Nusret AYDEMİR


Yürüyüş (İstikamet)

Hareket halinde olmayana Allah´ta herhangi bir değer atfetmez, Allah´ın bir varlığı gündemine alışındaki espri onun hareket halinde olmasıyla ilgilidir.


Ey Allah´a iman etmeyi hayatın anlamı kabul etmeye karar veren dost, "İman yürüyüştür,seferdir." Bunu  bilesin.

Hira´dan sonra Resulallah´a(s.a.v) gelen ilk emir: "Ey örtülere bürünen kalk!"

Resulallah(s.a.v)´ın son nefesini verirken son emri "Ey Üsame yürüyünüz..."

Allah ve Resulün , dinin  başlangıcının  ve  elçinin son deminin ekseni, hareket direktifidir. Bunu sekteye uğratacak hiçbir mazeret kabul görmüyor. "Dinin elçisi Resulullah´ın vefatı bile. Bu ne demek? devinim dini olduğunu, ataleti, tembelliği, oturmayı, hareketsizliği, mıhlanıp kalmayı ve mazeretleri yasaklayan bir din olduğunun kanıtıdır.

Nitekim Tevbe  46´da "...Allah davranışlarını çirkin bulduğu insanları oturanlar olarak tarif ediyor. Oturmak, gamsız olmak, atıl olmak Allah nezdinde çirkin bir davranış ki çirkin davranışı olan ve çirkin niyet taşıyanları oturmaya düçar kılıyor.

Yürüyüşsüz, sefersiz bir zaferin Tevhid tarihinde örneğine tevafuk edilmemiştir. Zaten imanın ilk sac ayağı, menbaı nefisten ruha sefer eylemek değil midir?

Tevhid dininin iki temel kaynağı olan Kur´an ve sünnet (Resulullah´ın siyeri) tevhid dininin müntesiplerinin hareket örnekleriyle bezenmiştir.  Allah kullarını harekette test ediyor çünkü kulluk samimiyeti, dirayeti yolda test edilir.

Ramazan Kayan Hocam´ın deyimiyle: "Sefer, sahtecilikle sahiciliğin ayrışma platformudur." aynı zamanda.

Tevhid dininin iki zor zaman ordusu olan Talut´un ordusundaki oturmaya meyilli niyetleri  Allah, sanrılı ırmaktan nasıl da kana kana içirip zillete düçar kılıyor. Tebük seferinde, ataleti için bahanelere sığınan Ka´b bin Malik ve arkadaşlarını nasıl da pişmanlığa düçar kılıyor. Kur´an´ın ve Ka´b bin Malik´in deyimiyle  dünya tüm genişliğine rağmen onlara dar gelmişti. Başka bir deyimle Allah (c.c) sefere çıkmama, Tebük yolunda olmama niyetlerinden dolayı nasılda dünyayı onlara dar etmişti.

Bu kıssalar bize, niyeti  salih olan ve ıslah etmek olanlar için kervan yüküyle hazırlığa gerek olmadığını da öğütlüyor. Niyetin halis olması halinde bir avuç suyun da nasıl kifayet ettiğini göstermektedir. Ayrıca yeryüzünü imar, nesilleri ıslah etmenin en büyük servet, azığın da iman, takva ve aşk olduğunu idrak eden salihlerin harcı olduğunu göstermektedir.

Yürüyebilmenin şartlarından biri de yürekteki ateşi yakacak yalımı, tohumu sürükleyecek rüzgarı bulabilecek açık yürekliliğe, cesarete ve özgür ruha sahip olmaktır. Yani ruhumuzu kendine çeken serin nehirlerden, sarı sarı buzağılardan, hurmaların serin gölgeliklerinden, salma atlardan, rahat ve yüksek koltuk sevdaları kementlerinden kurtarmakla olur. Bu dünyanın sanrılı koltuklarının  önünü kapattığı cennetteki altlarından ırmaklar akan tahtlarını görecek feraseti  kuşanmaktır. Çünkü, ekseriyetin anladığı gibi özgürlük dışa göre aldığımız (geliştirdiğimiz) bir tavır ve duruş değil, öncelikle ruhumuzun çıkmazlarına, bağımlılıklarına karşı duruşumuzla ve tavrımızla ilgilidir. Her bağımlılık bizi ayrı istikamete sürüklerse sırat-ı müstakimde sebat etme imkanımız kalmaz. Irmak üzerindeki çer çöp gibi her esen rüzgarda o sırattan bu sırata istikametsizce  savrulur, dururuz.

Devinim halinde olmayanın değer devşiremeyeceği, üretmeyeceği  ontolojik bir gerçektir. Üretemeyen, bahanelere sığınır, insan psikolojik olarak başarısızlığın suçunu hep dışarıda aramaya meyillidir. Her şeyde  etrafımızı sorumlu tutmanın ve kardeşliğimizi tüketmemizin temelinde de günümüzün bu hastalığı var. Çünkü  üretmeyenin,  tüketiciliğinin devreye gireceği  yadsınamaz bir gerçektir.

Hareket halinde olmayana  Allah´ta herhangi bir değer atfetmez, Allah´ın bir varlığı gündemine alışındaki espri  onun hareket halinde olmasıyla ilgilidir.

"Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı yoktur ki  rızkı Allah´a ait olmasın. (Hud:6)" Görüldüğü gibi hareket olmadı mı, Allah (c.c) kale alıp rızık bile vermiyor.

Ancak hareket halinde olmak ve yolda olmakta yetmiyor. Hangi yolda ve hangi iş  üzerinde olduğumuz da önemlidir. Çünkü her yolun bir yönü ve varacağı bir menzilinin olduğu fiziksel bir gerçektir.

 Aynı anda bir varlığın iki yerde olması fiziksel olarak nasıl mümkün değilse, değer olarak da tasvip edilmez. Eğer bu din, tevhid dini İslam ise karşılığı şudur: Müslüman, yolda ve devinim halinde olacak, ancak bu sırat-ı müstakim (Tevhid) olacak. Bu yolun dışında kalan tüm yollardan ayrılacak. Bu gayri yolların terkini bizzat tevhid istikametinin Rabbi istemektedir.

"Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun (başka) yollara  uymayın. Zira o yollar sizi Allah´ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah, size bunları emretti. (En´am-153)

Sırat-ı müstakimin kesişmesi ve doğası gereği kavis çizip yamulması,müntesiplerinin de  geçici amaçlar için bükülmeleri yoktur. Bu yolun yolcularının başka yolların, yolcularıyla fikri ve ameli kesişmesi, kaygan ve yamuk zeminlere göre tavır belirleme, araziye uyma, kılıfına uydurma  salahiyetleri yoktur, olamaz. Bilinmelidir ki yol kesişmeleriyle yolunu yamultanların sırat köprüsünde yolları kesilir. Sıratta tertemiz gelmeyenlere, ayarı çok hassas olan sırat köprüsü geçit vermez.  

Tüm bunların üstesinden gelmek için haliyle ruhen, fikren ve zikren donanımlı olmak icap eder. Bu uzun yol için ruhi, fikri ve zikri azığımızın yeterli olması gerekir.

En büyük azıklarımızdan biri gece donanımıdır. Ruhi ve ameli isrası (gece yürüyüşü) olmayanın miraca (yükselişe) takati olmaz. İsra´da talim etmeyen miraca takat bulamaz.

Unutmayalım ki dava adamlılığımızın kalibresi davamız için attığımız adımların kemiyet ve keyfiyetiyle orantılıdır. Adımlarımız yoksa dava arkadaşlarımızın belki de davamızın sırtında yüküz, kamburuz demektir. Yükü paylaşmıyorsak yük olmuşuz, dava kervanını yavaşlatmışız demektir.

Hz. Adem´den  günümüze kaç  milyon yıl  geçtiğini tasavvur edebiliyor muyuz? Bu kadar uzun yol kateden tevhidi mesaj, yürüyen nebilerin, sıddıkların , salihlerin yürüyüşleri, devinimleri olmasaydı bu güne ulaşabilir miydi? Bize tevdi edilen bu emanet, biz mıhlanıp kalırsak menzilde kendisine helal getirmeden teslim etmemizi bekleyen emanet sahibi olan Rabb´i zül Celali gücendirmez mi?

Yoksa İsrailoğulları´nın mantığıyla, başkasına mı ısmarlayacağız? Sorumluluğumuzu ihaleye mi çıkaracağız, ücret karşılığı mı taşıtacağız?

Unutmayalım ki, herkes kendisi için ceht eder  vekaleten uğraş, ısmarlama iman yoktur. Herkesin zerre iyilik ve kötülüğü yapanın bizzat karşılığını vereceği bir din gününe emaneti ulaştırma yükümlülüğüyle karşı  karşıyayız. Bu emanetin öyle bir özelliği ve özel oluşu var ki ancak gözünden sakınanlar hakkını verebilir. Parmak ucuyla değil ancak iki elinin tamamını kullanarak üstesinden gelinebilir.

Ayrıca bu emaneti taşımak, yüklenmek her kula nasip olmayan bir şereftir. Bu şerefi kişiliğiyle fikriyle, niyetiyle hak edene nasip olur.

Bu emanet bir yük değil, liyakattır, taktir ve taltif edilmedir, anlayışına sahip olanlara nasip olur. Layık görülmüşsek bunun bilinciyle hareket etme onurunu  kuşanmalıyız.

Abdullah bin Revaha´nın  deyimiyle: "Din emaneti bize verilmiş bir külfet değil, ikramdır. "Allah rızasına ulaştıracak bir değerli ikram değil de nedir.

Artık herkes izzet ve ikramı nerede aradığına bir baksın!   LÜTFEN!!!

Fe eyne  tezhebun (nereye bu gidiş) Nereye kadar!!!



YAZARLAR