Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Yusuf YAVUZYILMAZ


YARGI BAĞIMSIZLIĞI

Yazarımız Yusuf Yavuzyılmaz'ın "yeni" yazısı...


Türkiye’nin kronikleşmiş sorunlarından biri de yargı bağımsızlığıdır. Daha açık bir ifade ile yargının bağımsız olamayışıdır. Kuşku yok ki, yargı bağımsızlığı konusu Cumhuriyet modernleşmesinin başından bu yana en çok tartışılan konuların başında gelmektedir.

Türkiye Tek parti dönemi, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde yargı ve hukuk üzerinden demokrasi karşıtı, siyasal alanı yargı eliyle düzenleyen süreçler yaşadı. Bu yüzden hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı üzerinden sadece iktidarı eleştirmek bana adil ve tutarlı gelmiyor.

Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığını politik arenayı düzenlemek isteyen militan hakim ve savcılara karşı da savunmak gerekir.

Yargı bağımsızlığı adı altında siyasal iktidarların elini kolunu bağlamamak gerekir. 28 Şubat sürecinde yargıçlar başörtüsünü yasaklamışlardı. Peki, siyaset bu kararı yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü diyerek kabul mü etmeliydi? Kuşku yok ki, hukuk kurallarının değişimi siyasetin görev alanı içindedir. Nihayetinde yargıçlar önlerine konan kanun maddelerine göre hareket etmektedirler. Ancak bazı dönemlerde yargıçların önlerinde bulunan hukuk maddelerine de aşarak farklı kararlara imza atabilmişlerdir. Adeta yargıçların siyasal anlayışları verdikleri hükümlere yansımıştır. 28 Şubat döneminde yargıçların davranış modelleri buna iyi bir örnek oluşturmaktadır.

Özellikle 2002 yılınsa iktidara gelen Ak parti, Türkiye’deki merkezini hukuk sisteminin oluşturduğu kurumlaşmış bürokratik yapıyı demokratik hale getirmek için iç dinamiklerin yeterli olmadığı iddiasıyla dış dinamiklere yönelmişlerdi. Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasını böyle okumak gerekir.

Öte yandan Ak Partinin bu mücadelelerden geçerek ve önemli değişiklikler yaparak bürokratik hakimiyeti geriletmesi, sonuçta başka bir bürokratik hakimiyetin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Kurulan yeni yapı daha demokratik bir ortam oluşturacağı yerde, güvenlik siyasetini ve merkezileşmeyi öne çıkarak bir yapı oluşturdu. Öte yandan tarihsel kodları gereği güvenlik ve özgürlük ikileminde kalan toplumun güvenliği tercih etme yatkın siyasal aklı bu oluşumu meşrulaştırdı. Güvenlik söz konusu olduğunda hukuk, demokrasi, insan hakları kolaylıkla ihmal edilebilir olarak algılandı.

Tarihte Haçlı Seferleri, Batıni terörünün oluşturduğu siyasal karışıklık ve Moğol Saldırıları ile kurumsallaşan güvenlik siyaseti, günümüzde FETÖ darbe girişimi, Kobani ve Hendek olayları dolayısıyla yeniden gündeme geldi. Toplumsal varlığın ve devletin tehdit adlında olduğu anlayışı, toplumun hukuk, demokrasi ve insan hakları gibi diğer alanlarla olan zayıf bilincini kolaylıkla güvenlik politikalarına destek vermeye ikna etti.

Diğer yandan terörün demokrasi, insan hakları, hukuk devleti teziyle geriletilemeyeceği anlayışı toplumda kökleşmeye başladı. Kuşkusuz bu durumun kökleşmesinde var olan ortamı istismar eden PKK ve FETÖ gibi yapıların büyük etkisi oldu.

Kuşkusuz demokrasi, insan hakları, hukuk devleti ilkelerini feda etmeden terörle mücadele etmenin yollarını aramak ve bulmak gerekmektedir. İnsanları ya güvenlik ya da özgürlük ikileminden çıkarıp, güvenlik ve özgürlüğün bir arada olabileceğine ikna etmek, yeni anayasa çalışmalarının olduğu şu günlerde son derece önemlidir.

Yargıçların karar vermede son merci olarak bağlayıcılığı olan Anayasa metinlerini politik iktidarın yaptığı bir yerde yargı bağımsız ve tarafsızlığının anlamı nedir? Burada önemli olan anayasa metinlerinin geniş bir toplumsal uzlaşma ile yapılmasıdır. Anayasaların genellikle güvenlik siyasetinin belirleyici olduğu zamanlarda yapılması, bir anlamda anayasaları demokrasi ve hukuk devletinin önünde bir engel durumuna sokmaktadır. Adaletin merkeze alınacağı bir hukuk reformu, yargı bağımsızlığının en önemli temelidir. Öte yandan yargıçların siyasal iktidarın baskısı altında olması da kabul edilemez.

Yargıçları politikacıların ataması bir sorun. Peki, yargıçların politik sistemden bağımsız olarak bir yapı oluşturmaları, kendilerini siyasetin üstünde konumlandırmaları ve siyaseti yönlendirmeleri sorunlu değil mi? Kuşku yok ki, yargıçların kendi aralarında kapalı bir klik olarak, yargıçların yönetimi ve diktatörlüğüne, jodokratik bir modele izin vermemek gerekir.

Türk modernleşmesi, devletten topluma doğru bir modernleşme modelini izlediğinden yargı, toplumu dönüştürmek ve devletin güvenliğini sağlamak için araç olarak kullanılmıştır. Bu tutum, İstiklal Mahkemeleri, 27 Mayıs yargılamaları, 12 Eylül ve 28 Şubat yargılamalarında baskın bir anlayış olarak önümüze çıkmaktadır. Tüm bu olaylar yargıya olan güveni iyice azaltmıştır. Oysa hukuk gerektiği yerde bireyi devlete karşı koruyacak bir anlayışa sahip olmalıdır.

Bundan dolayı Türkiye’nin köklü bir hukuk reformuna ihtiyacı vardır.

Kaynak: Her Taraf



YAZARLAR