Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU


YENİ TÜRKİYE İDEALİ VE ANLAMSIZLAŞAN AVRUPA BİRLİĞİ SÜRECİ


  İKİ ASIRLIK BEYHUDE ÇABA

               Son kırk yıldır Türkiye'de iktidara gelen hükümetlerin hemen hepsi  Avrupa Ekonomik Topluluğu(AET) ve daha sonra da Avrupa Birliği olarak bilinen birliğe katılım idealini hükümet programlarının en baş sırasına yerleştirdiler . Aslında iki yüzyıllık beyhude bir çabanın devamı olarak, kendini batı dünyası içinde konumlandırma çabası, cumhuriyet sonrası seküler ulus devletin ana karakteri oldu. Batılılaşma çabası uğruna, kadim medeniyet değerlerimiz ceberut devlet politikalarıyla onlarca yıl yok edilmeye çalışıldı. Seksen sonrası kurulan hükümetler ise halka, Avrupa Birliği üyeliği ile  sanal bir dünya vaat ediyordu. Sosyal  ve iktisadi problemlerin ancak ve ancak Avrupa Birliğine tam üyelikle çözülebileceği anlayışı hakim kılınıyordu. Bu konuda mütereddit  toplum kesimlerini ikna edebilmek için toplumsal algı yöntemlerine  ve çeşitli manipülasyonlara başvuruldu. Sözkonusu yıllarda toplumumuzun zihninde  oluşturulan bu algıya karşı ciddi anlamda  fikri mukavemet, milli görüş lideri merhum Necmettin Erbakan ve ekibi  ve diğer bir takım islami cemaatlerden gelmekte idi. Siyasal ve toplumsal düşüncelerini net olarak konsolide edemeyen bir takım muhafazakar kesimler açısından ise meseleye bakış, mevcut iktidarların oluşturduğu algıdan farklı değildi ve olayın siyasi ve sosyal boyutu ile fazla ilgilenilmiyordu.  Sürece karşı çıkan ve toplumda ciddi bir karşılığı olmayan  marjinal sol kesimler ise komünizm ve sosyalizmin çöküşü ile birlikte , bir türlü ulaşamadıkları  devrim hayallerinin çökmesi ile  kafa karışıklığına mahkum oldular.Temelde Marksist ve Leninist bir felsefeyle yola çıkan silahlı Kürtçü hareket ve onun siyasi temsilcileri ise Avrupa birliği ülkelerinden aldıkları muazzam destek ve diasporasının Avrupa da konumlanmış olması  ve  aynı zamanda Avrupa'ya egemen olan laik, materyalist ve seküler değerlerin tesis ettiği hayat tarzını genel olarak benimsediklerinden, sürece destek verdiler. Türk milliyetçilerinin içerisinde bulunduğu koalisyon hükümetleri de sürecin destekcisi ve savunucusu oldular.

           Dönemin şartları tahlil edildiğinde, toplumun büyük kesimleri sürece destek verirken Türkiye'nin içerisinde bulunduğu siyasi ve  toplumsal şartları göz önünde bulundurdular. Cumhuriyetin kuruluşundan beri yaklaşık yetmiş yıldır Kemalist seküler bir doktrin ve onun çevresinde şekillenen yasal, askeri, bürokratik, akademik  ve  ekonomik bir kuşatılmışlık toplumu ve devleti dizayn ediyordu ve devlet hala bir ihtilal anayasası ile yönetiliyordu. Ve halada öyledir. Her on yılda bir, toplum nisbeten nefes almaya başladığında bu oligarşik yapı tüm zinde güçleri(meslek odaları, yargı, basın-yayın v.s) yanına alarak, silahlı güçler üzerinden,  toplumu ve devleti tekrar Kemalist laik vesayetin insafına terk ediyordu.

    Toplumun  en büyük kesimini oluşturan ve aynı zamanda en fazla mağdur edilen Muhafazakar ve İslami kesimleri açısından  yaklaşık yetmiş yıldır elde edilen kazanımların hemen hemen büyük bir kısmı yirmi sekiz şubat laik postmodern darbesi ile gaspedildi. Daha önce yaşanılan darbelerde tüm muhalif kesimler az- çok sindirilirken, bu sefer hedef alınan islami değerler ve İslami kesimler oldu. Darbeden dört yıl sonra kurulan AK PARTİ, hemen hemen tüm muhafazakar ve İslami kesimlerin destek verdiği geniş bir siyasi oluşum olarak  kuruldu. Büyük oran da milli görüş kadrolarından gelen AKP kurmayları, yirmi sekiz şubat militarist laikçi darbenin kuşattığı devleti ve toplumu ,tekrar Avrupa birliği ideali etrafında dizayn ederek bu fasit döngüyü kırmaya çalıştılar. Bunu yaparken liberal kesimlerden de yer yer destek aldılar. Dönem içerisinde, yeni bir medeniyet kurma ve İslam birliği düşüncesi çerçevesinde  siyasi ve politik düşünceleri şekillenen, ancak daha sonra Refah Partisinden ayrılarak  AK PARTİ ‘ yi kuran kurmayların, gömlek değiştirme iddiaları, hem muhalifler hem de muhafazakar İslami kesimler açısından hep ihtiyatla ve mütereddit bir tavırla karşılandı. Kurulduğu günden itibaren askeri ve  bürokratik kuşatılmışlığı halk desteği ile  büyük oranda gerileten ve toplumun yaşadığı mağduriyetleri gideren, hükümet olmaktan hükmetmeye başlayan, Alevilerin  ,Romanların, azınlıkların sorunlarına eğilen Siyasal iktidar, Kürt sorunu gibi yüzyıllık bir meselede kararlı adımlar attı. Halkın büyük kısmını temsil eden İslami kesimlerin yaşadığı hak ihlallerinin ( kamu kurumlarında , orta öğretim ve üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılması, imam hatip liselerinin sayılarının artırılması ve katsayı zulmünün giderilmesi, seçmeli Kur'an-ı Kerim ve Siyer derslerinin normal okullarda ve askeri okullarda dahi verilmesi, ilahiyat fakültesi ve başörtülü memurların yaşadığı mağduriyetlerin giderilmesi, Ku'ran eğitiminin önündeki engellerin kaldırılması, Diyanet İşleri Bakanlığı'nın yaşadığı kurumsal ve zihinsel dönüşüm v.s)büyük oranda giderilmesi Avrupa Birliği'nin verdiği destekle değil, geniş toplum kesimlerinin her seçimde artan desteğiyle olmuştur. Avrupa Birliğinden Yirmi sekiz şubat sürecine karşı ciddi bir tepki verilmemiş, İslami kesimlerin yaşadığı zulümler görmezden gelinmiş, hiçbir şiddet olayına müdahil olmamış Refah Partisi'nin kapatılması, katsayı zulmü, üniversitelerde ve kamu kuruluşlarındaki tesettür yasağı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesin den onay almıştır. En son 17-25 Aralık sürecinde Birlik, tüm olan biteni yalnızca yolsuzluk iddiaları üzerinden okuyup tavır almış, yargıda, emniyette, bürokraside çöreklenen ve halkın meşru desteğinden yoksun olduğu halde yargı ve emniyet darbesi ile seçilmiş iktidarı uluslararası terorizmle irtibatlandırmaya çalışan malum yapıya arka çıkmıştır.Türkiye aleyhine verilen kararların hemen tümü, laik, seküler ve etnik kimlikle ve referanslarla yapılan başvurularda verilmiştir.

                  Avrupa biriliği İslam dünyasındaki hak ihlalleri ve zulümler noktasında hak adalet ve hukuk karşısında bir tavır takınmıştır. İsrail'in uyguladığı devlet terörü, insanlık dışı zulüm ve soykırım ciddi bir tepki almamaktadır. İslam dünyasındaki laik diktatörler, birliğin büyük ülkeleri tarafından yıllarca desteklenmiştir. Fransa doksanlı yıllarda Cezayirde demokratik seçimlerde, yüzde yetmiş oy alan İslami Selamet partisi (FİS) e karşı laik Burgiba diktatörlüğünü  her açıdan desteklemiş, yaşanan iç savaşta ikiyüz elli bin insan ölmüştür. Aynı yıllarda Ruanda iç savaşında bir milyon insanın öldürülmesinde Fransa etkin rol oynamıştır. Yine Adil ve Özgür bir seçimle Mısırda İktidara gelmiş İhvan yönetimine karşı beş bin insanı katlederek seçilmiş ilk cumhurbaşkanını hapseden laik ,darbeci Sisi yönetimini , kısa bir tereddütten sonra, Avrupa birliği desteklemiştir. Doksanlı yıllarda Londra ya iki saat mesafede, Bosna Hersek'te iki yüz elli bin Müslüman, Avrupa'nın ortasında katledilmiştir. Bu katliam yapılırken Avrupa Birliği ülkelerinde ciddi bir tepki gösterilmemiştir. Son dört yılda Suriye de Baas rejiminin konvansiyonel ve kimyasal silahlarla işlediği katliamlarına ciddi bir tepki göstermeyen Avrupa birliği ülkeleri, mültecilerle ilgili kayda değer bir maddi yardım yapmamıştır. Mültecilerin ihtiyaçları komşu İslam ülkeleri  tarafından karşılanmakta, Türkiye iki milyondan fazla Suriye'li  ve Irak'lı mülteciye ırk ve din ayrımı yapılmadan ev sahipliği yapmaktadır. Avrupa ülkeleri mülteci kabul ederken, emeğini sömürecekleri kalifiye ucuz iş gücü tercih etmektedirler. Mülteci kamplarında yaşanan insanlık dramı batılı liderleri ve halkları rahatsız etmemektedir. Yine bu konuda müslüman halkların insani ve islami duyarlılığı devreye girmekte ve yaşanan acılar bir nebze de olsa azalmakta ve hayat için gerekli olan azami ihtiyaçlar bu yolla giderilmektedir.

                                                              ÜMİT VEREN DÖNÜŞÜM

         Aslında İslam coğrafyasında , son on beş- yirmi yılda yaşananlar ve buna karşı takınılan tavır, batılı halkların ve devletlerin zihin dünyasını bir kez daha tanımamıza imkan vermekte ve bazılarımızın yaşadığı kafa karışıklığını giderir mahiyettedir . Bölgemizde ,İslam dünyasında ve yeryüzünün mağdur coğrafyalarında, son on yılda Türkiye'nin gösterdiği ilkesel,insani ve de İslami  tavır insaf sahibi bir çok kişi ve kesim tarafından taktirle karşılanmaktadır. Afrika da yaşanan açlık ve insani dram, tüm İslam dünyasının ortak meselesi olan Kudüs ve Filistin davasındaki duyarlılık, Avrupa  ve Amerikalı liderlerin Mısırda yaşanan darbe karşısındaki ikiyüzlü , hak ve adaletten mahrum duruşları, Türkiye'nin ,dünya beşten büyüktür itirazları, İslam dünyasında, isminde İslam olan, ancak mezhepçi diktatörleri destekleyen devletler, kendi hanedanlığını korumaya çalışan diktatörler göz önüne alındığında, ,Türkiye'nin geliştirdiği bu siyasal tavır, İslam dünyasında heyecanla karşılanmıştır.Gizli ve açık İslamofobia faaliyetlerine karşı devletin en üst mercilerinden yapılan itirazlar ve tenkitler ele alındığında, bu anlamda İslam dünyasında yükselen en ciddi tepkilerdir. Ayrıca son on yılda resmi ve sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla, büyük çoğunluğu Afrika ve  İslam dünyasına yapılan karşılıksız insani yardımlar, mağduriyetlerin giderilmesinde etkili olmuştur. Bu da desteklenmesi gereken bir zihniyet değişimidir. Ümmetin son üç asırdır içerisinde bulunduğu sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel kırılmalar düşünüldüğünde YENİ TÜRKİYE  söylemi ve iddiası YENİ BİR MEDENİYET İNŞASI ve TASAVVURU ile birlikte ele alınmalıdır. Ve bir yönüyle tüm İslam dünyasını ve tüm Ortaduğu'yu ilgilendiren bir iddiadır, söylemdir. Bu yeni medeniyet tasavvuru askeri ihtilal ürünü, tek bir etnisiteyi esas alan, devleti topluma karşı korumayı gaye edinen bir anayasa ile çözülemez. Devletin  Kemalist ve ulusçu karekteri dönüştürülmeden, Kürd sorunu'nunda nihai ,adil, kalıcı bir çözüme ulaşılmadan, Kürtlerin bir kısmında var olan aidiyet sorunu giderilmeden  bu amaca ulaşılamaz. Ayrıca bu iddiayı ve amacı Avrupa birliği süreci ve Avrupa'nın sahip olduğu kültürel ve ahlaki değerler üzerinden yapmak meselenin tabiatına aykırıdır. Avrupa, bu gün için fıtri ve uhrevi olanla bağlarını koparmış, ruhsuz,merhametsiz, bohem, bencil, hedonist, hayatın merkezine maddeyi yerleştirmiş vahşi bir kapitalist ruha teslim olmuştur.

                     YIPRANAN TOPLUMSAL DOKUMUZ ve AVRUPA'NIN HA'Lİ PÜRMELA'Lİ

               Tüm enerjisini birliğe üye olmak için harcayan, bu uğurda toplumun tarihi, kültürel, ahlaki, dini değerleri ile asla uyuşmayan yasal düzenlemeler yapan, idam cezasını kaldıran, zinayı suç olmaktan çıkaran bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız. Zinayı suç olmaktan çıkaran muhafazakar bir iktidar bu anlamda sertçe eleştirilmelidir. Her gün toplumda infial yaratan ve hemen hemen toplumun tümünün ittifak ettiği bir ceza ile, idam cezası ile, cezalandırılması gereken suçlarda verilen  birkaç yıllık hapis cezaları toplumu artık tatmin etmemekte ve toplumsal fıtrat tarafından ret edilmektedir.  Evlilik, aile,  mahremiyet, nikah gibi değerlerin aşındığı, her geçen gün uyuşturucu ve madde kullanımın arttığı, boşanmaların yükseldiği,  müstehcenliğin gençleri ifsad ettiği bir toplum yapısı ile karşı karşıyayız. Yeni bir medeniyet tasavvuru iddiasındaki siyasal bir hareketin üzerinde en fazla odaklanması gereken alan gençlik ve ailedir. Son on yıldır Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olaya sadece kadın eksenli bakmakta ve bu mihvalde politikalar üretmektedir. Bu yaklaşım tarzı, fıtri ve yerli olmaktan uzak olup, sorunludur ve kuşatıcı değildir. Bir diğer sorun ise nihai hedef haline getirilen  Avrupa birliğinde,   uyuşturucu ve alkol kullanımının gençliği esir aldığı gerçeğidir. Birlik üyesi ülkelerde alkol kulanımı resmi verilere göre %90, uyuşturucu kullanımı %60 oranındadır. Birliğin resmi istatistik birimlerine(Eurostat) göre boşanma oranları (Polonya-Macaristan'da %70, İspanya'da %65, Almanya-İngiltere-Fransada %50) ürkütücü boyutlardadır. Bazı birlik ülkelerinde evlilik dışı meydana gelen  doğumlar yüzde altmışlara ulaşmıştır.(Estonya%60,Slovenya%56, İsveç-Fransa %55, Belçika-Danimarka-İngiltere%50, Almanya-İtalya-Romanya %35). Gelinen noktada birlik üyesi ülkelerde nikah ve aile kayramı bir anlam ifade etmemektedir. Üyeliğin sadece ekonomik anlamda gerçekleşeceği sosyal ve kültürel olarak bir etkileşime girilmeyeceği şeklindeki yaklaşımlar meselenin tabiatına aykırı ve sığ değerlendirmelerdir. Ayrıca birliğin yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle, gelecekte var olup olmayacağı üye ülkelerde bile ciddi olarak tartışılmaktadır. Bu gün Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Portekiz ciddi ekonomik sıkıntılar yaşamaktadır. Nitekim İzlanda yedi yıllık müzakere sonucunda üyelik sürecini iptal etmiştir. Ayrıca on yıllarca süren müzakereler sonucunda birliğe üye olmuş yediyüz elli bin nüfuslu Kıbrıs Rum Kesimi  ve dörtyüz bin nüfuslu Malta ve  Lüksemburg'la  bazı konularda benzer statüde işlev gören Türkiye'nin, yeni medeniyet inşası zordur. Mümkün de değildir. Böyle bir birlik içinde batılı seküler değerleri içselleştiren, kapitalizmin hedef  tüketici kitlesi haline gelen bir toplumun ve gençliğin , insanlığın yaşadığı açlık,sefalet ,zulüm, müstehcenlik ve ahlak ifsadı, uyuşturucu kullanımı, işkence, gelir adaletsizliği, sömürü, işgal gibi insanlığı tehdit eden konularda ahlaki, insani ve İslami bir tavir alması ve yeni bir medeniyet iddiası  beklenemez. Siyasal ve toplumsal olaylara duyarsız, ‘benim hayatım benim kararım' diyen, anı yaşamayı gaye edinen, gün geçtikçe bireyselleşen, asgari ücretle ve taşeron işçilikle modern köle haline getirilen milyonlarca genç insanın çalıştırıldığı, bir ekonomik sistemden bir felah ve refah toplumu çıkarmak mümkün değildir. Batılı değerler üzerinden ve aynı ittifak içinde yeni bir medeniyet inşası boş ve beyhude bir çabadır. Nitekim tam üyelik müzakerelerinin başladığı 2005 yılından bu güne kadar otuz konu başlığında yapılan müzakerelerde sadece bir konuda çalışmalar tamamlanmıştır. Türkiye toplumunda birliğe üye isteği %30lar seviyesine düşmüştür.Halka rağmen bir süreci ısrarla yürütmenin mantığı yoktur. Böyle bir çabanın açlık, sefalet ve yokluğun hakim olduğu mazlum coğrafyalar ve İslam dünyasında  bir karşılığı ve faydası da yoktur.

                 Gelinen noktada meselenin ilginç olan tarafı ise iktidardaki ilk yıllarda laik ve Kemalist bir vesayetten devleti ve halkı kurtarmaya çalışan iktidar , bu saiklerle Avrupa Birliğine yönlenirken, bu gün ise kendisini, Türkiye de dini bir cemaat olarak tanımlayan, ancak ülke dışında ise seküler eğitim kurumları açmakla kendisini pazarlayan yapının , siyasal iktidar ,İslam dünyasının sorunlarını üstlendikçe ve ümmetin dertlerine yöneldikçe uluslar arası güç odaklarına hükümetin  şikayet edilmesi ve alehte lobi faaliyetleri ile rota çizilmeye çalışılmasıdır. Son on yılda islam dünyasında  ümitlerin filizlenmesine neden olan siyasi bir hareketin İçerisindeki yolsuzluk iddiaları ile yüzleşip, bu yeni iddiasına helal getirecek  çürük elmaları ayıklaması ve bu tevecühe helal getirmemesi gerekir. Artık liberal kapitalist dünyanın insanlığın yaşadığı sorunlara çözüm olmayacağı ve sorunlarında yer yer kaynağı olduğu gün gibi aşikardır. Yeni medeniyet tasavvuru ve inşası, Kopenhag siyasi kriterleri üzerinden değil, inancımızın ve tarihimizin kaynaklık ettiği tevhid, adalet, paylaşım, hakkaniyet,  ahlak  ve gelenek üzerinde kurulabilir.



YAZARLAR