Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Necip CENGİL


Yeni Bir Haçlı Seferi mi?..

Yazrımız Necip Cengil'in, Özgün İrade Dergisi 2020 Eylül (197.) Sayısında yayımlanan yazısı...


Miladi 1000’li yılların başında, Frenklerin başını çektiği anlayış dünyaya ve Kudüs merkezli bölgeye yüz yıldan fazla zaman kaybettirdi ve on binlerce insanın katledilmesinden başka bir sonuç alınmadı. Franklar rüyalarla yönlendiriliyordu, hayal âleminde zengin bir Kudüs rüyasıyla şövalyelerini kan dökmeye göndermişti. Selahaddin-i Eyyubi bu rüyanın imkânsızlığını gösterdi, Baybars bütünüyle olmazlaştırdı. 1917 yılında İngilizler devreye girip bölgede ihanet rüzgârı oluşturana kadar bu devam etti. Haçlı katliamları sürecinde, bölgedeki şehir devletlerinin her biri, birbirini desteklemek yerine Haçlılarla ötelenmiş saldırmazlık ve dokunulmamak şartıyla, Haçlıların varlığına tahammül anlaşmaları imzalıyordu. Selahaddin-i Eyyubi’den sonra Mısır’a egemen olan yeğeni Adil ise Sicilya kralına savaşsız Kudüs yönetimi önererek farklı bir süreç başlatmıştı.

Franklar daha sonra başka ülkelerin zenginliklerini sömürme hayallerini sürdürdüler ve Afrika’nın mazlum milletlerine çullandılar. Bunu yapmadan önce kendilerine mani olacak güçlerin tasfiye edilmesi, güçsüzleştirilmesi için İngilizler başta olmak üzere birçok ülkeyle birlikte hareket ettiler. Bu arada Avrupa devlet ve devletçiklerinin hepsinin krallarını n birbirleriyle kuzen olduklarını, aynı ailenin uzantıları tarafından yönetildiklerini unutmamak gerekiyor. Tarih boyunca, sürekli olarak hem kavga edip birbirlerinin kanlarını döktüler, hem paslaştılar. Tabi Avrupa’nın blok olarak Ortodoks dünyaya tavrı hep dışlayıcı oldu. 1200 yılının ilk evresinde Konstantiniye’yi işgal edip yağmaladılar. Ayasofya başta olmak üzere Bizans’ın bütün zenginliklerini talan ettiler. Açgözlü bir topluluk olarak dünyaya hep bela taşıdılar.

Franklar bugün yine gündemde… İşin ilginç yanı yine Kudüs merkezli dünyanın bazı ülkeleriyle, geçmişte olduğundan daha öte bir sömürü tecrübesiyle, flört halindeler ve yine geçmişte olduğu gibi (özellikle Selçuklu ve sonra Osmanlıya karşı provoke ettikleri Bizans örneğini hatırlatacak şekilde) Yunanistan üzerinden oyun kartlarını açıyorlar. Geçmişte Bizans’ı sürekli kullanmak istediler, karşıya dövdürdüler, olmadı kendileri gelip yağmalayıp gittiler.

Geçmişte olduğu şekliyle hatırlayacak olursak, Selahaddin gibi Baybars gibi gözü pek, güçlü “stratejik hamle üstatlarına” denk gelme ihtimalleri var ve bu durum onları ürkütüyor. Sömürdükleri dünyanın ellerinden kayıp gitmesi telaşı ile hareket ediyorlar. Bu telaşla geçmişte, Kudüs hala ellerindeyken; Mısır’a saldırıp, orayı kontrol ettiklerinde bütün bölgeyi kontrol etmelerinin buna bağlı olduğunu düşünerek hamleler yaptılar ve hepsinde neredeyse bütün orduları telef oldu. Günün şartlarına göre çok güçlü donanmaları vardı. Bugünkü Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere’nin o günkü yöneticileri ordu ve gemi veriyordu. Kuzenlerden birinin ama hep arkasını kollayarak komuta ettiği bir orduyla çullandıkları bölgede, savaşların neticesinde can havliyle yaptıkları son hamle ile kurtulup ülkelerine döndüler. Bazıları Kudüs çevresinde yaptıkları katliamdan sonra, Avrupalı kuzenlerinin hışmına uğrayarak Avrupa içlerinde sefil bir şekilde öldürüldüler; İngilizlerin Richard’ı gibi…

Tabi telaşlarını geçmişe göre biraz daha farklılaştıran, sahip oldukları teknolojik üstünlüktür. Onun dışında İslâm dünyası yine paramparça, çok zayıf bağlara sahipler. Müslümanların yaşadığı ve zenginlik sahibi ülkeler ya Frank dünyasını destekliyor veya sessizce, özellikle bugünün Türkiye’sinin ne yapacağını gözlemek istiyor ya da yenilmesini bekliyorlar. O gün de “benim küçük ülkeme dokunmasınlar, bana abilik yapacak kimse kalmasın” bakışıyla bakıyorlardı bugün de… Her bölge ülkesi kendi küçük dünyasında hayaller kuruyor. Frankların hayali ise Akdeniz’in altında yattığı söylenen zengin enerji kaynakları ve Yunanistan’ı kendi hayallerinin gerçekleşmesi amacıyla yem olarak kullanacaklarını attıkları adımlarla ortaya koyuyorlar. Geçmiş “Haçlı seferlerinde” Kudüs merkezli bölgenin zenginliklerine sahip olma hayaliyle ve besleyemedikleri Avrupa insanını yollarda öldürterek, Bizans’ı cephenin önüne sürmüşlerdi. Belki kendisini toparlayabilecek Bizans’ı felç ettiler çünkü güçlenip Roma imparatorluğunun mirasında söz sahibi olabileceğini düşünüyorlardı. Anadolu içlerindeki en kapsamlı Haçlı hezimeti Miryekefalon’da gerçekleşti. Selçuklu sultanı 2. Kılıçarslan’a karşı Haçlılar Bizans’ı öne sürdüler. Bizans imparatoru Manuel’i 1176’da; Fransız, Alman, İngiliz, Sırp, Macar, Gürcü, Kıpçak ve Peçenekler’in yer aldığı büyük bir ordu ile Anadolu’ya geçti. Miryekefalonda bütün ordusu imha edildi. O günün son Haçlı seferi 1396 yılında Niğbolu’da son buldu; çok güçlü ve kalabalık Haçlı ordusu Yıldırım Beyazıt’ın stratejisi karşısında eridi.

Bu savaş ve sonuçlarını hatırlatmamın nedeni, aynı ruhla hareket eden Fransızların bir kez daha batıyı Yunanistan’ı desteğe taşıması ve yeni Niğbolu, Miryakefelon gibi sahneler peşinde olmasındandır. Sonuçları o günkü gibi mi olur, değişir mi bilemeyiz lakin Avrupa adına öne düşen Fransız yöneticilerinde, özellikle İslâm dünyasının ceminden Türkiye’ye karşı besledikleri eski kinin yansımalarını okuyoruz. Sömürü beslemesi kişilikleri ile dünyayı geçmişteki hırslarının bir uzantısı olarak, istedikleri gibi yönetebileceklerini düşünüyor ve buna yönelik hamleler yapıyorlar. Geçmişten beri biriken bedduaları çok önemsemeden hareket ediyorlar. İslam dünyasının toparlanmaması için uğraşıyorlar. Türkiye’nin yeni bir ruh oluşturabileceği endişesi onlara yeni adımlar attırıyor. Petrol ve diğer enerji kaynaklarının, ortak bir ruhun güçlü bir sermayesine dönüşmesi endişesi taşıyorlar. Paylaşmayı bilmiyorlardı ve hala öğrenebilmiş değiller. Oysa dünya barışının anahtar kelimesi paylaşabilmektir. Akdeniz veya diğer bölgelerin zenginliklerinin doğru bir paylaşımla insanlığın ortak hizmetine sunulabilmesi insanlığın refah düzeyini arttıracağı gibi barışı da besler. Franklar buna yanaşmıyor. Hala sömürmek hevesindeler. Bu iştahlarına Yunanistan gibi ülkeleri de meze yapma derdindeler. Ne yazık ki, Yunanistan’ı yönetenler, komşuları olan Türkiye ile ortak çözüm aramak yerine, geçmişten beri kendilerini kullanan Frankların filmlerinde figüran rolü kapmayı tercih ediyorlar.

Kudüs merkezli Frank krallıklarının ayakta kalan şövalyeleri, son sürgünlerini Rodos’ta ikamete çevirmişlerdi. Kudüs gücünü oluşturan iki şövalye grubundan biri olan Hospitalier şövalyeleri, son ikamet noktası olarak Rodos’u seçmişlerdi. Kanuni’nin Rodos’u almasıyla, buradan da ayrılıp Malta adasına yerleştiler. 1834 den beri Hospitalier şövalyelerinin merkezi Roma olmuştur. Ve hala Birleşmiş Milletler’e gözlemci olarak katılan bu kuruluş, aralarında Türkiye hariç 96 ülkenin bulunduğu bir diplomatik ilişkiler ağının da muhatabıdır. Toprakları olmamasına ve bir yardım kuruluşu niteliğine sahip olmasına rağmen tarikat, Katolik olması nedeniyle birçok ülkeyle diplomatik çerçevede önemli bir statüye sahiptir.

Bugün Akdeniz enerji kaynaklarını, adaları ve deniz sahanlığını, Fransızların Akdeniz’e gönderdikleri savaşları, ABD ve Yunanistan’ın Girit adası açıklarındaki ortak askeri tatbikatını konuşuyoruz. Dikkat edilmesi gereken nokta; Türkiye bir NATO ülkesi, bu pakt adına sürekli ortak görevler almış, bedeller ödemiş bir ülke olmasına ve Yunanistan bu pakta sürekli sorun çıkaran bir ülke olduğu halde Franklar geçmişin de dayatmasıyla bütün kartlarını Yunanistan’ı destekleyerek açıyorlar. Böyle devam edecek görünüyor.

Akdeniz’de, adaların kapsamından yola çıkılarak, denizden bir kuşatma hamlesi var. Rahmetli Erbakan’ın ısrarlı takibiyle 1974 Kıbrıs müdahalesi gerçekleşmemiş olsaydı, biz bugün Akdeniz’de daha da kuşatılır bir halde olacaktık. Devlet yönetmek stratejik akıl gerektiriyor. Suriye’de, Libya’da, Akdeniz’de açılan kartlara restini çekemeyen bir devlet anlayışı, Türkiye’yi kara sahası içinde oynayamaz bir hale getirirdi. Atılan adımlarla, kuşatma sahiplerinin işi zorlaştırılmıştır. Bundan sonrası da stratejinin özgüvenle sürdürülmesini gerektiriyor. Türkiye, geçmişte Niğbolu’dan veya Miryakefalon’dan daha zayıf noktada değil… “Ne işimiz var” nakaratları, peşinen kabullenilmiş bir yenilginin nakaratı olur. Ayrıca bir hikâyeniz varsa, dünyaya verebileceğiniz bir mesaj ve hizmet enerjiniz varsa, çevrenizde oynanan oyunlara duyarsız kalamazsınız.

Belki bugün oynanan oyunlara açıkça “Haçlı kuşatması” denmiyor fakat dün olduğu gibi bugün de Frankların doyumsuz iştahlarıyla bölgeye saldırmayı amaçladıklarını görüyoruz. Dünya sömürü odaklı hareket edenlerin, bitmek bilmeyen iştahlarıyla başlattıkları bir saldırıya tanıklık ediyor. Buna hazır olmak ve “gelecekleri varsa, görecekleri de var” kararlılığını sürdürmek gerekiyor. Dünyanın şahit olduğu bir başka şey de, dünyada egemenlik kartı açan sermaye sahipleridir. Birkaç şirket dünyaya egemen olmak istiyor. Güçlü akılların egemen olduğu ülkeler istemiyorlar. Dünya; şirketlerin yönettiği ve savaşlara yönlendirdiği bir süreçte bulunuyor. Akdeniz’deki senaryolarda bu sürecin etkisi de var. Bize düşen duyarlılığımızı yitirmemek ve hikâyemizin olduğunu unutmamaktır.



YAZARLAR