Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mustafa DOĞU


YAŞANAN DEPREMLER!

Mustafa Doğu'nun Analizi;


 

Bugünlerde dünyada ve Ülkemizde siyasi, sosyal ve ekolojik bir çok deprem yaşanmaktadır. Global bir köye dönüşen dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun, en ücra köşesinde gerçekleşebilecek her hangi bir hadise sizin ilgi alanınıza girebilmekte, hatta sizin için bir tehdide dahi dönüşebilmektedir. Dünya her ne kadar iletişimde, bilimde ve teknolojide altın çağını yaşıyor olsa da, insanoğlu gelişen bir takım olaylar karşısında aciz ve çaresiz kalabilmekte, tüm bu imkânlara rağmen en ilkel devirlerde uygulandığı söylenen tedbirlere başvurarak önlemler almaya çalışmaktadır. Tüm bu tedbirler bile çoğu zaman yeterli olamamakta ve sürecin istenilen şekilde sürdürülmesine engel olmaktadır. Bu bir acziyetin, çaresizliğin tüm çıplaklığıyla ifşasıdır aslında sahih akıl sahipleri için.

Dünyanın en zengin ve müreffeh bölgelerinden olan Avusturalya, şu ana kadar üç-dört Kıbrıs adası kadar ormanlık alanın yok olmasını ve binlerce canlı hayvanın telef olmasını sağlayan büyük yangınlarla başa çıkma uğraşısı vermekte... Dünya nüfusunun neredeyse beşte birine, dünya ekonomisinin de önemli bir payına sahip olan Çin, başta kendi ülkesi olmak üzere tüm ülkeleri tehdit eden yeni bir virüse karşı önlemler almanın büyük bir telaşı içerisinde boğuşmakta... Büyük kasırgalar, çığ felaketleri, kazalar, yangınlar fırtınalar, depremler her türlü tedbirlere rağmen can acıtmakta, hasarlar açmakta ve ciddi zararlara neden olmaktadır. Bunlar ekolojik gerçekleşen ve insanın çaresiz kaldığı büyük ve önemli hadiselerdir.

Bir de sosyal ve siyasal yaşanan depremler vardır ki bunlar insanoğlunun kendi elleriyle, iradeleriyle, tercihleriyle oluşturduklarıdır. Gelir dağılımı açısından; nüfusu yedi milyarı geçmiş dünya, bir avuç insan denebilecek ikibin beşyüz kişilik bir güruhun servetinin, dört milyar insanın geliri ile denk olduğu -belki de tarihinin en adaletsiz, en dengesiz- bir dönemini yaşamakta... Dünyanın bir tarafı obozite ile mücadele ederken, diğer tarafında bir insan yaşamını sürdürebileceği en asgari seviyeyi dahi yakalayamadığından açlıktan ölümlerin kaçınılmazlığına şahit olunmakta… Başta ABD olmak üzere dünyanın fitne merkezleri ve haçlı zihin yapısının merkez üslerini oluşturan İsrail ve AB İslam dünyasına tarihinin en acı günlerini yaşatmakta… Senaryosunu kendisinin yazdığı ve uygulamaya koyduğu oyunları inandırıcı kılmak için, doğruluğunun veya yanlışlığının hiçbir ehemmiyetinin olmadığı tezlerle İslam coğrafyasını işgal ederek, istediği cinayetleri işlemekte ve iktidar değişimlerine gitmek suretiyle uzun yıllar sürecek kaos ve karmaşanın oluşumunu sağlamakta… Oluşturduğu kirli ittifak, pakt ve bloklarla bu coğrafyanın kaynaklarını sömürmekte, ekini, nesli ve harsı yok etmekte… Ne için, kiminle, hangi amaç ve gaye uğruna olduğu bilinmeyen ve çok uzun yıllar süren iç savaşlarda milyonlarca insan ölmekte, yurtlarından-yuvalarından uzak bölgelerde serin sefil bir hayat yaşamaya mahkûm ve mecbur bırakılmakta…

Peki ya insanlığı adaletle, ahlakla, hak-hukukla, dengeli paylaşımla tanıştırmak ve yaşatmakla mükellef kılınmış İslam dünyası-Müslümanlar ne yapmakta bütün bu olumsuz tablolar karşısında. İnsanlığa ümit olması gereken İslam dünyası kendi içerisine düştüğü aymazlığın, şımarıklığın, adaletsizliğin, hukuksuzluğun girdabında boğulmakta, bırakın insanlığı, kendilerine bile faydası olmayan çıkarcı, bencil, hamasi, kavmiyetçi, mezhepçi cahil-bağnaz topluluklara dönüşmekten öte bir görüntü verememekte… Allah’ın aziz dini ise tüm bu toplulukların zulümlerinin, hukuksuzluklarının, arsızlıklarının bir sosu haline getirilerek alabildiğince yanlış tevil ve tahriflerle suiistimal edilmekte, iktidardaki varlıklarının bir en güçlü dayanağı kılınmaktadır.

Müminlerin uğrunda atlar koşturacağı, canlarından ve mallarından aziz kılmaları gereken mabetler ve mekânlar ya siyonist İsrail’in işgali altında veya kendilerine sözde “Hadim’ül Haremeyn” yakıştırması yapılan, batılıların bu coğrafyada uygulamaya koyduğu tüm projelere gönüllü tetikçilik yapan, girdikleri ihanet sarmalından bir türlü kurtulamayan Suud ailesinin elinde mazlum ve mahkûm bir durumdadır. İslam dünyası otoritesini, üst aklını, birlikteliğini yitirmenin verdiği duyguyla çıkarcı, hesabi bir bakış açısının oluşturduğu mantalite ile kendi devletini, ulusunu, kavmini, kabilesini, mezhebini, meşrebini, örgütünü, cemadatını önceler olmakta, yapılan hizmetler bile tabelaların gölgesinde reklam unsuruna dönüştürüldüğünden olsa gerek ki, hasıl olması gereken bereket oluşamamakta ve bunun oluşturacağı nihai rahmet tecelli etmemektedir.  

İnsanoğlu başta yaratıcısı ile oluşması gereken hukuku ihmal ettiğinden veya yok saydığından kâinat ve diğer canlılarla oluşacak hukuku da çok bencil, akılsızca dejenere ederek kendi çıkarına dönük yorumlamalarla iğdiş etmekte ve neticesinde yeryüzünün ekolojik dengesinde büyük değişimler ve dönüşümler yaşanmasına neden olabilmektedir. Dere yatakları başta olmak üzere bilinen fay hatları üzerine adeta tabiata ve kurallarına meydan okurcasına inşa edilen koca koca devasa binaların oluşturduğu mahalleler, şehirler içinde yaşayanların bir gün mezarına dönüşeceğinden yoksun bir zihin dünyasının eserleri olarak imar edilmektedir. Mimaride adeta Firavun’un Haman’a seslendiği ve Musa’nın Tanrısına ulaşmak isteğini ti’ye aldığı kuleler gibi gökdelenlerin, iş merkezlerinin, sitelerin oluşmasına alan açan uygulamalar tüm iktidarların –özellikle komplekslerini yenememiş, öykünmeci, meşruiyeti batı tarzı demokrasilerde aradığını iddia eden, kendilerine muhafazakâr süsü verenlerin- gelişmişlik, çağdaşlık görüntüleri olarak kentlerin sülietlerini süslemektedir. Dikey yapılanmanın bizim medeniyetimizle, kültürümüzle asla bağdaşmadığını dillendirenler, yıllarca bu ülkeyi adeta bir imar talanına/katliamına dönüştürerek estetik ve zarafetten yoksun, alabildiğince dikey, yüksek beton yığınlarına dönüştürülen kentlerin mimarı ve müsebbibi olduklarını unutmuşçasına “dün dündür, bugün bugündür” siyasetinin gereği olarak kitlelere söylemlerde bulunmakta ve ne acıdır ki her halükarda almaları gereken alkışları almaktadırlar.

Deprem kuşağında yer alan ülkemizin batısı ve doğusu ekolojik olarak adeta beşik gibi sallanmakta... Yaşanılan şiddetli depremler büyük korkuların ve paniklerin oluşmasına neden olmakta, insanların kışın en şiddetli günlerinin yaşandığı bu dönemlerde evlerine girememekte, en temel ihtiyaçlarını karşılayacak eşyalarını dahi alamamakta, çadırlarda, konteynırlarda, spor salonlarında ve güvenli addedilen mekânlarda kalmaktadırlar. Çok sayıda bina oturulamaz tespiti yapıldığından insanların eşyalarını dahi almalarına fırsat oluşturamaksızın yıkım emri verilmekte ve uygulamaya konulmaktadır. Ekranlar ise; her deprem sonrasının bir klasiği haline dönüşmüş olan, nasıl oluştuğu, neden hasarın bu kadar büyük olduğu, bu depremlerin daha büyük olması beklenen fay hatlarını kırıp-kıramayacağı, olası daha büyük bir depremde ne kadar büyük mal ve can kayıplarının yaşanabileceği gibi sadra şifa olmayacak tartışmalarıyla süslenmektedir.

Unutulmaması ve zihinlerden hiç çıkarılmaması gereken, depremin oluşumuna neden olan yer altındaki fay hatlarının bu dünyanın değiştirilemez bir gerçeği ve ekolojik bir dengesi olduğu realitesidir. Tıpkı yağmurun, karın yağması, rüzgârların, fırtınaların oluşması gibi. Fay hatları yerin altında oluşan ve sıkışan gazların boşaltımını sağlayan en temel unsurlardır. Eskilerin yaptığı gibi, şehirler imar edilirken ve yeni yerleşim birimleri oluşturulurken tabiatla kavga edercesine değil, makul bir aklın ve oluşan tecrübelerin ışığında kurulmasına azami derecede özen gösterdikleri unutulmamalıdır. Şehirler genelde dağ eteklerine, yamaçlara yatay mimaride kurularak düz alanların başta tarım olmak üzere birçok alanda daha verimli kullanımı sağlanmaktaydı.

Ülkede sadece ekolojik depremler yaşanmamakta bir de siyasi/sosyal depremlere şahitlik edilmektedir. Siyasal oluşumlar kendilerini iktidara taşıyacak ve o koltuklarda uzun süreli oturmalarını sağlayacak -belki de inanmadıkları, kendi inanç dünyası ve dünya görüşüyle de çok örtüşmeyen- bir takım popülist politikalar geliştirmekte, bunun neticesinde de farklı ittifaklar içerisine girebilmektedirler. Bu yaklaşım tarzı; “inandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar” kelamı kibarının bir tecellisini gerçekleştirmekte ve bu örtüşmeyen duygu ve düşüncelerin bir süre sonra kendi zihin ve yaşam dünyalarında içselleştirildiğine, özümsendiğine ve adeta bir yaşam felsefesi haline dönüştürüldüğüne şahitlik edilmektedir. Bu değişim ve dönüşüm kendi fıkhını yaratmakta, buna göre bir çevre oluşmasını da beraberinde getirmektedir. Yani özetle “İslami bir burjuvazi” oluşturulmuş ve kavramlar yeniden yorumlanmıştır. Düne kadar kursağına en ufak haram bir lokmanın düşme korkusunu yaşayıp, şüpheli ve şaibeli kazançlardan şiddetle kaçınanlar yeni yaşam felsefeleriyle birçok şeyi meşrulaştırıp, mubahlaştırabilmişlerdir. Adalet, hak-hukuk, tevazu, tasarruf, paylaşım, kardeşlik, kamu malı-yetim malı gibi faziletli kavramlar yerini zulüm, hukuksuzluk, israf, gösteriş, kibir, yolsuzluk, arsızlık gibi rezileti çağrıştıracak kavramlara bir erdemmiş gibi aktarılmaktadır.

Kadim bir devlet geleneğine sahip olmamıza rağmen, başta eğitim olmak üzere birçok politika hükümetlere, hatta bakanlara göre değişiklik arz etmekte, yap-boz tahtasını andıran bir görüntü ortaya konulmaktadır. Çok köklü-kalıcı ve uzun vadeli getirisi olacak uygulamalardan ziyade, kısa sürede sonuca götürecek, mümkünse çokça oya tevdi edilecek söylem ve eylemler adeta tüm iktidarların kaçınamadıkları bir kaderleri gibi olmakta ve biri diğerini aratmamaktadır. Nitelikli halk nitelikli iktidarı veya nitelikli iktidar nitelikli halkı mı oluşturur anaforunda cevap ikisi de birbirini olması gerektiğinde özlenen adil topluma kavuşabilinir. Burada önemli olanın, karşılıklı hak ve hukukun düzgün oluşturulması, denetim mekanizmasının çok sağlıklı yürütülmesi, “ben yaptım, verdim, söyledim oldu” gibi duygu ve düşüncelerden kaçınılması, buna yol açabilecek tüm kapıların kapatılması ve ortak aklı oluşturacak istişare kültürünün toplumun ve iktidarın tüm katmanlarında egemen kılınması yoluyla gerçekleşebileceği hakikatidir. Tarihin tozlu sayfaları bu başarılı uygulamaların sayısız güzel örnekleriyle doludur.

Adil/fazıl ve erdemli toplumların var oluşlarında ve varlıklarını sürdürebilir kılmalarında hiç şüphesiz sahip oldukları bağımsız, özgün, nitelikli sivil yapılar/oluşumların çok önemli katkıları ve payları bulunmaktadır. Bu tip yapılar o toplumların vicdanı olmakta ve itici gücü, dinamiğini oluşturmaktadır. Buna batı jargonunda STK (Sivil Toplum Kuruluşları), bizim kültürümüzde vakıf ve cemaatler denmektedir. Bu tür kurum ve kuruluşlar iktidarlar ile koruması gereken o ince mesafeyi koruyamadıkları zaman yarı resmi, hatta tam resmi kurumlardan bir farkı olamaz ve atanmış insanların ortaya koyabileceği kadar bir tavır ortaya koymaktan öte bir anlam taşıyamazlar. “Bugün para alan yarın emir alır” deyişi bu tür kurumların iktidarlar ile aralarında bulundurmaları gereken o ince mesafeyi en net/yalın ortaya koyan bir cümledir. Bu mesafe korunmadığında toplumun vicdanı olmaları misyonuna uygun hareket edemeyeceğinden kimsenin nezdinde bir etkisi olmayacak, eleştirel bir yaklaşım tarzını etkin bir şekilde kullanamadığından ötürü toplumsal bilinçlenmeye olumlu katkı sağlayamayacaklardır. Müspet, iyi, güzel ve hayırlı olanın yanında, menfi, kötü, çirkin ve hayırsız olanın karşısında durmaları kendileri için vazgeçilmez ana ilkeler olması gereken bu tür kurum, kuruluş ve yapılanmalar iktidarlara sürekli övgü, alkış, sınırsız ve koşulsuz desteği adeta kendilerine şiar edinmiş bir pozisyondan kendilerini kurtaramayacaklardır. Aksi bir durum zaten “şeytanlaştırılmayı, ötekileştirilmeyi, nankörlüğü, hainliği” kaçınılmaz bir saldırı ile yok edilmeyi gerektirecektir. Burada en büyük hastalık ve zafiyet ise bu tür yapılanmaların kendi ideoloji ve inanç dünyalarının müntesipleri olarak gördükleri iktidarlara adeta takım tutar gibi bağlandıkları zaman ortaya çıkmaktadır. Başkaları yaptığında zulüm, haksızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık, hukuksuzluk olarak isimlendirilecek söylem ve eylemler, bin bir dereden bin bir kirli sular getirilmek suretiyle bu yanlışların zorlama tevillerle aklanmaya/paklanmaya çalışıldığını görüyor olmak, sanıyorum işin en can yakıcı kısmını oluşturmaktadır.

Bir ülkenin gelişmişliği, kalkınmışlığı ve gücü ekonomik göstergelerin yüksekliğinde veya askeri harcamaların çokluğunda aranmamalıdır. Zira bu arayış, materyalist, batıcı, pozitivist, militarist, despot bir zihniyetin ürettiği değer yargısıdır ki tüm dünyayı içine almakta olan büyük bir tuzak ve içinden çıkılması çok zor bir girdaptır. Bu sömürgeci, işgalci, ifsat edici bir mantalitenin vahşi kapitalizm olarak ideolojileşmiş bir yaşam tarzının insanlığa balla karıştırıp sunduğu bir zehridir. Bu ideoloji modernizm, konformizm, sekülerizm, laisizm, feminizm, narsisizm, hedonizm gibi yandaş düşünce ve yaşam tarzlarını da aynı sunumla sunmakta ve insanı en başta Tanrı’ya karşı özgürleştirmek suretiyle yaşamına anlam katacak tüm değerlerden soyutlamaktadır. Unutulmamalıdır ki, bir ülkenin kalkınmışlığının en önemli göstergesi, özgün, nitelikli, sağlam duruş sergileyen, akledebilen, sorgulayan, adil, erdem-ahlak ve fazilet sahibi yetişmiş insan sayısına ne kadar sahip olabildiğidir. Zira bu nitelik ve nicelikle donanmış insanlar en başta haddini bilmeyi, haram, zulüm, kibir, nisyan, isyan ve tuğyandan kaçınmayı, aklederek, sorgulayarak, yargılayarak iman etmeyi başarabilmiş olmalarından dolayı “kul” olabilmeyi başarmış varlıklardır.

İktidarlar kendilerini kamu vicdanı adına eleştiren, telkin ve tavsiyelerde bulunan, sorgulayan, takip eden bağımsız kurum ve kuruluşların varlığından asla tedirgin olmamalı, hatta bunların varlığını büyük bir lütuf olarak görmelidir. Asla bu tür kurum ve kuruluşların “arka bahçe” pozisyonuna dönüşmelerine imkân ve fırsat vermemeli, bağımsızlığını sürdürebilmelerine katkı sağlamalıdır. İnsanoğlu çok zayıf bir varlıktır. Güce, iktidara, paraya, makam ve mevkie boyun eğmeye son derece meyyaldir. Bundan dolayı başta bu tür kurum ve kuruluşlar siyasi iktidara kendilerini yakın kılacak her türlü girişimde bulunabilir, aynı kadraja sığacak fotoğraflarda poz vermek zehabına kapılabilirler. Bunlar önce kendilerine, sonra topluma ve en önemlisi de siyasi iktidarlara büyük kötülük etmekte, toplumun vicdanı olma iddialarını yer ile yeksan etmektedirler. Bundan uzak durma başarısını ve erdemini gösterenlerde asla ötekileştirilmemeli, düşman ilan edilmemeli ki hak ve hakikati edebiyle, adabıyla, usul ve üslubuyla yüksek sesle dillendirecek “cesur yürekler” varlığını sürdürebilsinler. Elindeki iktidar gücünü bunların üzerinde bir “Demokles’in kılıcı” gibi kullanarak korkutup, sindirmesinler. Aksi durumda kaybeden herkes olur vesselam.



YAZARLAR