzerine kurgulamıştı. Kâh elbisesini çekiştiriyor kâh saçlarıyla oynuyordu. Sözün bırakamadığı etkiyi bedeniyle, dişiliğiyle sağlamaya çabalıyordu. Olmadı yeniden söze yöneliyordu. Güzelliğini yeterince anlatmış lakin isteklerine çare olmamıştı. Artık sözün makamı kalmamıştı, bu kez Zembilfiroş’un fakirliğini ve yabancılığını diline dolayarak yüklenmeye hazırlanıyordu. Yabancılık yalnızlık, yalnızlık ise yoksulluk, zayıflık ve güçsüzlük demekti. En zayıf yerinden saldırmaya karar vermişti. Şehvete yenilen insanoğlu arzularına ulaşamayınca öfkesi kabarıyor. Öfkesinin esiri olarak bütün erdemini ve değerlerini unutarak saldırganlaşıyor. Nihayetinde canlıların en zalimi oluveriyor. En zayıf yerinden vurmak, sadece insanın yönelimi olarak görülmektedir.

Xatun

Zembîlfiroş lawike feqîr e

Zembilfıroş, fakir adam

Were ser doşeka Mîr e

Buyur gel Mir’in yatağına

Bidim te guliyen herîr e

Sana vereyim ipekten örgülerimi(saçlarımı)

Lawiko ez evîndar im

Delikanlı ben sevdalıyım

 

Eskiler “insanın, bünyesinde taşıdığı en büyük tuzak kibirdir” demişler. Kişinin kendisini çok zayıf hissettiği anlarda kibrin dışa vurumu görülmektedir. Bu sebeple her davranışı yıkıcı oluyor.  Böyle zamanlarda muhatabını aşağılama ve hakir görmeye yöneliyor insan. Bütün hüneri dünyalığa, eşyaya yaslanmaktadır. İnsan, bu davranışlarıyla farkına varmadan müstağniliğe evriliyor. Bu davranış aynı zamanda Yaratıcı’ya yönelik bir isyan da barındırıyor. Her istediğini kolayca elde eden Ğatun ilk kez bütün çabasına karşın başarısız olmuştu. Ğatun, en zayıf yerinden yaralamayı tercih etmişti Zembilfiroş’u. Fakirliğini hatırlatmış lakin yıkılmasını da istememişti. Yeniden şehvet silahına yönelmişti lakin amacına ulaşmak için gururunu da yıkmak istemiyordu. Son hamlesinde en mahremine davet etmişti. Bütün bunları yaparken onu kaybetmek istemiyordu. Bu kez onu yücelterek elde edebileceğini düşünüyordu. Tekrar kendine yönelmişti, ipeksi saçlarının üzerinden kendisini sunmuştu. Böylece genç adamın kafasını karıştırarak teslim alacağına inanıyordu.

 

Zembilfiroş

Tu Xatûna li birc û van î

Sen genç bir hanımsın

Li ser text û li ser seran î

Taht üzerindesin, baş üstündesin

Tuji min re nabî kevanî

Senden bana hanım olmaz

Xwedî zarok û eyal im

Benim eşim ve çocuklarım var

Zarok tazî û birçî li mal in

Çocuklar evde çıplak ve açtır

Xatûne ez tobedar im

Hanım ben tövbeliyim

“Gücünü cehaletinden alan insanını sınırı olmaz” demişti derviş. Böyle durumda insan sadece kendine güvenme ve maharetine tapma yoluna yönelir. Olup biten her şeyin kendisine tapınmasını beklemeye başlar. Bu haliyle her insan bir Samiri’dir artık. Tuzaklar konusunda birçok uyarı yapılmıştır insanoğluna. Ancak her defasında tuzak kuranda, kurulanda yoldan çıkmaya devam ediyor. İstikamete ulaştırmak için, eksiksiz bir ibadet yetmezmiş her zaman. Günahtan uzak bir yaşam iddiasını da sürdürebilmelidir. Bütün noksan halleriyle insan, bu iki noktadan ayrılmadan, istikamet üzere durmaya devam edebilecekti. “Hayat uzun bir yol, kısa bir andır, istikametini yitirmemek lazım” demiş irfan ehli.

Bunun farkındaydı Zembilfiroş, savunmasını gerçeklik ve ahlak üzerine inşa etmişti. Ğatun’a gençliğini, yerini ve saygınlığını hatırlatarak söze başlamıştı. Konağın hanımı olarak gördüğü saygıyı bu yüzden kendisine hanım olamayacağını söylemişti. Merhametine seslenmiş, eşinin ve çocuklarının durumunu anlatmıştı. Evde aç olduklarını ve ekmek beklediklerini... Son sözü Allah’a söz verdiğini, tövbekâr olduğunu ve tövbesinden dönmeyeceğini de…

Ölümü ve hesap gününü bilmeyen Ğatun ne tövbeyi biliyordu hakkıyla ne de tövbekârlığı“Tövbekâr nedir?” dedi Ğatun, alaylı bir dil ile. “Vazgeçmektir…” dedi Zembilfiroş. “Gönülden bağlandığın ne varsa vazgeçmek. Arzularından, öfkenden ve hırsında vazgeçmek.”

devam edecek...



YAZARLAR