Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mustafa DOĞU


Yeni Dünya Düzeni

Yazarımız Mustafa Doğu'nun, Özgün İrade Dergisi dergisi 2020 Nisan-Mayıs (192-193.) saysında ve aynı zamanda ozgunirade.com'da yayımlanan yazısı...


Dünya, 2019 yılının son ayında başlayarak bir tecride-izolasyona girdi. Ülkeler birbirleri arasında ki geçişleri sağlayan hava, kara ve deniz ulaşımını kapatarak kendi sınırları içine kapandı. Tedbirler bununla da kalmadı, kendi sınırlarına çekilen ülkeler şehirleri arasındaki seyahatler başta olmak üzere sokağa çıkışlarda bile ciddi sınırlamalar getirdi. Bir arada, iç içe son derece samimi ve sıcak duygularla yaşam sürmesi doğasında-yaratılışında olan insanoğlunun bir birleriyle oluşturacağı teması en aza indirgeyecek tüm tedbirler gerek yasal, gerekse telkin ve tavsiye yoluyla alınmakta. Spor müsabakaları, toplantılar, seminerler, dersler, oturmalar, ziyaretleşmeler tümden yasaklanarak sokakta, çarşıda, araçta iki kişinin dahi bir birine üç adımdan fazla yaklaşmaması, “sosyal mesafe”nin korunması bildirilmekte, velev ki bunlar aynı yatağı paylaşan eşler dahi olsa. Ağızlarda maskeler, ellerde eldivenler, çantalarda, ceplerde, kısacası her noktada hijyen ve dezenfektan malzemeleri ile medya organlarında sürekli spotlarla telkin edilen uyarılar. Bütün bunlar herhangi bilimkurgu film karesinden alınmış enstantaneler olmayıp bizzat yaşadığımız dünyada kahir insanlığın şu son dört-beş aydaki hali pürmelali. Tüm bu tabloların oluşumunu sağlayan saik ise; DSÖ’nün pandemi olarak ilan ettiği Koronavirüs (kovid-19). Gözle görülmeyen, laboratuvarlarda bile henüz çözümlemesi yapılamamış, onlarca mutasyona uğradığı belirtilen, pençesine aldığına çok acılar çektiren, çok hızlı bir şekilde bulaşan, henüz net bir tedavisi ve önleyici aşısı olmayan bir virüs. Görünmeyen bir virüse-düşmana(!) karşı bilimde, teknolojideki tüm gelişmişliğine rağmen diz çöken bir dünya, aciz kalan bir insanlık.

Nerede, nasıl, ne şekilde, ne zaman biteceği bilinmeyen bu görünmeyen virüsün-düşmanın(!) bunlarla yetinmeyeceği, dünyanın eskisi gibi devam etmesine izin vermeyeceği, çok ciddi değişimler ve dönüşümlere kapı aralayacağı, yenidünya düzeninin dizayn edilmesinde önemli etkisinin olacağı birçok mahfillerde konuşulmakta, tartışılmakta. Dolayısıyla, birçok din, mezhep, izim ve ideolojilerin yeniden masalara yatırılarak, bu noktaya gelinmesini sağlayan unsurların, politikaların, ekonomilerin çok ciddi sorgulamalardan geçirileceği iddiaları yüksek seslerle münazara ve mütalaa edilmekte. Şu ana kadar varlığını sürdürmekte olan birliklerin, paktların, oluşumların, ilişkilerin hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam edemeyeceği tezleri uzmanlarınca tartışılmakta. Bazı ülkeler fırtına sonrasına yatırım yapacak bir takım küçükte olsa girişimlerde bulunarak yenidünya düzeninde önemli-aktif-belirleyici rol kapma hesaplarını sahaya yansıtmakta.

Kovid-19 adlı virüsün Çin’de başlayıp tüm dünyaya buradan yayıldığı noktasında herkes hemfikir. Bunu Çin’de yalanlamıyor ve DSÖ’de bunu doğruluyor. Virüsün nerede, ne zaman, nasıl oluştuğu noktasında çok değişik bilgiler ve ortaya atılan iddialar var. Çin’in Wuahan bölgesinde 2019 Aralık ayında başladığı ve yarasa çorbasından insana bulaştığı savı şu anda en geçer kabul göreni gibi durmakta. Bu tez doğal seleksiyon olarak ortaya atılan bir iddia. Diğer bir tez ise –ki bizce de en mantıklı ve makul olanı- insanoğlunun kendisine emanet edilen dünyayı her alanda ve anlamda hoyratça kullanarak, ahengi, insicamı, düzeni bozan eylemlerinin bir neticesinde oluşmuş olduğudur. Yani insanların kendi katillerini kendi elleriyle yaratmış olduğu gerçeği. Asıl büyük iddia ise bunun Çin tarafından laboratuvarda üretilerek dünyaya yayıldığı tezi. Bu iddia şu anda büyük devletleri yöneten yöneticiler başta olmak üzere, önemli kurum ve kuruluşlar tarafından ciddiye alınmış ve araştırılmaya başlanmış bulunmakta. Bu konuda Çin hedefe oturtturulmuş ve sürekli sopa gösterilerek adeta “itiraf et” noktasında tehditlere ve saldırılara maruz kalmakta. Başta ithama maruz kalan Çin ve DSÖ ise bu tezi yalanlamakta ve kabul etmemekte. Gerçi DSÖ’nün bu virüs için çok geç pandemi açıklaması yapması ve öngörüsünün yanlış çıkması nedeniyle bir itibar kaybı yaşadığı da unutulmamalı. Bütün bu tezler ve iddialar fırtına dindiğinde açığa kavuşacak veya karanlıkta kalmaya devam edecektir. Ama önemli olanın bu ve benzeri virüslerin bundan sonraki yaşamın bir parçası olacağı ve insanoğlunun en büyük uğraş ve kaynak aktarımının bu alanlara yapılacağı gerçeği.

Yenidünya düzeninin nasıl oluşacağını geçmeden öncelikle şu anki mevcut dünya düzeninin nasıl oluştu/ruldu/ğuna bakmakta fayda var. Şu anki mevcut dünya düzeninin ve oluşumlarının temelleri yirminci yüzyılın başlarındaki birinci ve çok kısa süre sonra gerçekleşen ikinci dünya savaşlarından sonra atılmıştı. Birinci dünya savaşından sonra Osmanlı’nın egemenliği altındaki coğrafya dizayn edilerek çok sayıda ulus devlet kurulmuş ve bu düzenlemede Fransa ve İngiltere başat aktörler olarak ön plana çıkmıştı. Koskoca imparatorluktan küçük bir laik/Kemalist/demokratik bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur. İkinci dünya savaşından sonraki düzenleme büyük oranda Avrupa kıtasında oluşmuş ve öne çıkan, belirleyici rol oynayan aktörler komünizmin temsilcisi SSCB ile kapitalizmin temsilcisi ABD olmuşlardı. Özetle; Emperyalizm ortak paydasında buluşan iki kutuplu bir dünya. Savaşların sonunda ABD dışında ki ülkeler öyle ya da böyle ekonomik olarak ciddi kayıplar ve çöküntülerle çıkmalarına karşın, ABD, savaşların kendi coğrafyasının çok uzağındaki kıtalarda çıkmış ve en ufak bir yıkım yaşamamış olması hasebiyle tam tersi daha da zenginleşerek çıkmıştır. On iki-on üç asır devlet olarak var olmayı sürdürmüş ve büyük bir medeniyet kurmuş İslam ise; gündemlerden düşürülmüştür.

Yirminci yüzyılın başı kadar, sonu da dünyada devrim niteliğinde çok önemli değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönem olarak kayıtlara geçmiştir. İran’da hiç hesapta olmayan “İslami” bir devrimin gerçekleşmesi, tüm hesapları alt-üst etmeye yetmişti. Bu olay hesapların yeniden yapılmasını ve kartların yeniden karılmasını zorunlu hale getirmişti. Tamam, bitti denilen “Siyasal İslam”, yeniden “ben varım” diyordu. Batı, ilk şoku atlattıktan sonra olaya müdahil olarak devrimin etkinliğini minimalize edecek somut adımlar atmaya başlamıştı. Öncelikle ülke içinde büyük sansasyonların oluşumunu sağlayacak ve önemli fikir ve aksiyon adamlarının da hedefe konacağı büyük eylemlere imza atmakla başlatılan süreç, sonrasında Irak’ı bu ülkenin başına musallat ederek sekiz yıl sürecek anlamsız bir savaşın fitili ateşlemekle devam ettirildi. Sonuçta başladığı gibi bitecek bu savaşta her iki tarafta milyonun üzerinde kıymetli evladını kaybedecek, ekonomileri ciddi yaralar alacaktı. Batı bu adımlarla hedefini gerçekleştirmiş ve İran’ın mazlum milletler için umut olma hevesini bir nebze askıya almıştı. Devrimi gerçekleştiren kadro ise; tüm bu iç/dış sorunlarla boğuşmak yetmiyormuş gibi, birde “jakoben”, “mankurtlaşmış”, “mezhepçi” grubun sürekli problem oluşturan ve “ümmet birliği” söylemini baltalayan agresif ve fevri çıkışlarını da kontrol etmek zorunda kalıyordu. Taki devrimin mimarı İmam Humeyni’nin vefatına kadar. Bundan sonrası başta Batı olmak üzere kimseye zarar vermeyecek “Mezhepçi-ulusçu” bir İran.

İki kutuplu dünyanın ikinci önemli aktörü SSCB bu dönemde bir devrim gerçekleştirmesinden korkulan Afganistan’ı işgal ederek onlarca yıl sürecek kaos ve karmaşanın fitilini ateşliyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymamış ve ABD’nin Vietnam’da yaşadığı bataklık sendromunun bir benzerini, SSCB Afganistan’da yaşamaya başlamıştı. İşte bu pozisyonda ki SSCB, dünyanın şaşkın bakışları altında önce Glasnost ve sonrasında Perestroyka ile ezberleri bozuyor her anlamda komünizmden vazgeçeceği bir süreci başlatıyordu. Bu doğal olarak bünyesinde oluşturduğu birliğin dağılması ve hegemonyası altındaki birçok ülkenin bağımsızlığını ilan etmesine kadar gidecekti. Neticede Rusya diye yepyeni bir demokrat/liberal bir Cumhuriyetin varoluşunu ilan edilerek süreç finalize ediliyordu. SSCB’nin öncüllüğünde ve önderliğinde kurulan tüm pakt ve birlikleri lağv edilerek, adeta tek kutuplu yenidünyaya merhaba diyordu.

Avrupa kıtasında ise; AET bu yüzyılın son çeyreğinde yerini AB’ne bırakıyor ve sadece ekonomik bir yapılanma olmadığını ve aynı zamanda da siyasal bir örgütlenme olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Şu anda yirmi yedi ülkeden oluşan bu birliğin tamamı Hıristiyan ve nüfusu dünya nüfusunun yüzde sekiz-dokuzuna denk gelmesine karşın, ekonomik işlem hacminin yüzde otuzunu elinde bulunduruyor olması son derece önemliydi. “Tek devlet, tek millet” gibi hareket eden AB, ortak bir para birimi kullanmaya başlıyorlardı. Dünya siyasetinde ABD ile ortak hareket etmekte olan AB, yirmi bir üye ülkesi ile aynı zamanda NATO’nun önemli bir gücünü oluşturmaktadır. AB’de İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, Yunanistan, Belçika gibi ülkeler birçok anlamda ön plana çıkmakta ve lokomotif görevi görmektedir. Bunların büyük bir kısmı aynı zamanda on sekizinci yüzyıldan itibaren başlayan sömürgeciliğin de önemli aktörleridir.

Yirminci yüzyıl aynı zamanda sömürgeciliğin altın çağı olarak geçmiştir tarihin sayfalarına. Fransa, İngiltere, İtalya, Hollanda gibi ülkeler başta Afrika olmak üzere dünyanın birçok bölgesindeki ülkeleri işgal ederek, her türlü katliam, vahşet ve yüzkarası eylemlere imza atmışlardır. Fiili işgal ettikleri veya etmedikleri, ama siyasal anlamda kontrol altına aldıkları ülkelerdeki insanların sömürü faaliyetlerine öncelikle insanların zihin dünyalarından başlanılmış, sonrasında tüm kaynakların yağmalanmasına kadar kendini her alanda hissettirmiştir. Bilançoya gelince, sömürgeleştirilen coğrafyaların insanında oluşan travmalar neticesinde, kendilerine güveni olmayan, ciddi kimlik problemleri yaşayan ve daha da acısı celladına âşık kılınmış tipler gibi Batı’ya öykünen, hayranlık duyan yığınlar.

Asya’nın kapalı kutusu, dünya nüfusunun beşte birine sahip Çin’e gelince, burada da çok önemli değişimler yaşanmaktaydı. Büyük oranda tarım toplumu olan ve her alanda sosyalist/komünist politikaları uygulayan Çin, siyasal sistemde komünizmden ödün vermeden, planlı ekonomiden vazgeçerek, Çin değerleri ile sosyalizm adı verilen karma ekonomi veya diğer bir deyimle piyasa sosyalizmine geçiyordu. Ekonomistler, Çin’deki bu modeli “kızıl kapitalizm” olarak isimlendirmektedirler. Bu tercih Asya’nın devini aynı zamanda sanayi toplumuna dönüştürmenin de önemli adımıydı. Ve böylece kapalı olan kapılar çok cazip ve cezbedici tekliflerle dünyaya açılıyordu. Dünyanın hatırı sayılır büyük markalarına ucuz iş gücü, ücretsiz alan tahsisi ve vergi muafiyeti gibi cazip ve cezbedici, geri çevrilemeyecek teklifler sunarak davetiye çıkarılıyordu. Bu sayede hatırı sayılır yatırımların Çin’e kaydırılması sağlanmış olmakla kalınmayacak, önemli “know-how/bir şeyi yapabilme bilgisi”lar elde edilecekti. Neticede taklit ve kopyacılıkla başlayan süreç, çok kısa bir süre içerisinde kendi icat ve geliştirdikleriyle önemli bir sanayi merkezi ve üretim üssü haline gelmesini sağladı ve devletinde ortaklığı ile dünya piyasalarında son derece rekabetçi firma ve markaların doğması gerçekleşmiş oldu. Bütün bunları siyasal sistemde, devlet yönetiminde uyguladığı ve vazgeçmediği otoriter ve totaliter “demir yumruk” komünizm ile yapmaktaydı. Kapitalist dünyanın dini imanı para olduğu ve bu sayede daha ucuza üretip, daha pahalıya satarak, daha çok kar elde edeceklerini hesap ettiklerinden, kışkırtıcı tekliflere hayır demeleri zaten imkânsızdı.

Yirmi birinci yüzyıla Âdemoğlu geçmiş yüzyılın her alanda oluşmuş kir, katliam, vahşet, hoyratlık, talan ve mezalimlerinin üstlerinin örtülüp sahte parlak ışıkların aldatıcı kamuflajında girdi. Yaşanan büyük savaşlar, işgal edilen ülkeler, iç çatışmalar on milyonlarca insanın ölümü, sakat kalması, yuvaların dağılması, sürgün ve göçlerin oluşmasını sağladı. Sürekli iç ve dış düşman üretme paranoyasına kapılan ülkeler silah ve savunmaya korkunç bütçeler ayırmaktaydı. Öyle ki; salgınla mücadele için ayırdıkları bütçe bile, o alana ayırdıklarının yanında çok basit kalmaktadır. Atom dâhil, nükleer, kimyasal, balistik her türlü bombalar bu yüzyılda tahayyül bile edilemeyecek miktarlarda pervasızca kullanıldı. Müslümanların etken, belirleyici ve aktif rol alma fonksiyonları ellerinden alınınca dünya, adaletten, merhametten, insanlıktan nasibi kalmamış barbar Batı’nın insafına terk edilmiş oldu. Tüm bunlar kâinattaki dengelerin bozulmasına, birçok canlı türünün yok olmasına, iklimlerin değişimine kadar bugünün ve geleceğin dünyasına olumsuz katkı sağlayacak ekolojik erozyonları oluşturdu.

Şimdilerde yeni dünya düzeninden çokça bahsedilen “korona”lı günleri yaşamaktayız. Bu fırtına dindiğinde dünyanın eski dünya olmayacağı ve yepyeni bir dünyanın kurulacağı iddiaları her mahfilde, her ortamda yüksek seslerle dillendirilmekte, yazılıp çizilmektedir. Virüs her ne kadar Çin’de zuhur etmiş olsa da kendisine üs olarak başta ABD ve Avrupa’yı seçmiş gözükmekte ve şu ana kadar ki vakaların ve ölümlerin yüzde yetmiş-seksene yakını buralarda tespit edilmiş bulunulmakta. Kapitalizmin ve modernizmin merkez üssü olan bu ülkeler üç-dört aydır darmadağın olmuş bir görüntü vermekte ve ölüleriyle dahi baş etmekten aciz bir tablo sergilemektedirler. Uluslararası hukukta adına ne denir bilmiyorum ama iki kişi veya şirket arasında cereyan etse en hafif deyimiyle “hırsızlık” denecek hadiseler bu ülkeler arasında cereyan etmekte ve mafyavari yöntemlerle birbirlerinin sağlık malzemelerine el koymaktadırlar. Ekonomide son asrın en büyük daralmasını yaşamakta ve bir an önce normalleşebilme yolları aramaktadırlar. Fabrikalar durduğu veya tamamen kapandığı, üretimlere ara verildiği, işsizliğin görülmedik oranlara yükseldiği bu ülkeler her ne kadar kendileri itiraf etmese de “görünen köy kılavuz istemez” kabilinden tam bir acziyet, çaresizlik ve panik yaşamaktadırlar. Birbirlerine tehditkâr dil kullanmakta, en zor zamanlarında müttefiklerinden, dostlarından destek göremedikleri serzenişlerinde bulunmakta ve bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını yüksek sesle dillendirmektedirler.

Aslında bugünkü gelinen noktanın işaret ve ipuçları yüzyılın başından itibaren verilmekteydi. AİDS, SARS, EBOLA, MERS, DOMUZ ve KUŞ GRİPLERİ, ŞAP ve daha hatırlayamadığımız insanda ve hayvanda görülen salgınlar ve hastalıklar önemli mesajlardı anlayan, anlamak isteyen, aklını ve idrakini yitirmemiş olanlar için. Zira bunlar Allah’ın kâinatta ve ilişkilerde koyduğu sınırların aşılması, belli canlı türlerinin yok edilmesi, tabiatın hoyratça kullanılması, haramların helal kılınması ile hadsizlikte, tuğyanda, nisyan ve isyanda sınır tanımazlığın getirdiği bir sonuçtan başka bir şey değildi.

Dünya “global köy” olmaktan çıkıyor mu veya çıkacak mı? sorusu cevabını vermekte en çok zorlanılacak sorulardan biri, belki de en başta geleni olsa gerek. Şu anda kendi içine kapanan ülkelerin en önemli gelir kaynaklarından olan turizm ve bunun taşıyıcı unsuru olan havayolları şirketleri felçli bir hasta pozisyonunu andırmakta. Bu durumun tedavisi ve rehabilitesi ne kadar mümkün onu zaman gösterecek. Fakat şu bir gerçek ki, bilim insanlarının kahir ekseriyetinin kanaatine göre; insanoğlunun bundan sonraki yaşamının eskisi gibi olmayacağı ve bu ve benzeri virüslerin tehdidi altında bir yaşam sürdürmek zorunda kalacağı iddiası.

Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye ve Müslüman coğrafyada da, gündem ve gelecek ile ilgili öngörülerin olduğu onlarca, yüzlerce makaleler yayınlanmakta, konuşmalar yapılmakta. İslam dünyasının aydın, âlim, entelektüel, siyaset ve bilim insanlarının gündemi tespit etme ve gelecek ile ilgili tasavvurlarda bulunma noktasında özgün/özel bir yaklaşımlarının, projelerinin olmadığı, ortaya attıkları iddiaların ve yaklaşımların Batılı siyaset ve fikir adamlarının tespit ve öngörüleri ile büyük oranda paralellik arz ettiği görülmekte. Bu kesimin yaklaşım tarzındaki çarpıklığın-acziyetin nedeni, yüzyıllardır zihinsel sömürünün esaretinden kahir ekseriyetinin hala sıyrılamaması ve içine düştüğü kimlik krizinin devam ediyor olması olsa gerek. Allah’ın içine dâhil edilmekten kaçınıldığı, salt akıl ve bilim ışığında arayışların yapıldığı duygu ve düşüncelerinin yansıtıldığı yazı ve yorumlar kompleksli bir zihnin-aklın üretebileceklerinden öte bir şey olmasa gerek.

Batı aydını, insanı Tanrı’yı ya öldürdü, ya da atıl bir pozisyona indirgeyerek etkin/belirleyici olmaktan çıkardı. O’nun yerine pozitivizmin ışığında üretip geliştirdiği birçok izim ve ideolojileri putlaştırıp Tanrılaştırdı ve insanlığın düşünce ve yaşam dünyasına olağanüstü bir başarı olarak sundu. Bu sunumu “özgürlük”, “insan hakları” gibi kavramlarla destekleyerek her kesimin beğenisini kazandı. Gelinen noktada bu büyüye kapılan insanlar Allah’a kul olma noktasında özgürleşebildikleri kadar özgürleşirken başkalarının ve üretilen sahte Tanrıların kölesi olmaktan kurtulamadılar. Yaratılan beyaz/üstün ırkın hakları insan hakkı olurken, diğer ırklar henüz insanlığını tamamlayamamış mahlûklar oldukları için efendilerine hadim ve hizmetçi olma kaderine mahkûm ve madun kılındılar.

Tepeden bakarak farklı bir eda ile enerji, siber güvenlik, gıda güvenliği, güçlü ekonomi gibi argümanlarla yeni dünya düzeninde yer alacağını düşünenler unutmasınlar ki tüm iplerin ucu sizin gibi düşünenler yüzünden Batı’ya teslim edilmiş ve istedikleri gibi oynamaktadırlar. Siz giderken onlar gelmekte. Bilgi ve bilişim çağı dediğiniz tüm unsurlar bile onların kontrolleri altında. Kullandığınız tüm platformlar onların geliştirdikleri. Tüm mahrem bilgileriniz bile tamamen onların elindeyken siz hangi siber güvenlikten, hangi gıda güvenliğinden veya ekonomik kalkınmışlıktan dem vuruyorsunuz. Hamasetle ortaya konulan her politika sizi kendi ülkenizin sınırlarının dışına taşımayı bırakın, bir şehirden diğerine taşımaya bile yetmez.

Müslümanın inanç ve düşünce sisteminde “özgürlük” diye bir kavram yok, yerine “hürriyet” var, “insan hakkı” diye bir terkip yok “kul hakkı” var. Bunu başarabilen insan sadece Allah’a kul olmak suretiyle izzet, şeref ve onur sahibi kılınırken, her türlü kölelik ve esarete karşı hürriyet mücadelesi vermeyi kendisi için büyük bir vazife addeder. İşte insanlığın insan olma şerefiyle yeniden tanışabilmesinin, yeryüzünde adaletin, erdemin, ahlakın, hak ve hukukun egemen kılınabilmesinin yegâne yolu budur. Bunun dışındakilerin tamamı barbarlıktır, vandalizmdir, vahşettir, kan ve gözyaşıdır, acıdır, ıstıraptır. Allah’ın işin içine dâhil edilmeyen hiçbir öneri, proje, teklif asla insana huzur ve refah getiremez. Yeni dünya düzenini eskilerle kurmak en basit deyimiyle basiretsizliktir, ferasetsizliktir. Müslüman siyaset, bilim ve ilim adamlarına yakışan pençelerinden kan akan, bu dünyayı yaşanmaz hale getiren vahşi Batı’nın dökülen, yıkılan putlarını tamir etmek, ayağa kaldırmak, boyalayıp cilalayarak yeniden sahneye sunmak değil, İslam’ın, Allah’ın, vahyin öncüllüğünde ve Resulünün önderliğinde Hakkın hâkim kılınacağı tezler, projeleri teklifleri sunmaktır. Çığır açmaktadır. Allah istiyor ki bizler bu şereften nasipdâr olalım. Yoksa O “ol” dediğinde hemen oluverecek bir kudretin, gücün ve azametin sahibi olarak, biz üzerimize düşeni yapmaktan kaçınır ve gereğini yerine getirmez isek O’nun onları, onlarında O’nu seveceği bir kavim getirir ve nurunu tamamlar. Bunu da engellemeye tüm dünya elde ettikleri tüm kazanımlarıyla –hatta misli misli eklemeler yaparak- gelseler dahi güçleri yetmez vesselam.



YAZARLAR