Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


YİNE LAİKLİK TARTIŞMASI…

Laiklik, zihinsel plandan ziyade anayasadan kaldırılsın mı, kaldırılmasın mı tartışması “nereden icap ettiyse” bugünlerle yeniden revaçta ve tv ekranlarında arz-ı endam ediyor.


Laiklik, zihinsel plandan ziyade anayasadan kaldırılsın mı, kaldırılmasın mı tartışması “nereden icap ettiyse” bugünlerle yeniden revaçta ve tv ekranlarında arz-ı endam ediyor.

Laiklik kaldırılsın, o yetmez devletin adı İslam(İslam cumhuriyeti) olsun türü yaklaşımla, görünürde safiyane niyetle söylersek gayet makul ve anlaşılır bir anlama havi. Ama laiklikten ziyade salt devletin adının İslam kılınması düşüncesi günün anlayışı açısından bakıldığında hiçbir anlam ifade etmiyor.

Zira öteden beri süregelen, zamanla iğdiş edilmiş, edilgen hale getirilmiş, işleyiş mantığı açısından sağcı-muhafazakâr kodlara sahip olmuş zihin yapısı ciddi bir değişime uğramadan, İslam, ondan ilham alınarak değil, onu güç devşirme işinde kullanma düşüncesi var olduğu sürece, bir devletin adının İslam olup olmamasının ciddi bir anlamı olmayacaktır.

Böylesi bir ortamda anayasada yer alan laiklik ilkesinin de kalkıp kalkmaması pek önem arz etmeyecektir.

 

Laiklik…

Laiklik, sağcılaşan-muhafazakârlaşan ve iğdiş edilen zihin yapına uygun olarak, hatta o tür bir zihin yapısının olası icraatlarına karşılık olarak ideolojik bir görevi yerine getirmek adına ihdas edilmiştir.

Görünürde İslam, arkaplanda ise, sağcılık türü batılı paradigmalar sökün etmiş ise eğer, “hayati anlamda” birçok batılı kavram, öğreti ve uygulamalar -ister dinle uyuşsun, ya da uyuşmasın- sahnede yerini alacaktı. Adeta Kambersiz düğün olmaz misali.

Bir de, bu saymaya çalıştığımız birçok batılı paradigmanın yanında, onları tamamlayacak olan, onların mütemmim cüzü olan laiklik ilkesinin de bir nevi “demircinin hınk deyicisi” kabinden bir işlevi olacaktı. Zaten, yapılan da bunan başka bir şey değildi.

Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere, Osmanlı bakiyesi olan Türkiye’de laiklik ilkesinin ikamesinden önce devletin resmi dininin İslam olarak tescillenmesi, beraberinde eskiyi günümüze taşımak şeklinde değil de, dönemin İslamcı zevatın düşündüğü bir şekilde salt Kur’an ve Sahih sünnet merkezli “İslam’a uygun” bir yapının kurulacağı varsayılıyordu.

Sözde, yeni devlet bir İslam devlet idi ve buna bağlı olarak hilafet ilga edilmiş olsa da,  meclisinin uhdesinde idi. Yani, gerekirse meclis hilafeti tekrardan ilan edebilirdi!

Bunun bir kandırmaca olduğu daha sonra anlaşılacaktı. Gerçi, “eskiye rağbet olsaydı, bitpazarına nur yağardı” kalbinden asıl amacından sapmış hilafet makamı ile yönetimde ortak tanımayan saltanat rejimi, yeni yapıdan daha iyi değildi.

Eski sistemde laiklik yoktu, ama en başta “İslam’a uygun” bir yönetim için olmazsa olmaz, reddedilemez bir şart olan “ŞUR” ya da yer verilmemişti.

 

İslam Devleti kavramı…

İslam Devleti kavramı, hilafetin yıkılmasının akabinde, o da, arada oluşan boşluğu doldurmaya yönelik ve yönetim alanında öze dönüş açısından dönemin âlim düşünürlerinden Muhammed Reşid Rıza’nın teklif ettiği bir kavramdı..

Yine dönemi ve içerisinde bulunulan şartlar muvacehesinde gerekli ve önemli kir kavramdı.

Bununla birlikte, günümüze gelindiğinde ise, yönetim olgusunda; en önemli unsur olan ŞURA’nın büyük oranda terk edildiği bir vasatta kendine yer bulan hilafet ve imamet teorisinin zevale ermesine mukabil Batı tarzı yönetim şekillerinin Müslümanlar tarafından “şu ya da bu oranda” kabul görmesinin yanında, ciddi temellere sahip ve o oranda öneme haiz bir teorinin henüz daha ortaya konulmamış olması gibi sebepler, daha işin başında olmadığımızı göstermektedir..

Bu düşünceler ışığında, güncel laiklik tartışmalarına baktığımızda karşımıza iki ana blok çıkmakta; bir tarafta, epey zamandır bu tartışmayı bırakan, ama AK Parti’nin mevcut icraatlarını “İslam devleti” sevdasıyla(!) yaptığına inanan bilumum Kemalistler ile zihinsel yapı değişmeden, muhafazakârlık, sağcılık  gibi paradigmalara sahip olup da sözde “İslam adına” poz veren ve demokratik kulvarda da koştuğunu iddia eden zevat.

Bir de, bu muhafazakâr zevata kulak kabartan, yeri geldiğinde onlara talimat vermeyi kendine görev addeden bilumum tarikat, cemaat çevreleri vb.

Bunlarınki, Kur’an aydınlığı bağlamında bir zihniyet değişimi olmadan ve zahiri anlamda AK Parti’nin “iktidar değil de muktedir” olduğuna kani olup sırtını ona dayayan çevrelerin yapıp ettikleri her hâlükârda havanda su dövmekten başka bir işe yaramayacaktı.

Bunların yanında, kuşandığı düşünülen Kur’an bilinci ile çağdaş dünyaya İslam’ın hakikatini “ideal politik” verilerle anlatma derdinde olduğu varsayılan, ama iş laiklik konusuna geldiğinde adeta Taliban mantığına yakın bir yol izleyen birtakım İslamcı(!) çevrenin yapıp ettiği ise, “yıktın perdeyi eyledin viran”dan başka bir işe yaramayacaktı.

Yeni devlet, laiklik ilkesini, sil baştan batılı format çerçevesinde manzarayı tamamlasın diye anayasal hale getirmişti.

Bu ilkenin, o dönemin Türkiyeli Müslüman çoğunluğun bir ihtiyacı olarak değil, yukarıda belirtildiği üzere seküler manzarayı tamamlamak için konulduğu düşünüldüğünde, burada yönü baştan belirlenmiş bir tercih söz konusu idi.

Sert bir şekilde ve jakobence uygulanan laiklik ilkesi mucibince, adeta küçük bir cemaati(en az üç kişi) dahi devlet için tehlike gören seküler zihniyet olarca yıl Müslümanlara nefes dahi aldırmamıştı.

1950’den sonraki süreçte, konu açısından pek de ciddi bir işlev ortaya konulmadığı hale mevcut çerçeve içerisinde kendine yer bulan cemaat yapılarının neredeyse tamamına yakını, yanlış bir algıyla adeta hakikatin kendilerinde olduğu zehabına kapılarak; yeri geldiğinde tepe tepe kullandıkları demokratik havadan da yararlanarak “ötekisi” ilan ettiği Müslümanlara yönelik yıkıcı bir dili ve söylemi devreye sokmuştu.

Hele bir de o yapıları durdurucu bir yönü bulunan laikliğin olmadığını düşünün, manzara ne kadar vahim olurdu? Böyle bir ortamda dahi, çağdaş verileri anlama ve onlara yönelik düşünce üretme yerine, türüne özgü bir şekilcilikle sağcı iktidarların desteğiyle arz-ı endam eden yapılar korkuyu ne kadar besliyor ise, ‘iyi bir yönetim’e geçilmeden bir hakikatçiliğe havi olumsuz manzaralar daha çok can sıkacaktı.

Bugün, gerek zihinsel, gerekse de toplumsal anlamda, var olan laikliğin kaldırılmasının birçok sıkıntıya ve zarara yol açacağını düşünmeden, “laiklik hemencecik kalksın ve de hilafet sistemi kurulsun” düşüncesini dilendiren zevat, galiba o meşum yapıların bagajlarının ve zihin yapılarının pirpâk(temiz) olduğuna inanıyor!

 Halbuki, çok uzağa gitmeye gerek yok, Özal dönemi ile başlayan “yeni” muhafazakârlaşma döneminde palazlanan, sağcılaşan tarikat ve cemaat yapılarının büyük bölümünün neye hizmet ettikleri görüldü. Bununla birlikte adeta laiklik sonrası dönemde bu tür yapıların hakikatçilik anlayışı, yerini “hakikat bende değil, bende onu arıyorum” gibi masum ve bir o kadar meşru(yasal) bir söylemin oluşacağını düşünmesi, denizi görmeden paçayı sıvamaya benzetilebilirdi.

Kalkmamış olsa da, epey zamandır laiklik konusunun –Kemalistler tarafından dahi- unutulmuş iken, ama sanki o, bir hayat memat mes’elesiymiş gibi yeniden tartışmaya açılması bir talihsizlik mi idi, yoksa “yenilen pehlivan yenilmeye doymazmış” kabilinden, demokratik kulvarda yürümüş, parti içerisinde bulunup siyaset yapmış, akabinde vekillik yapmış, medyada fikirlerini serdetmiş, bu haliyle Batılı bir görüntüye sahip zevatın, farklı bir atraksiyonu olarak mı okumalıydık?

Batılı format içerisinde varolan batılı dile karşı çıkmak şeklinde ise bu pek mümkün olmayacaktı. Daha bu açıklamaların, yazılıp çizilenlerin mürekkebi kurumdan AK Parti organlarınca kabul görmemesi, o organların oynadığı bir danışıklı bir dövüş olmayıp, AK Parti’nin muhafazakâr demokrat kimliğinin yeniden ibrazı olarak okunmalıydı. Okuyan öyle okudu, ama onu öyle okuyamayanlarda oldu.

Burada uyuyan uyandırıldı, ama ondan önce hesaplanan şey, var olan kötü gidişat tersine döner ve Müslüman çoğunluğun” arzusu istikametinde laikliğe karşı çıkılırsa, epey zamandır büyük oranda oy ve prestij kaybeden AK Parti’nin talihi yeniden yaver gider miydi; düşüncesi hakim ise, olumsuz gidişatın “şimdilik kaydıyla” durdurulamayacağı” öngörülebilirdi.

 Keza iktidarın yanlış uygulamalarından olayı birçok mağdur kesim oluşmuştu. Bir de halkın büyük oranda yoksullaşmasının önüne geçmek laiklik tartışmalarından geçmiyor, bilakis “olması gerekenin” yerli yerine getirmesi ile mümkün olacaktır.

Laiklik tartışması bahanesi ile mevcudu korumak ve geliştirmek biraz zor görünüyor.

Konuyu yine tartışmaya devam edelim. Belki zihinsel değişim sonucu Kur’ani olgunluğa erer, yeni bir dil ve söylem ile nice hayırlı zamanlara yelken açardık.

Olamaz mı; niye olmasın? Yeter ki niyet edilsin! Ne laiklik, ne hilafetle örtüşük bir saltanat düşüncesi.



YAZARLAR