Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Aziz DARICI


Yeni Partiler Bir Umut mudur?

Yazarımız Aziz Darıcı'nın Özgün İrade Dergisi dergisi 2020 Nisan-Mayıs (192-193.) saysında ve aynı zamanda ozgunirade.com'da yayımlanan yazısı...


İnsan, umuda anlam kazandıran bir varlıktır. Umut, geleceğe asil bir bakışın adıdır. Umudun varsa, geleceğin de vardır. Umut yoksa, insan kendi geleceğinin karanlığa mahkûmiyetini kabul etmiş demektir. İlahi kelam bu noktada “…Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin; doğrusu kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.’’ (Yusuf, 87) demekte ve umutsuzluğu, iman yoksunluğu olarak ifade etmektedir.

İnsanoğlu başı dara düşünce, felaketler-zulümler kapıya dayanınca, “Ben bittim” deyince, fıtrata dayalı pak inanç kendisini açığa vurur. Yarınların hayali gözünde canlanır. Yeni baharlara “Merhaba!” demek için bir enerji açığa çıkar. İnsan, kendisini hayata bağlayacak yeni çareler arar, kurtarıcılar bekler…

Sosyolojik olarak bunalan halklar, sesini daha bir yükseltir. Hayallerine ve umutlarına “ket” vuran tüm engellere tepki gösterir. Maddi anlamdaki yoksunluk ile manevi anlamdaki çaresizlik, halkların “itirazına” tabidir. Hele ki “özgürlük” gibi insanın fıtratına işlenmiş bir gerçeklik varsa, bu özgürlük zalimlerin elinde “can” çekişiyorsa, artık toplumsal tercihlerin farklılaşması, geleceğe dair itirazı daha da kuvvetlendirmektedir.

Taleplerin, tercihlerin haklı veya haksız olması ayrı bir konudur. İnsanoğlunun doğuştan gelen hak ve taleplerinin karşılanması hem vicdani hem insani hem de imanidir. İnsanın, geçmişten gelen ortak değerler ve hukuksal normlar doğrultusundaki talepleri meşrudur. İnsanın, dini inanç konusunda bir kimlik oluşturması, kendini ifade etmesi, düşüncelerini savunması doğaldır. Her inancın, her düşünce yapısının kendisine saygı duyulmasını istemesi, doğal bir taleptir.

Yalnız bu talepler, çoğu zaman ideolojik devletlerin düşünce yapısına takılmaktadır ve görmezden gelinmektedir. Dahası ideolojik devlet, farklı fikirleri kendi geleceği için bir tehlike olarak görmektedir. İdeolojik sınırlar sadece bir toprak parçası ile sınırlı değildir. Aynı zamanda fikirsel sınırları, kırmızı çizgileri de içerir. Çok çeşitlilik, farklı yaklaşımlar bir zenginlik olarak değil; bir tehdit olarak algılanır. Sadece bir bakış açısına, bir fikre indirgenmiş olan tüm yaşamsal formlar; içinde “bencillik” barındırır. Asabiyet ile taçlandırılan bu süreç; bırakın sorunları çözmeyi, sorunun kendisi haline gelmektedir. Sosyolojik olarak her “hizipsel” yaklaşım, bir tür “ötekileştirme” aracıdır. Hâl böyle olunca yeni yaklaşımlar, yeni oluşumlar hep “?” olarak kalır…

Seküler sistemin yöntem ve tekniğinin bizde bıraktığı arızalar ile, bizim geçmişten gelen geleneksel yönetim anlayışımız birleşince, bazen ortada açıklanması zor bir görüntü verilmektedir. Piramide benzeyen ilişki ağı, iktidar ile taçlandığında, gücü de eline alarak konumunu pekiştirmekte ve alanını genişlettirmektedir. Piramidin altında kalan kısım ise, şeref türbininde yer almak için piramidin tabanına yakın hücreler, yukarıya tırmanmaya çalışır. Ahlakilik, etiklik, yeterlilik, ehliyet gibi kavramlar; bu piramidin güçlü kılınmasına yönelik çalışan ama çoğu zaman bilinçaltında “menfaat-çıkar“, bilinçdışında ise “misyon-adanmışlık” olarak işlev görmektedir.

Sözü burada İlhami Güler’e bırakarak, sosyolojik olarak bizi zorlayan bir konuya temas edelim. İlhami Güler “Derin Ahlak” kitabında; ” …Lideri takip etmek, ona bağlanmakla, onu kovalanmak veya onu binek atı gibi görmek, bazen karışık ve iç içedir. Birlik vurgusu, temel inanç ve değer olduğu için, fikir ayrılıkları, ‘fitne’ ve fesat’ olarak algılanır. Böylesi örgütsel veya siyasal yapılar, zorla yaratılmış sürekli bir istikrara dayandığı için, liderin dehasına, dehşetine veya deliliğine göre örgüt veya toplum için şans’ veya ‘şanssızlık’ dönemleridir.

Aslında ‘birlik’ vurgusu, birinci etapta ve dipte hücrelerin, organların menfaat, korku ve saygı birliğidir; fakat bu birlik dışarıya ‘fikir/dava birliği’ veya ülkenin ‘bütün/büyük’lüğü olarak lanse edilir. Gerçekte ise ülke içten yarılmış/kırılmış veya bölünmüştür. Böylesi yapılarda liderin/efendinin dışında kimsenin ‘fikri’ olamaz. Diğerlerinin fikir dedikleri, karizmatik liderin söylem ve icraatlarının/hikmetlerinin savunusu, haklılaştırılması ve şerhidir. Nerede kutsiyetin, nerede menfaatin, nerede korkunun kol gezdiği pek anlaşılmaz; üst üste binmiş veya iç içe geçmiş olabilir.” diyerek kendi penceresinden siyaset toplum arsındaki hem ilişki ağını hem de “lider“e bakış açısını özetlemektedir. Bir görüş olarak eleştiriye açık olan bu tespitler, aynı zamanda bir fikir verme açısından değerlendirilmelidir. Maslahat gereği ve adalet talebi ekseninde giden süreç, bizlerin tercihlerini ve tavır alma durumuzu etkilemektedir.

İki şıklı bir soru elbette alternatifsiz görünmektedir. Ama çoktan seçmeli sorulara geçişin niye düşünülmediği ancak geleneksel yapılarımıza ve devleti yönetim anlayışımıza bakmakla anlaşılabilir. Bu durumda lider kişi, öncelikli ve hayatidir. Bizim kendimizi değil de ancak lider vasıflı kişilerin bizleri değiştireceği konusu “dini” noktada tartışılıyor ise; sonuçta liderlerin-önderlerin aklını aşma noktasında zorlanan bir toplum tezahür etmektedir. “Aşmaya gönlü var mı?” sorusu başka bir tartışmanın konusudur.

Türkiye’de yaşanılan siyasi süreç; içinde buhranların, çatışmaların, darbelerin izlerini çokça barındırmaktadır. Kurucu kadronun “misyon ve vizyon” yönü ile milletin ihtiyaçlarının-isteklerinin paralel gitmediği bilinmektedir. Toplumsal yapıyı üst perdeden halletmeye çalışan siyasi kadrolar, milletin hep “şefkat tokadı“nı yemişlerdir. Sistemin sözüne kulak asmayan, icraatlarına karşı çıkan millet ise “postalı” görmüş, “copu” yemiştir. Demokrasi geçişlerimiz (taleplerimiz) hep sancılı, aynı zamanda kanlı bitmiştir. Adnan Menderes, bunu hayatı ile öderken, aslında millete ayar vermenin “cefa“sını sembolik olarak çekmiştir. Milletin umudu haline gelen siyasi açılım, Turgut Özal ile umuda tutunmuş, Necmettin Erbakan ile hayal kurmuş, Tayyip Erdoğan ile hayata taşınma sürecini başlatmıştır.

Particilik üzerinden toplumsal yapıya, devlet mekanizmasına el atma süreci, yeni bir olgu olmamasına karşın; Tayyip Erdoğan’ın halk nezdindeki itibarı ve ülkeyi getirdiği nokta, İslami kesimde, özellikle “politika“ya karşı olan kesimlerin kafasını karıştırmış durumdadır. İlkesel bazda, anayasal olarak değişim beklentisinin karşılanmadığı, toplumun tüm kesimlerini “memnun” eden bir toplumsal birliktelik sağlanmadığı, temel sorunların hâlâ toplumsal fay hatlarını derinleştirdiği, devletin hantal ve israf yapısının aynı kaldığı, hak-hukuk-adalet taleplerinin çözümlenmediği gibi birçok soru ve sorunlar, halen cevabını tam da bulmuş değildir. Buna karşın ekonomik açılımlar, hizmet alanındaki gelişmeler, devletin ceberut yüzünün yumuşaması, zorbalık kokan askeri tavırların azalması, bürokratların halka yaklaşması, dış politikada sağlanan itibar gibi açılımlar halkın kendine güvenini arttırmıştır.

Ama Suriye sorunu ile başlayan farklı süreçler, istikrarı ekonomiye   bağlı ülke yapısı, milli gelirin artmasına karşın; milletin yüreğinde biriken acıların çözüme kavuşmaması, akılda kalan soruların süreç içinde cevapsız kalması gibi problemler, 15 Temmuz hain darbe girişimi ile AK Parti’nin kendi çizgisinden ayrılıp; devletçi-milliyetçi çizgiye yaklaşması, AK Parti’deki “mental” yorgunluğu ve “doyum” hissiyatı, eski devlet tavırlarının son zamanlarda yeniden ortaya çıkması, bazı kesimlerin yüzünü  “umutsuzluk” iklimine doğru çevirmektedir.

Değişim sağlaması amaçlanan üç dönem kuralının “istikrar” adına terk edilmesi, aslında bizdeki “son nefes” e kadar devam etmek, ömür boyu alana hakimiyet, bizden başkası bunu beceremez, bizden daha layık kimsenin olmaması, iktidar ve gücü kaybetmeme cazibesi gibi bir sürü yaklaşımlarla beraber; doğu toplumunun tipik “örgütsel” yapısını açığa vurmaktadır.  Doğu toplumunda bir şey başarmış kişilerin, edindiği konum ve itibarla beraber, kendi tercihi ile “emaneti” başkasına devrettiği örnekleri pek azdır.

AK Parti’nin kendi içinde muhafazakarlaşan, toplumsal değişimi ve talepleri hâlâ bu gözle okuyan “Milli Nizam, Millî Selamet Partisi-Refah /Fazilet Saadet Partisi’ (Millî görüş)” çizgisinden çıktığı, Milli Görüş çizgisinin Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Binali Yıldırım ve Bülent Arınç gibi bir döneme damga vuracak kadroya zemin hazırladığı bilinmekle beraber; ayrılış hikâyesindeki tartışmaların birçok kişiyi üzdüğü bilinmektedir. AK Parti’nin kuruluşu, Saadet Partisi için bir “ihanet” iken, toplumun ekseriyetinde (ben de dahil) yeni bir umut olarak okunmuştu. Buradaki soru işareti, hâkim olan derin devlet yapısının, muhafazakâr ve İslamcı diye anılan (AK Parti ise kendisini muhafazakâr-demokrat olarak tarif etmişti), en azından toplum tarafından böyle okunan bir partinin, özellikle 28 Şubat’ın “Bin Yıl ” sürecek hikâyenin başındayken çıkması, “Acaba ömrü ne kadar sürer?” sorusunu herkese sordurtmuştur. Ama toplumsal tepki, umuda duyulan özlem, mazlumdan yana olan tavır, sessiz çığlık, yeni bir süreci başlatmıştır. Yeni kurulan bir parti, küresel-yerel ölçekteki tüm planları bozmuştur. Bu toplumsal “umut” örselense de halen bu umudu taşıdığını, özellikle Tayyip Erdoğan’ın şahsında bütünleştirdiğini söylemek gerekmektedir. En azından istatistikler ve seçimler bunu göstermektedir.

Türkiye’nin yeni bir sürece evrildiği doğru ama bu süreci doğru yönetip yönetmediği, bu sürecin gerekliliği olan adımları atıp atmadığı tartışmalı bir konudur. Ülkede sağ-sol, dindar-laik, milliyetçi-ümmetçi üzerinden birçok yaklaşım sergilenmektedir. Toplumsal olarak bir tıkanmışlık yaşadığımız, devletin kendini koruma refleksinin daha çok izlendiği, istek ve taleplerin ötelendiği, yeni bir açılım gerektiği gözlemlenmektedir. AK Parti, bunu gerçekleştirecek olanın kendisi olduğunun, daha önce yaptıklarını hatırlatarak ve tecrübesini ortaya koyarak, olumlu yönlerini göstererek ortaya çıkmaktadır. Muhalefet ise -alternatif olmadığı bir süreçte- hep “olumsuzlama” üzerinden yeni bir süreci başlatmak istemektedir. Değişim ve dönüşüm güzel bir “umut” ışığıdır. Yalnız bunu söylemek başka, yapmak başkadır.

Siyasi süreçler bir yılgınlık, bıkkınlık ve tekrara düşme tehlikesini beraberinde getirmektedir. İşte AK Parti de bu süreci yaşamaktadır ve değişim ve dönüşüme dair açılım noktasında zorlanmaktadır. Eski devlet refleksini göstermesi, millete değil devlete yaslanması ise daha büyük bir riski barındırmaktadır. Çeşitli kültür ve milletleri bağrında taşıyan bu toprakların “milliyetçilik-ulusalcılık” gibi bir dili kaldıramayacağını belirtmeye gerek yoktur. Üç “Y” açılımının, artık kendine doğru çevrilen eleştirilere cevap bulmakta zorlandığı bilinmektedir. Kendi içinde bile bu tür yeni düşünce, eleştiri vb. açılımlara “ihanet” vurgusu tanıdık gelmektedir. Tayyip Erdoğan etrafında oluşan bariyer, risk diye tarif edilen açılımlar; Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan gibi yaptıkları ve kişilikleri ile insanlara “umut” veren kişileri, AK Parti’nin yeni sürece yönelmesini engellemişti. Kendi içindeki değerleri tutamayan bir partinin, halk nezdinde eleştiriye tabi tutulacağı da açıktır.

Aslında yeni partiler, bu eleştiriye, toplumsal taleplere bir cevap niteliğindedir. Yani bir “umut“tur. Hüsran ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağı ise bir “süreç“tir. Yeni kurulan partilerin en büyük sorunu Tayyip Erdoğan’ın toplum nezdindeki itibarı ve karizmasıdır. Bir şeyi yapabilir ve başarabilirsiniz ama topluma mal olmak, onların desteğinin çoğunu almak ayrı bir okumayı gerektirir. Yoksa, devleti yönetme tecrübesi Ahmet Davutoğlu’na nasip oldu ve önemli işlere de imza atmıştır. Ahmet Davutoğlu’nun “bilgi ve tecrübe” noktasında eksiği olduğu söylemi, kanaatimizce pek tutarlı değildir. Lakin, Tayyip Erdoğan gibi bu toplumun çok sevdiği ” karizmatik lider“e dönüşür mü? Bunu zaman gösterecektir.

AK Parti’nin açmazı, kendini rakipsiz ve alternatifsiz görmesidir. Bu da kendini yenilenmesine engel iken, buna karşın muhafazakâr bir yapıya dönüşmesi beklenen bir gelişmedir. Farklı seslerin çıkması hem insani hem vicdani hem de imanidir. Hayatın değişkenliği, doğallığıdır. Yapılar, farklı açılımlar-farklı fikirler ile olgunlaşır. Derinlikten uzak, yüzeysel okumalar ile verilen “Bunlardan bir şey olmaz” sözü hem ön yargının hem korkuların hem de maalesef bazıları için’’ zeminsel-zamansal” iktidar nimetlerinden faydalanmanın ve çıkarların ürünüdür.

Bizden değil” anlayışı yeni değildir. Birilerini “kutsama“, diğerlerini “lanetleme” anlayışı kadimdir. Her oluşum ister parti, ister sıradan bir grup olsun; iktidar ve gücü elinde bulunduran siyasi ve toplumsal kesimler için  “muhafazakârlık”  ve “hizipsel” bakış açılarınca, toplum kesiminde “öcü” diye lanse edilir. Oysa sürecin sağlıklı işlemesi, yeni sürecin tüm ülkenin tüm kesimlerinde hissedilmesi, konuşmayı-tartışmayı, dolayısı ile iletişimi gerektirmektedir. Bu da ancak kabullenmekle olacaktır. Ülkeye ve millete hizmet isteyen tüm yeni partilerin, AK Parti’nin ilk çıktığı zaman dilimindeki gibi bir “fırsata“, hakları vardır. Gelecek Partisi ile Demokrasi ve Atılım Partisi, bu ülkenin siyaset arenasına giriş yapmış bulunmaktadırlar. Ahmet Davutoğlu önderliğindeki Gelecek Partisi ile Ali Babacan önderliğindeki Demokrasi ve Atılım Partisi’nin, ülkeye ve millete bir faydası olacaksa; Allah yollarını açık etsin. Yoksa da telaşa gerek yoktur. Millet “umut“unu saklamasını ve kime “umut” vereceğini bilir…

 



YAZARLAR